13. Bölüm: Çürük masallar.
'Kendimi öldürmeme izin vermediniz. Hikâyemi yakıyorum.'
___
Hiç masal dinlememiştim çocukken ancak içten içe bir masal kahramanı olabileceğime inanmıştım. Şayet inanmasaydım, bu inançsızlık tüm umutlarımın bileklerini keserdi.
Bir geçmişim yoktu, bir gelecek inşa etmek için debeleniyordum.
Bir hayatım yoktu, oldurmak için çabalıyordum.
Bir hikâyem yoktu, yazmayı deniyordum.
Her zaman her insanın kendi hikâyesinin kahramanı olduğunu savunmuştum. Bunun adı umuttu, bunun adı direnmekti. Ben tüm umutlarıma birer sayfa ayırırken birinin çıkıp kalemimi kırabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir kalemi kırmanın bu kadar kolay olabileceğini de.
Fakat insan inandıklarını değil de aklına bile getirmediklerini yaşıyordu. Öyle de olmuştu. Biri çıkmıştı ve beni bir masal olduğuna inandırmıştı. Beni bir masal olduğuma inandırmıştı.
Öyle bir masal ki bitmesini bir an bile istemediğim.
Öyle bir masal ki aslında hiç başlamamış.
Şimdi beni yokluğuna gömen hayalet masalım sadece bir kat aşağıdayken ben kapımdaki yabancının konuşmasını bekliyordum. Derin bir nefes aldım. Kalbimi alamadığım adamdan aklımı istedim ve karşımda duran yabancıya odaklanmaya çalıştım lâkin tam o anda içeride bıraktığım telefonum çaldı.
"Pardon." dedim, "Hemen geliyorum, kusura bakmayın lütfen."
Kapıyı açık bırakıp aceleyle odaya gittim ve telefonu elime aldım. Emel Hanım arıyordu ve bu ani bir farkındalık yaşamama sebebiyet verdi. Rüzgar'ı görünce onların anahtarı almaya geleceğini unutmuştum. Kapıda duran adam onun oğlu olmalıydı. Telefonu açıp kulağıma götürürken bir yandan da çantamdan pastanenin anahtarlarını aramaya başladım.
Ben daha konuşmaya başlamadan Emel Hanım'ın söylediklerini işittim ve anahtarları aramayı bıraktım.
"Yağmur, yorgunluktan yedek anahtar yaptırdığımı unutmuşum. Sen yarın getirirsin anahtarı, kusura bakma, kızım."
Kaşlarım çatıldı. Emel Hanım'ın oğlu değilse kimdi bu adam? Bakışlarım cama kayarken uzun zaman önce yaşanılanları anımsadım. Bu adam, sandığım kadar yabancı değildi, aksine daha önce birkaç kez gördüğüm biriydi. Apartmanın önünde gördüğüm ve bir tanıdığını beklediğini düşündüğüm.
"Yağmur?"
"Tamam." dedim üzerimdeki dalgınlıktan sıyrılarak. "Tamam Emel Hanım, sorun yok... Görüşürüz."
"Görüşürüz, iyi geceler."
"İyi geceler."
Telefonu kapattıktan sonra adamın yanına dönmeye cesaretim olmadığını hissettim ve kendime birkaç saniye zaman tanıdım.
"Bir sorun mu var beyefendi?"
Adının Akın olduğunu söyleyen adamın sesini duyar duymaz odadan çıktım ve gözlerimin uğradığı ilk adres Rüzgar'ın elaları oldu. Harelerini Akın'dan ayırıp bana baktı ve o an aramızda saniyeler süren uzun bir bakışma yaşandı.
İki hafta önce hissettiğim öfkeden geriye sadece hayal kırıklıklarım kalmıştı. İki hafta önce ona ölmesinin umrumda olmayacağını haykırırken şimdi birkaç adım ötemdeki adamı özlüyor ve özlediğim için yine onu suçluyordum. Kızarmış gözleri bir kez daha adama kaydı, sonra tekrar bana baktı. Yorgun bir gülümsemeyle bana baş selamı verdi ve kapıyı açıp evine girdi.
Yeni bir kırgınlık karabasan misali üzerime çöküp ellerini boğazıma dolarken kurtulacağıma inanarak elimi boynuma götürdüm ve dolu gözlerimin karşımdaki adamın gözleriyle buluşmasına izin verdim. Yutkundum, Rüzgar'a dair içimde beklentiler biriktiğini yeni fark etmiştim. Benimle konuşmasını, benden vazgeçmemesini istiyordum, bir mucizenin hayalini kuruyordum ve bunu yeni fark etmiştim.
Kendimi toparlamaya çalıştım, ondan uzaklaşmak ve bu adamın benden ne istediğini öğrenmek için...
Boğazımı temizledim ve "Buyurun?" diye mırıldandım bir kez daha. "Siz ne için gelmiştiniz?"
"Sizinle konuşmam gereken bir konu var."
Kaşlarım çatıldı. Başımı onaylar anlamda öne doğru eğdim, kahvelerimi ondan ayırmadım.
"Konuşalım."
Bir şeyler söylemesini bekledim ama o da beklentiyle beni izlemeye devam etti.
"Burada mı?" diye sordu nihayet.
"Burada?"
Bakışlarını yukarıya kaldırıp birkaç saniye bekledi.
"Konuşacağımız konu uzun."
"Olabilir."
Güldü, gülüşü kısa sürdü çünkü daha çok sinirden gibiydi.
"İçeri girebilir miyim?" Tek kaşımı kaldırarak soran gözlerle yüzüne bakmaya devam ettim. "Sadece konuşmak istiyorum."
"Hayır." dedim hemen, öfkelenmeye başlamıştım, aslında öfkem ona bile değildi. "Kim olduğunu bilmediğim birini niye evime alayım beyefendi?"
Derin bir nefes aldı ve başını yana yatırıp bıkkın gözlerini üzerime dikti.
"Peki." diyerek kabullendi. "Evinize almıyorsunuz madem, biraz aşağı inebilir miyiz? Çok az zamanınızı alacağım."
Bu sefer öfkeli bir gülüş benim yüzüme yayıldı.
"Evime almadığım insanların istediği her yere gidiyordum ben de rutin olarak, gayet mantıklı." Hiçbir şey söylemedi, sorumu ekledim. "Başka bir şey?"
Yine sessiz kalınca başımı sallayıp kapıyı yüzüne kapatmaya yeltendim lâkin sol ayağını kapının arasına koyarak beni engelledi.
"Bekler misiniz?" diye sordu, artık fazlasıyla gergindim.
"Derdinizin ne olduğunu söylemeyecekseniz, hayır!"
Ben tekrar kapıyı kapatmak üzereyken "Ailen!" diye bağırdı, sesini yükseltme amacı kelimeyi vurgulamaktı. "Derdim ailen!"
Donakaldım ve bu, neredeyse bir dakika sürdü. Hiç beklemediğim bir kelimeyle vurmuştu beni, hiç beklemediğim bir anda. Başımı yana doğru kaydırdım, kahvelerimi üzerinden çekmedim. Sesim çıkmadı ama o soruyu sordum, ne demek istediğini sadece bakarak sordum ve o da bunu anladı.
"Artık içeri girebilir miyim?"
Hiçbir zaman aklıma gelmemişti, bir gün yabancı geçmişimin kapımı çalacağı. Böyle bir ihtimali, böyle bir ihtimal karşısında ne yapabileceğimi düşünme gereksinimi bile duymamıştım. Buna dair sorulan soruya bile arkamı dönüp uyumuştum. Ve şimdi o soruya arkasını dönüp uyuyan çocuk kapıyı kapatmamı fısıldıyordu kulağıma.
Bense ne yapacağımı bilmiyordum. Geçmişim evime girmek için izin istiyordu ve ben böyle bir izni ona verip vermemek arasında gidip geliyordum. Yarım ağız bir gülümseme uğradı dudaklarıma, elim alnıma gitti ve dilimden anlamlı kelimeler çağıran anlamsız birkaç nida döküldü.
"Yanlış geldiniz herhâlde." diyebildim zar zor. Dolmasını engelleyemediğim gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. "Benim bir ailem yok." Söylediklerimi onaylama ihtiyacıyla kafa salladım. "Yok." dedim bir kez daha, bu sefer kendimi ikna etmek için.
Bir şey söylemek yerine derin harelerinin yüzümde gezinmesine izin verdi kapımdaki yabancı, dudaklarını birbirine bastırdı. Bense hâlâ onun yanlış geldiğini düşünüyordum. Buna inanmak istiyordum. Zira ismimi bildiği detayını tesadüf kelimesiyle kamufle edecek kadar korkuyordum gerçeklerden.
"Yağmur..." Resmiyeti aradan kaldırdı. "Konuşabilir miyiz? Lütfen."
Derin bir nefes verdim ve başımı önüme eğip bir süre bekledikten sonra gözlerimi tekrar yüzüne diktim. Hiçbir şey söylemeden içeriye girmesi için kapıdan çekildim. Sadece birkaç saniyelik duraksama anından sonra ağır ağır yürüdü ve eve girdi. O dönüp bana bakarken ben kapıyı kapatıp elimle salonu işaret ettim, birlikte salona geçip koltuklara karşı karşıya gelecek şekilde oturduk.
Ellerini birbirine kenetleyip onları izlemeye başladı, daha sonra başını kaldırıp irislerini evin içinde dolaştırdı. Sabırsızca nefeslendim.
"Kısa sürerse sevinirim."
Kinayeyle gülümsedi.
"Buraya gelebilmek aylarımı aldı. Söyleyeceklerimi iki dakikaya sığdırsam sen kısa diyebilecek misin?"
Gözlerimi devirerek mutfak kapısına baktım ve kahvelerimi karanlık girişten saniyelerce çekmedim.
"Lafı dolandırmaya devam edecek misiniz?"
"Aileni hiç merak etmedin mi?"
Başımı dikleştirdim ve kaşlarımı kaldırıp indirdim.
"Hiç." dedim, "Merak etmedim."
Sarkastik tebessümü dudaklarına konarken kafa salladı ve gözlerini zemine dikti.
"Anneni hiç tanımamak mı daha zor yoksa en değerlinken onu kaybetmek mi, karar veremiyorum." dedi sessizce. Başını kaldırmadı, sadece irislerini kaldırdı ve bana baktı. "Sen doğduktan sonra ben ikinciyi yaşadım."
Yüzümde tek bir mimik bile oynamadı, öylece onu izledim ve açıklamasını bekledim. Çünkü söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.
"Pekâlâ," Başını salladı, üzerindeki siyah renkli ince ceketi çıkardı ve oldukça düzgün bir şekilde koltuğun kenarına bıraktı. "Baştan başlayacağım."
Diken üstündeydim sanki, elimi koyacak yer bulamıyordum, düzensiz bir şekilde nefes alıp veriyordum. Ellerimi kaldırıp saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım, içimden kendimi duyacaklarıma hazırlamak için cümleler kuruyordum.
"Muhteşem bir aileydik." diye başladı anlatmaya. Muhteşem bir aile ne demekti, bilmiyordum. Bu ifadeyi kafamda hiçbir yere oturtamadım. "Üç kişiydik. Annem, babam ve ben. Birbirlerine gerçekten aşık olan anne ve babanın oğluydum. Bizim evde her şey hiç kirlenmeyecek kadar temiz yaşanıyordu."
Onu durdurmak ve bunları bana niye anlattığını sormak istedim lâkin dudaklarım birbirine kenetlenmiş gibiydi, tek kelime edemedim.
"Yirmi yıl önce, ben altı yaşındayken annemin sana hamile olduğunu öğrendik."
Sarsıldım. O an öyle bir sarsıldım ki ruhumun bir depremi daha kaldıramayacağını sandım. Kaşlarımı çattım, o konuşmaya devam etti ama ben hiçbir şey duymadım. Gözlerimiz buluşunca sustu, sustuğunu kıpırdamayı bırakan dudaklarından anladım.
Karşımda bir yabancı oturuyordu ve bana benim abim olduğunu söylüyordu. Bana ailesini, hiç tanımadığım ailemi anlatıyordu. Annem diyordu, babam diyordu. Annesinin bana hamile olmasından bahsediyordu. Bana benim hikâyemi anlatıyordu. Bana geçmişimi anlatıyordu ve her şey onun için fazlasıyla olağandı.
"Şaka mı bu?"
Boş gözlerim onun gözlerinde seyahate çıkmıştı. Başını iki yana sallarken irislerini kahvelerimden bir an bile çekmedi. Küçümser bir gülüş yayıldı dudaklarıma.
"Sizin benimle derdiniz ne?" diye sordum öfkeyle. "Buraya bana yalan yanlış şeyler anlatmak için mi geldiniz?" Ayaklanıp elimle kapıyı işaret ettim. "Bu kadar yeter, gider misiniz evimden?"
Gözlerini kapatıp sabır dilenircesine nefeslendi.
"Yağmur," dedi oldukça sakin bir ses tonuyla. "Oturur musun şuraya?"
"Hayır!"
Aniden ayağa kalkınca bir adım geriye gittim. Tam önümde durdu ve başını hafifçe eğip gözlerini gözlerime dikti.
"Sen inanmak istesen de istemesen de gerçek bu." Kelimeleri sakince ve tane tane söylüyordu. "Emin ol, bu gerçekten kimse benim kadar nefret etmedi ama..."
Dolu gözlerimi ondan ayırmadan kaşlarımı çattım. Devam etmesini bekledim fakat devam etmedi. Yine de anlamıştım, aynı şeyi bir kez daha dile getirecekti. Bana abim olduğunu söyleyecekti. Bakışlarımı indirdim ve yutkundum. Sanki bir el boğazımı sıkıyormuş gibi büyük bir ihtiyaçla soluklandım.
Bir varmış, bir yokmuş.
Çocukken duymayı en çok istediğim şeydi.
Büyüdüm.
"Bir varmış, bir yokmuş." diye başladı, "Hiç olmamış." diye bitti.
Bir varmış, bir yokmuş.
Çocukken duymayı en çok istediğim şeydi.
Büyüdüm; artık duymak istemiyorum.
Çünkü masalsı bir yalandı başlangıçlar ve mutlu sonlar.
"Bir varmış, bir yokmuş." diye başlayan tüm hayatlar, "Hiç olmamış." diye bitmeye mâhkumdu.
"Bir varmış, bir yokmuş." diyor şimdi karşımdaki yabancı, tam yirmi sene sonra. "Hayır." demek istiyorum ona, "Hiç olmamış."
Gözlerimi kaldırıp ona diktim. Devamını duymak istemiyordum. Hayır, devamını duymak istiyordum. Sadece bunun için yeterli cesarete sahip değildim. Koluma dokundu ve oturmam için beni koltuğa yönlendirdi. Ona ayak uydurdum çünkü yere yığılmak üzereydim. Ben oturduktan hemen sonra o da kalktığı yere geri oturdu.
"Hepimiz çok sevindik." dedi sessizce, dinlediğime ikna olduktan sonra. Bakışlarını zeminden kaldırdı ve beni inandırmak istercesine yineledi. "Hepimiz gerçekten çok sevindik... Zaten çok güzel olan ailemiz yeni ve küçük bir üye eklenince daha da güzel olacaktı. Sana izleteceğimizi düşünerek gittiğimiz her yerde videolar çektik, babamın en sevdiği şeydi bu." Gözleri bir noktaya daldı, gülümsedi. "Zaten onun fikriydi, haberini aldıktan bir gün sonra eve kamerayla geldi. Senin için almış."
Tepkisiz kaldım. Çünkü ben o videoların hiçbirini izleyememiştim, çekmiş olmalarının pek bir önemi yoktu. Bütün bunlar benim için bir şey ifade etmiyordu.
"Annem daha bebeğin cinsiyeti belli değilken bir şeyler almamızın doğru olmadığını söylese de babamla gizlice gidip senin için oyuncaklar alıyorduk."
Yüzünde hüzünle bezeli bir tebessüm belirdi. Koltuğun üzerine bıraktığı ince ceketini aldı ve cebinden iki beyaz patik çıkardı. Gözleri onlardaydı, avuçlarındaki patikleri sağ elinin baş parmağıyla okşadı.
"Bunları ben seçmiştim, senin için." Cümlesi sesini titretmişti. Sol gözünden bir damla yaş süzülürken güldü. "Babam annemin çok kızacağını söylerken bile raflardan oyuncak bakıyordu."
İfadesizliğimi korumaya devam ettim. Şoktan mı tepki vermiyordum yoksa aslında onun önünde onlar için gözyaşı dökmenin kendime ihanet olacağını düşündüğümden miydi saklanma çabalarım, emin değildim.
Bunu anlayabilmek için derinliklere gömülmüş kahvelerimi kaldırıp onu izledim. Bütün bunları şimdi ağlayarak anlatmak yerine on sekiz yaşıma girdiğimde gülerek anlatabilirdi, o videoları bana hediye edebilirdi. Lâkin ben on sekiz yaşıma girdiğimde yaşayacak ve çalışacak yer arıyordum. Ve o Yağmur şu an karşımdaki adam için ağlamamı istemiyordu.
"Her şey en az ailemiz kadar güzeldi. Sonra..." Islanmış gözlerini kaldırıp bana baktı. Bakışları bir anda değişti fakat tam olarak ne anlatmak istediklerini anlayamadım. "Annem," dedi. Duraksayarak konuşuyordu. "Bir gün fenalaştı." Yutkundu. "Hastaneye kaldırıldı." Çenesi kasıldı, muhtemelen ağlamamak için dişlerini sıktı. "Hastaymış ve ameliyat olabilmesi için seni aldırmaları gerekiyordu." Kaşlarım havalandı. İlk kez o an içimin acıdığını hissettim. "Onlara bir seçim hakkı sunuldu." Konuşamadı. Kaşlarını çattı ve her iki gözünden birer damla yaş aktı. "Babam annemi," dedi, gözlerimi ondan bir an olsun ayıramadım. "Annem seni seçti." Gözlerimi sıkıca kapattım.
"Ben bütün bunları bilmiyordum. Senin adının Yağmur olmasını ben istedim. Adına karar verdikten bir gün sonra annem ve babam konuşurken duydum her şeyi. Babam anneme gitmemesi için yalvarırken. Sanki duyacak ve beni anlayacakmışsın gibi o gece," Elindeki patikleri işaret etti. "Bunlara sarıldım ve sanki senmişsin gibi onlara annemi kurtarması-" Bana baktı. "Kurtarman için yalvardım."
Ben yıkıldım ama o durmadı, kendi enkazını başıma yıkmaktan bir an olsun vazgeçmedi.
"Bilmediler." dedi, hâlâ gözyaşları içindeydi. "Söyleyemedim. Anneme gidip 'beni bırakma' diye yalvarabilirdim ama yapmadım. Ben istedim diye vazgeçmezdi, aksine bildiğimi öğrenmek onu daha çok üzerdi."
Dolu gözlerim avuçlarımdaydı, oysa gözlerimdeki nem avuçlarımı görmeme engeldi, ağlamamak için nefesimi tutmuştum ve kelimenin tam anlamıyla titriyordum. Akın kesik kesik konuşuyor ve bu, benim de nefesimi kesiyordu. Gözlerimdeki yaşları özgür bırakmak yerine kendimi kasıyor, dişlerimi yanaklarıma geçiriyor, yumruklarımı sıkıyor ve ara ara yutkunuyordum. Onun önünde ağlamamalıydım.
"Çok kızdım ona çünkü ben onun oğluydum ve senin için beni bırakacak olmasını kaldıramıyordum."
Çenem titremeye başlayınca dişlerimi sıktım ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Islak kirpiklerimin ardında kalan harelerim çok kısa bir anlığına ona dokundu. Birbirine kenetlediği ellerini seyrederken yutkundu ve başını hızla iki yana salladı.
"Bırakamazdı. Beni bırakmazdı. Annem ya senden vazgeçecekti ya da benden. Umut ettim. Senden vazgeçmesini her şeyden çok istedim." Aynı anda bakışlarımızı kaldırdık ve gözlerimiz buluştu. Öfkeyi gördüm gözlerinde. Bu öfke bana mıydı, annesine mi yoksa yaşadığı acılara mı, bilmiyordum. "Birimizden vazgeçecekse bu, sen olmalıydın... Beni anlıyor musun?"
Cevap vermedim. Anlayıp anlayamadığımdan emin değildim. Gözlerini kaçırdı, koluyla gözyaşlarını silip burnunu çekti.
"Seni çok sevmemi istedi benden, bunu söylerken tüm umutlarımı öldürdüğünden haberi yoktu oysa." Duvarı izlerken gözleri tekrar doldu, yüzünü buruşturdu. "Seni bana emanet etti."
Daha fazla konuşmasını istemiyordum. Daha fazlasını dinlemek istemiyordum. Başımı iki yana sallayıp ayağa kalktım, ne yaptığımın bile farkında değildim. Donuk bir ifadeyle etrafı izlerken bayılacak gibiydim. Ona arkamı dönüp birkaç adım attım ama kolumu tutarak beni durdurdu. Ayağa kalktığını bile fark etmemiştim.
"Nereye?"
Gözlerine bakamadım. Derin bir nefes aldım ama yetmiyordu, boğuluyordum. Kolumu elinden kurtardım, tekrar tuttu. Hatta bu sefer iki kolumu da tutup ona bakmamı sağladı.
"Dinlemek zor mu geldi?"
Yüzümü buruşturup ağlamaya başlarken, "Bırak." dedim, sesim içime kaçmış gibiydi.
"Dinleyemiyorsun bile ama ben yaşadım bunları." dedi hiddetle. "Altı yaşındaydım!" Sesini alçaltarak ekledi. "Annemin ölmesini bekledim."
Çatık kaşlarla onu izlerken sol gözümden bir damla yaş aktı.
"Beni mi suçluyorsun?" diye fısıldadım acıyla.
Anında öfkesi silinip gitti, kollarımı tutan elleri gevşedi ve bırakıp birkaç adım geriledi. İrisleri başka bir noktaya daldı, sarsılmış gibiydi. Kendini zar zor koltuğa attı ve dizlerine yaslanıp başını elleri arasına aldı.
"Annemin sancıları başladı." diye anlatmaya devam etti, "Artık zamanı gelmişti... Doktorlar ellerinden gelen her şeyi yaptılar ama kurtaramadılar. Sen geldin, o gitti. Annem öldü." Sustu. Sustu çünkü bu sefer gizlemeye çalışmadan ağladı. "Her şey bitmiş gibiydi!" Ses tonu isyankârdı. "Her şey bitmişti çünkü her şeyim gitmişti. Benim her şeyim ailemdi, ailem darmadağın olmuştu."
Bana bakmıyordu, başını ellerine yaslamış zemini izliyordu.
"Çocuktum!" diye bağırdı bir anda. "Çocuktum ve senin ölmeni istedim. Senin için ölmüştü çünkü." Ellerini başından çekti ve bu sefer de yüzünü ellerine gömdü. "Senin için vazgeçmişti benden." Başını kaldırdı ve biz tekrar göz göze geldik. "Bir gece uyandım, yanına geldim ve seni öldürmeye çalıştım."
Söylediği her kelime daha fazla dağıtıyordu beni. Ağzından dökülen her cümle kalbime inen bir yumruk gibiydi. Başımı iki kez art arda iki yana salladım ve geriye doğru bir adım attım.
"Babam seni eve getirdikten sonra ilk kez o gece girdi odana ve seni kurtardı." Kafasını önüne eğdi. "Ama bitmedi." dedi acıyla. "Her gece kâbuslar görüyordum. Her gece ağlayarak uyuyor, her sabah ağlayarak uyanıyordum. Annemi geri istiyordum, eski hayatımı özlüyordum. Gülmeyi özlüyordum, annemle birlikte toprağa verdiğim mutluluğumu istiyordum. Onunla birlikte kaybettiğim babama ihtiyacım vardı."
Burnumu çektim ve tekrar oturdum. Onu dinlemekten başka çarem yok gibiydi.
"Psikolojim bozulmaya başladı, bir anda yapayalnız kalmıştım. Seni öldürme isteğimden vazgeçmedim. Tekrar tekrar denedim. Her hafta düzenli olarak psikoloğa götürdüler ve hatta bakıcımız her gece başında nöbet tutmaya başladı. Babam da seni görmek istemiyordu, ona da iyi gelmiyordun ve bu, sana olan nefretimi körüklüyordu."
O kadar kötüydüm ki artık susması için ayaklarına kapanıp yalvarabilirdim. Kulaklarımı ve gözlerimi kapatmak istedim. Kaçmak istedim. Ölmek ve yok olmak istedim. Tüm bunları duyacağıma keşke hiç var olmasaydım dedim. Kendi hikâyeme düşman kesildim.
"Bir sabah uyandım ve senin sesin gelmiyordu." Yerdeki bir noktaya odaklanmıştı, ifadesi donuktu. "Her sabah senin ağlayışlarını duymaya alışmışım. Sesini duymayınca kalkıp odana gittim." Gözlerini kaldırdı. "Yoktun." Burnumu çektim ve bakışlarım tavana dokundu. "Babam seni bir yurda bırakmış, bizden korumak için."
Başımı salladım ve ağlamaya devam ediyor olmama rağmen güldüm. Ona birçok şey söyleyebilirdim fakat sustum. Zira anlattıkları kendimi bu aileye düşmüş bir lanet gibi hissettirmişti. Ben olsam ben de benden kurtulmak isterdim.
"Sadece birkaç ay dayanabildi. Birkaç ay sonra seni almak için yurda döndü ama yurdun yerinde terk edilmiş boş ve darmadağın bir bina vardı. Çünkü yetiştirme yurdu yanmıştı."
Söyledikleri geçmişten bir görüntüyü anımsattı bir anlığına. Bu olayı orada duymuştum. Dilden dile anlatırdı.
"Kızlar!" Ece'nin heyecanlı sesi irkilmeme neden oldu. "Duydunuz mu? Bizim eski yurdun nasıl yandığını öğrendim."
Kaşlarım çatıldı, yerimde kıpırdandım ve belli etmemeye çalışarak onları dinlemeye koyuldum. Konuşulan her şeyden öylesine uzaktım ki eski yurt meselesi bile kulağıma yeni gelmişti.
"Kimden duydun?"
"Kızlar konuşurken."
"Uydurmuşlardır." dedi Zeynep, "Seneler önce olmuş olay. Onlar nereden bilecek?"
"Bir kere de altında bir şey arama." diye söylendi Masal. "İzin ver, dinleyelim işte."
Gözucuyla onlara baktım. Zeynep umarsız bir tavırla yeniden uzandı. Masal'sa heyecanlı görünüyordu ve tüm odağı Ece'nin üzerindeydi.
"Bizden biri yakmış yurdu."
Zeynep anında doğruldu.
"Ne? O ne demek?"
"Yurttaki kızlardan biri yani." Ece bir dizini kırıp Masal'ın yatağının ucuna oturdu. "Anlattıklarına göre kız on üç yaşına kadar babasının istismarına uğramış, on üç yaşında annesi gözlerinin önünde intihar etmiş ve aynı sene yurda alınmış. Defalarca intihar etmeye kalkmış ama kurtarmışlar."
Olağan bir şeyden bahsedermiş gibi anlatması bir anlığına yadırgamama neden oldu.
"Ben olsam intihar etmek için annemin ölmesini bekleyemezdim herhâlde."
Masal Ece'nin anlatma tarzına rağmen fazlasıyla etkilenmiş görünüyordu.
"On yedi yaşına bastıktan birkaç ay sonra görevliler kızın çığlıklarıyla uyanmış. Etrafta birkaç tane boş şişe görmüşler. Kızı kafasından aşağı benzin dökerken bulmuşlar. Engellemeye çalışmışlar ama becerememişler. Sonrası da bu işte, yurt yanmış. Kız da zaten o yangında hayatını kaybetmiş."
"Yok artık!" Zeynep geriye yaslanıp gözlerini tavana dikti, düşünceli görünüyordu. "Kıza üzülsem mi, öfkelensem mi bilemedim. O kadar çocuğu da kendisiyle birlikte yakmış."
"Başta ben de öfkelendim." Ece Masal'a döndü. "Ama kızın son cümlesini duyunca çaresizliğini de duydum."
Masal'ın gözleri açıldı.
"Bir dakika! O cümlenin hikâyesi bu muymuş? Ben de duymuştum galiba, eğer doğru tahmin ediyorsam."
Zeynep sabırsızca nefeslendi ve cümleyi duymayı bekledi.
"Kendimi öldürmeme izin vermediniz. Hikâyemi yakıyorum."
Neyi ne kadar doğru anlattıklarından emin değildim ancak o yangının kızlardan birinin intiharı olduğundan emindim. Eski görevlilerden biri de orada çalışıyordu ve bu yangının hikâyesi aslında ilk ondan çıkmıştı sonra da dilden dile dolaşmıştı, tabii geçmişten gelen her hikâye gibi biraz abartılarak. Bütün bunları sonradan öğrenmiştim.
O yangında gerçekten çok insan hayatını kaybetmişti, hayatını kaybedenlerin çoğu da daha bebekti üstelik. Çünkü onlar kaçıp kendilerini kurtaramazlardı, birilerinin yardıma gelmesi gerekiyordu. O gün orada kurtarılan birkaç bebekten biri de bendim ve şimdi anladığım kadarıyla ben ölümün kıyısına ilk kez o gün düşmemişim. Defalarca kez ölüm kapımı çalmış ama buna rağmen her seferinde kurtarılmışım. Sevildiğim için değil, ne için olduğu belirsiz.
"Babam araştırdı ama bulamadı seni, belki de henüz yeni olduğu için kaydını bulamadı. Bilmiyorum, hatta bir görevliye ulaştı. Onunla konuştu. Yurttaki çoğu bebeğin hayatını kaybettiğini öğrendi. Biz..." Duraksadı. "Biz senin de o yangında öldüğünü sandık."
"Ve aramayı bıraktınız."
"Babam aramayı bıraktı." Kaşlarım çatıldı, devam etmesini bekledim. "Ben zaten aramaya hiç başlamamıştım çünkü senin ölmeni istiyordum."
Bunu söylemek bu kadar kolay olmamalıydı. Bana olan nefreti hiç mi dinmemişti? Söylediği her cümlenin ucu sivriydi, dudaklarından çıkıp duygularıma isabet ediyordu. Onu tanımıyordum, bu söylediği kalbimi kırmamıştı. Sadece küçük bir çocuğu ölümümle sevindirmek canımı yakmıştı.
"Sen hâlâ mı beni suçluyorsun?" diye sordum, kalbime pranga olan bir çaresizlikle.
Gözlerini kaçırdı. Acı çektiğini görebiliyordum. Cevap vermek istemediğinin farkındaydım. Cevabının evet olduğunun da farkındaydım. Lâkin cevabının hayır olmasını istiyordum. Hiçbir şey söylemeyeceğini düşünerek başımı önüme eğdim. Bazı şeyleri göstermek için bir çaba harcamak zorunda kalmazsınız çünkü onlar zaten gün yüzündedir.
"Bilmiyorum." dedi, bunu beklemediğim için afalladım.
Başımı kaldırdım, kızarık gözleri benim gözlerimdeydi. Çaresiz bakıyordu. Eli kolu bağlı değildi ama boğuluyordu. Eli kolu bağlı değildi ama kıpırdayamıyordu. Benim gibi.
"Bilmiyorum." diye yineledi. "Çocuktum." Başını iki yana salladı. "Seni öldürmeye çalışmam aptallıktı. Bütün bunlara isteyerek sebep olmadın. Bunun farkındayım. Seni suçlamıyorum." Enkazımın altında kalan küçük umut kırıntısı tam baş kaldırmak üzereyken Akın bir cümle kurdu ve son umudumu da o cümlesiyle ezdi. "Ama keşke hiç doğmasaydın."
Her iki gözümden birer damla yaş süzüldü, dudaklarımı birbirine bastırdım ve onun gözlerine daha fazla bakmak istemeyerek kucağımda duran ellerimle oynamaya başladım. Kalbimi kavuran tüm acılarım şu an çektiğim acının karşısında kırılıp tek tek yere düştü.
Artık hiçbir cümle masalın sonunu değiştiremezdi.
Bir varmış, bir yokmuş.
Hiç olmamış değil.
Keşke hiç olmasaymış.
Yine de her şeye rağmen dik durmalıydım. Artık yurda terk edilmiş birkaç aylık kimsesiz bebek değildim. Yangınlardan kaçabilirdim. Derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı sildim ve bakışlarımı kaldırdım.
"Peki nasıl öğrendiniz ölmediğimi?"
Söylediğimi başıyla reddetti.
"Öğrenemedik." Benim sormamı beklemedi. "Sadece bir umudun peşine takıldım ve aramaya başladım. Babamın haberi bile yok."
"Ne?" Şaşkındım. "Neden? Bunca zaman sonra üstelik hâlâ içten içe beni suçlarken neden?"
"Babam..." dedi acıyla. "Şimdi de onu kaybetmek üzereyim." Sustu, muhtemelen hayatını sindirebilmek için kendisine zaman tanıdı. "Çok hasta. Senden sonra çok acı çekti. İçindeki vicdan azabı o kadar ağır ki her gün biraz daha eridi gözümün önünde."
"Ve?"
"Ve sana ihtiyacı var, bu dünyadaki en büyük hayaline. Ona iyi geleceğini biliyorum."
Babam da seni görmek istemiyordu, ona da iyi gelmiyordun ve bu, sana olan nefretimi körüklüyordu.
"Belki iyileşmeyecek ama ben onun ölmesinden daha çok mutsuz ölmesinden korkuyorum. En azından son bir kez-"
"İlk kez." diye düzelttim.
"Seni görmesini istiyorum."
Başımı salladım.
"Anladım." Ayağa kalktım. "Ama ben bunu istediğimi sanmıyorum."
Akın çocuktu, onun beni suçlamasını hatta beni öldürmeye çalışmış olmasını bile zamanla affedebilirdim ancak babasının acısını bahane edip beni terk etmesini affedemezdim. Akın da ayaklandı.
"Yağmur?"
Ona ifadesiz gözlerle baktım. Bu, beni zorluyordu zira yere çöküp katılasıya ağlamanın hatta haykırmanın eşiğindeydim.
"Benimle gelmen gerek... Lütfen."
"Hayır." diye karşı çıktım.
"Yağmur," dedi titreyen sesiyle, neredeyse ağlayacaktı. "Onu kaybetmek istemiyorum. Annem için sana yalvardığımda çocuktum, üstelik sen de annemi kurtaramazdın. Ama şimdi babam için bir şeyler yapabilirsin. Sana yalvarmam mı gerekiyor?"
Onun için üzgündüm. Her şeye rağmen onun için gerçekten üzülebiliyordum.
"Bunu kabul etsem bile buna hazır hissetmiyorum." Gözlerimi kaçırdım. "İstemiyorum."
Sadece bir dakika sessiz kalabildi.
"Babam için her şeyi yapabileceğimi biliyorsun artık, değil mi?"
Kaşlarımı çattım.
"O ne demek?"
Başını hafifçe öne eğdi. Gözlerine aniden uğrayan öfke öyle yoğundu ki söyleyeceklerini dinlemek istemedim.
"Seni bulmak için çok uğraştım, tahmin edemeyeceğin kadar çok. Babam için buldum seni. Şimdi karşıma geçip bana 'gelmiyorum' demene izin vermem. Yani, şu demek," dedi ve açıkladı. "Ben yarın yine geleceğim ve sen istesen de istemesen de benimle geleceksin."
Cümlesini bitirir bitirmez ceketini alıp kapıya doğru yürüdü, bense olduğum yerde kalakaldım. Kapıyı açtığında ona döndüm, birkaç adım attım ve arkasından seslendim. Lâkin umursamadı ve kapıyı çarpıp gitti.
Ne tepki verilirdi? Böyle bir durumu, verilecek hangi tepki, söylenecek hangi kelime, dökülecek kaç gözyaşı kaldırabilirdi? Acımı hangi yolla çekmeliydim? Acı çekmeli miydim?
Yavaş adımlarla yürüyüp tekrar koltuğa oturdum ve dizlerime yasladığım kollarıma yaslandım. Akın'ın anlattıklarını tekrar tekrar düşündüm. Bunu beklemiyordum. Kesinlikle o kapağı açınca böyle bir hikâyeyle karşılaşacağımı tahmin edemezdim.
Korkmuştum, kaçmıştım, gizlenmiştim ancak sayılarca senaryonun adını ihtimal koymuştum. Sanmıştım ki, kızarım onlara, bağırırım, çağırırım, haklı olan ben olurum. 'Maddi durumları yoktu belki de' demiştim. 'Ölmüşlerdir' demiştim, en çok bunu istemiştim. Kırılmamak için.
Olabilirdi. Hepsi olabilirdi. Mantıksız değildi, hepsi birer ihtimaldi. Ölmüş olabilirlerdi, durumları olmayabilirdi, başka bir şey olabilirdi, her şey olabilirdi ancak bu olamazdı. Yirmi sene sonra kimse benim karşıma çıkıp annemin tümörü olduğumu ve onu öldürdüğümü söyleyemezdi.
Geçmişim hakkında öğrendiklerim yeniden zihnimden geçip kalbime adım attı birer birer. Evdeki sessizlik yetmedi kulaklarımı tırmalayan acılarımı susturmaya. Her şeyi yeni yeni idrak ediyor gibiydim ve adı gerçek olan farkındalıklar büyüdükçe nefesimin kesildiğini hissediyordum.
Gözlerim açıldı, kollarımı bağladım, ellerim kollarıma dokundu, tırnaklarımı kollarıma geçirdim. Ağlamak istedim, beceremedim. Oysa içime atmıştım hüngür hüngür ağlama arzularımı, içimde birikmişti çığlık atma dürtülerim. Kahvelerim karşıdaki koltuğun üzerinde duran beyaz patiklere dokundu.
Nefesim çıkmadı, nefes almak için çırpınırken inledim. Gözlerimi sıkıca kapattım, sanki boğazımdaydı gözyaşlarım, hatta dilimin ucunda gibiydi feryatlarım. Yeni yeni dürtüler içimde koşuşturmaya başladı. Ağlayamadığım, bağırıp çağıramadığım için yakıp yıkmak istedim her şeyi. O kız gibi. Evi ateşe verip içinde yanmak istedim. Hikâyemi yakmak istedim.
O gece ilk kez annemle tanışmak istedim.
O gece ilk kez anneme sarılmak istedim.
Ellerimi uzattım, kollarım boş kaldı. Kollarımı kendime sardım, yavaş yavaş kayıp yere oturdum ve binlerce bıçak vücudumun her yerini kanatıyormuş gibi inledim. Bir ileri bir geri sallanarak sessiz sessiz ağlamaya başladım, iç çekişlerim gözyaşlarıma eşlik etti. Sesim ağır ağır yükseldi.
Konuşmak istedim, bir şeyler söylemek istedim. İçimi açmaya, hesap sormaya niyetlendim. Kime hitap edeceğimi bilemedim. Uyumayı arzuladım, rüyamda yüzünü bile bilmediğim annemle buluşmayı diledim.
Aniden etraf kararınca irkilerek nemli gözlerimi tavana diktim. Elektrikler gitmişti ve ben ilk kez o an karanlıktan korktum. Daha çok ağladım ve akan tüm gözyaşlarım için bu korkumu suçladım. Kalp atışlarım hızlandı, korkudan mı yoksa acıdan mı bilemedim fakat ben korkularıma bunun için de çamur attım.
Cebimdeki telefonu çıkardım, titreyen ellerimle telefonun ışığını açarken nefes nefeseydim. Ayağa kalkmaya yeltendim, telefonum elimden düştü. Gözlerimde biriken yaşlar önümü görmeme engeldi, zar zor eğilip telefonu aldım. Odama doğru yürümeye başladım ama birkaç adım attıktan sonra adımlarımı durdurdum.
Hızlı adımlarla gidip koltukta duran beyaz patikleri aldığımda gözyaşları içindeydim. Odama döndüm, kapıyı kapattım ve yatağa yattım. Dizlerimi kendime çektim, gözlerimi sıkıca kapattım, patiklere sarılıp annemin yüzünü hayal ettim. Diğer ihtimalleri, annem ölmeseydi nasıl bir hayatımızın olacağını düşündüm. Bu hayalin güzelliği daha fazla dağılmama neden oldu.
O gece sabaha kadar o yatakta kavruldum, sabaha kadar nefes alamadım, sabaha kadar defalarca kez öldüm lâkin hava aydınlandığında ben hâlâ yaşıyordum.
___
Okula gitme zamanım gelmişti. Kalkmalıydım. Robottan farksız bir şekilde her sabah yaptıklarımı tekrarlamalıydım. Kahvaltı etmeliydim, hazırlanmalıydım, okula gitmeliydim, kafamı derse vermeliydim, oradan çıkıp pastaneye gitmeli ve çalışmalıydım.
Ancak bütün bunlara kendimi öylesine uzak hissediyordum ki boş ve ağlamaktan şişmiş gözlerimle tavanı izlemekten başka hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden. Okula ve işe gitmemeyi düşündüm, bugün için kendime izin vermeyi. Ancak Akın'ın gitmeden önce söyledikleri hafızamı yoklayınca bu kararımdan hemen vazgeçtim.
Evde durmak istemiyordum, kalkıp o adamın beni hiçbir şekilde bulamayacağı bir yere kaçmak istiyordum. Abimin.
Çünkü emindim, gelecekti. Gelecek ve beni götürmek isteyecekti. Babasıyla tanışmam için beni zorlayacaktı. Hissettiklerim umrunda bile olmayacaktı. Dinlenmeme, geçmişimi sindirmeme müsaade etmeyecekti.
Ellerimi iki yanıma koyup yataktan destek alarak doğruldum, başıma giren yoğun ağrıyla sağ elimi alnıma götürüp gözlerimi kapattım ve geriye yaslandım. Birkaç saniye soluklandıktan sonra yataktan çıkmaya yeltendim, ayaklarım zeminle buluştuğunda elimin çarptığı beyaz patiklerden biri yere düştü.
Uzun uzun onu izledim. Benden kendi canı için bile vazgeçmeyen annemin ona dokunuşlarını hayal ettim, bahanelere binbir hüküm giydirip beni terk eden abimle babamın beni sevdiği ve beklediği geçmişin görüntüsüne kapı açtım sanrılarımda.
Eğilip patiklerden diğerini yerden aldım, ikisini de yatağa bırakıp ayaklandım ve ilk iş mutfağa geçip bir tane ağrıkesici içtim. Bundan sonra kahvaltı hariç yaptığım her şey olağandı. Her sabah olduğu gibi hazırlandım.
Üzerime siyah sweat ve siyah kot pantolon giyindim.
Ağladığım şişmiş gözlerimden fazlasıyla belli olsa da yorgunluğumu gizlemek için gözaltlarıma misafir olmuş morlukları kapattım. Saçlarımı açık bırakıp yüzümü saklamak için siyah bir şapka taktım ve ağrı kesiciyi çantama atmak gibi son birkaç hazırlığımı da tamamlayıp evden çıktım ancak çıkar çıkmaz irkilerek geriye çekildim.
"Rüzgar?"
Elime kalbime gitti. Beyaz gömleğinin üzerine giyindiği gri ince kazak ve gri pantolonuyla tam kapımın önünde duruyor ve bana bakıyordu. Sessiz kalmaya ve yüzümü incelemeye devam etti, kaşlarımı çattım.
"Bir şey mi söyleyeceksin?"
"Neyin var?"
"Bunu mu söyleyecektin?"
"Hayır a-"
"Ne söyleyecektin?"
"Sadece soru sordum Yağmur."
Kapıyı çekip kapattım ve son söylediğini umursamayarak merdivenlere yöneldim ancak koluma dokunarak beni durdurdu.
"Yağmur, iyi görünmüyorsun. Ne oldu?" diye sordu ısrarla.
Kolumu elinden çekerek, "Seni ilgilendirmez." diye tersledim ve aşağıya inmeye başladım.
"Kimi ilgilendirir?" Adımlarımı durdurdum. "Akşam evine gelip gecenin bir yarısı giden adamı mı?"
Arkamı döndüm ve tekrar yukarıya çıktım.
"Sen ne diyorsun ya?"
"Diyorum ki, sen de az iyi oynamıyormuşsun." Öfkeyle dişlerimi sıktım. "Unutma faslını bu kadar erken atlatacağını, daha doğrusu, unutmaya ihtiyacının olmadığını bilseydim evime daha erken gelirdim."
İğrenen bir ifadeyle başımı iki yana salladım. Bir şey söyleyecek gibi oldum fakat bundan da vazgeçtim ve onu orada bırakıp merdivenleri hızla indim.
"Yağmur!" Peşimden geldi ve apartmandan çıkmadan beni yakaladı. Gözlerimiz buluştuğunda yine her zamanki gibi pişman görünüyordu. "Özür dilerim... Öyle demek istemedim."
Kolumu sertçe çektim.
"Rüzgar, artık dur. Hiçbir şey yapma ki özür dilemene gerek kalmasın." Sabırsızca nefeslendim ve "Rahat bırakın artık beni!" diye çıkıştım.
Kaşları çatıldı.
"O ne demek?" Yerinde kıpırdandı. "Yağmur, sen neden bu hâldesin?" Soruyu sorarken oldukça sakin ve meraklıydı, dinlemesini istediğim cümlelerime kulak tıkamıştı. "O adamla bir ilgisi mi var bunun? Onun yüzünden mi bu hâldesin?"
Şaşkınlığımın çağırdığı yarım ağız bir gülümsemeyle baktım yüzüne ve bu, sadece birkaç saniye sürdü.
"Senin yüzünden!" diye yükseldim bir anda, sabrım kalmamıştı. Kollarımı açtım. "Senin yüzünden bu hâldeyim." Başımı salladım. "Senin yüzünden bu hâldeyim ve artık seni görmek istemiyorum."
Yalan renkli cümlem dudaklarımdan kopar kopmaz Rüzgar'ın gözlerine saldırdı, anında gözleri doldu. Çenesi kasılırken bakışlarını kaçırdı, eli apartman kapısına gitti. Elaları kapıyı izlerken başını salladı, bana hiçbir cevap vermedi. Kapıyı açtı ve dışarıya çıktı. O çıkar çıkmaz kapının demirlerine tutundum, gözlerimi sıkıca kapatıp bekledim.
"İyi misin Yağmur?"
Gözlerimi açtım ve merdivenlerde durmuş beni izleyen Tülin Hanım'a baktım. Sorduğu soru dudaklarımın büzülmesine ve çenemin titremesine neden oldu. Sanki tüm ihtiyacım bu soruyu duymak ve bu soruya hayır diye cevap vermekti. Gözlerimi kaçırdım, zaten şapkayla yüzümü gizleyebiliyordum. Nefesim boğazıma dizilirken Tülin Hanım'ın sorusunu onaylayarak kapıyı açıp çıktım.
Daha akmadan gözlerimde biriken yaşları silip başımı dikleştirdim. Hüznü bakışlarımdan bir süreliğine kovdum, daha hırslı ve daha dik bir ifade kuşanıp yürümeye başladım. Hava kasvetli ve serindi lâkin çok soğuk değildi, hafif rüzgar esintisi omuzlarıma düşmüş saçlarımı geriye doğru savururken adımlarımı hızlandırdım.
___
"Yağmur," Emel Hanım hızla yanıma geldi ve kesmek üzere olduğum pastayı işaret etti. "Kızım, o akşam için! Sipariş pasta."
Gözlerim açılırken bıçağı kenara bıraktım.
"Pardon, Emel Hanım."
Gülümsemeye çalıştı.
"Sorun değil." Pastayı aldı. "Müşteri seslendi az önce, sen onlarla ilgilen. Ben burayı hallederim."
Başımla onayladım ve yanından ayrıldım. Üniversiteye gitmek yerine direkt pastaneye gelmiştim. Bir ara Barış aramış, gitmeme sebebimi sormuştu. Hatta yanıma gelmek istemişti ancak onu vazgeçirebilmiştim. Bunlar ve ara sıra üzerime çullanan dalgınlıklarım haricinde sadece çalışmıştım.
Ben Emel Hanım'ın yönlendirdiği müşterilerle ilgilenirken kapının açılma sesini duydum, kapıya dönmeden müşterilerin siparişlerini hazırlamak için tezgahın arkasına geçtim. İşim biter bitmez sipariş defterini de alıp yeni gelen müşterilerin yanına doğru yürümeye başladım ancak Eray'ın yüzü görüş hizama girince duraksadım.
Yanlarına ulaştığımda arkası bana dönük olduğu için az önce göremediğim adamın aslında Rüzgar olduğunu gördüm. Dalgındı, gözlerini masadan ayırmıyordu. Öfkeyle nefeslendim.
"Hoş geldiniz." dedim bozuntuya vermeden. Rüzgar'ın anında gözleri açıldı ve başını kaldırdı. "Ne alırsınız?"
"Sen?"
Kaşları çatıldı, Eray'a döndü lâkin Eray da garip bir şekilde şaşkındı.
"Yağmur," dedi Eray. "Sen bu saatte okuldasındır diye ben-"
Rüzgar hızla ayaklandı ve bir hışımla pastaneden çıktı. Eray bir şeyler söylemeye çabalarken ben defteri öfkeyle masaya bırakıp onun arkasından çıktım. Kahvelerim onu ararken arabasında olduğunu gördüm ve yanına gidip arabanın camına vurdum birkaç kez. Gözlerini devirerek kemerini çıkardı ve arabadan indi.
"Bilmiyordum burada çalıştığını." Açıklama yaparken bile öfkeliydi. Kollarımı birbirine kenetledim, tek kaşımı kaldırdım ve bitirmesini bekledim. "Kusura bakma."
"Rüzgar, sen niye bana böyle davranıyorsun?" Yüzünde mimik oynamadı, hâlâ öfkeliydi. Kollarımı çözüp ona doğru bir adım attım. "Bana yaptığın onca şeyden sonra hangi hakla?"
Kaşları düz çizgi hâlini alırken, "Nasıl davranıyorum?" diye sordu.
"Sanki her şeyin suçlusu benmişim gibi." dedim hemen, "Bu öfkenin muhatabı ben değilim, farkındasın, değil mi?"
Kinayeyle gülümsedi ve başını salladı.
"Farkındayım tabii." Güldü. "Benim ne haddime zaten sana öfkelenmek?" Gülüşleri soldu. "Ben Eray'ın aklına uyup buraya geldiğim için kendime öfkeliyim. Beni görmek istemiyorken seni kendime mâruz bıraktım." Elini uzatıp gözlerini benden ayırmadan arkasında duran arabasının kapısını açtı, gözleri bir an başka yöne kaydı ve tekrar bana döndü. "Ama telafi edecek biri var nasıl olsa."
Kaşlarımı çattım, ne demek istediğini anlamamıştım. O arabasına binerken ne diyeceğimi bilemez hâlde onu izledim, ta ki biri bana seslenene kadar. Sol omzumun üzerinden arkama baktım, gelen Akın'dı. Rüzgar uzaklaşır uzaklaşmaz ona döndüm.
"Niye geldin?"
Bakışlarını Rüzgar'ın arabasından ayırıp bana baktı.
"Dün geleceğimi söylemiştim."
"Evet ve beni dinlemeden çekip gitmiştin. Zira dinleseydin, sana haddini aşmaman gerektiğini söylerdim. Yirmi sene sonra bir anda çıkıp abim olduğunu söyledin diye her istediğini bana yaptırabileceğini sana düşündüren ne?"
"Bittiyse hazırlan, gidelim."
Önce gülümsedim, sonra sessizce güldüm ve sessiz gülüşüm yerini sarkastik bir kahkahaya bıraktı. Akın'sa hiçbir tepki vermeden sakinleşene kadar beni izledi. Öfkemin davet ettiği yapay kahkaham söndü, düz bir surat ifadesiyle karşımdaki adamı izlemeye başladım.
"Akın, git ve bir daha karşıma çıkma."
Pastaneye dönmeye yeltendiğim sırada önüme geçerek buna engel oldu.
"Sadece birkaç kez babamı görmeye geleceksin, sonrasında ne hâlin varsa gör. Ben de meraklı değilim sana, eğer konu babam olmasaydı nerede ne yaptığınla ilgilenir miydim sanıyorsun? Öldüğünü düşünmek işime geliyordu."
Gözlerim yanmaya başladı, daha dün gördüğüm bir adamın cümlelerinin benim kalbimi kırabilecek güce sahip olduğuna inanmak istemedim. Dişlerimi sıktım, kendime verdiğim sözü hatırladım ve başımı dikleştirdim.
"Sizin için kılımı bile kıpırdatmam. Gelmek zorunda değilim." Gülümsedim. "Çok seviyorsan baban öldükten sonra arkasından gidebilirsin, ikiniz de umrumda değilsiniz."
Bunları söylememin tek nedeni, onu beni kırdığı yerden kanatmak istiyor oluşumdu. Belki çocukcaydı, belki aptalca ancak söylediklerini yutmak istememiştim. Çünkü onun umarsızca kırdığı kalbe benim ihtiyacım vardı, ayakta kalabilmek için.
Çenesi kasıldı, uzun uzun baktı ve bana doğru bir adım attı.
"Bu söylediklerini unutma Yağmur." Kulağıma doğru eğildi. "Yine geleceğim. Bekle, olur mu?"
Dünden beri sıraladığı tehditlerden usanmıştım lâkin bir cevap vermedim, o da zaten herhangi bir şey söylememi beklemedi. Arkasını dönüp uzaklaştı, gelişigüzel bir şekilde park ettiği arabasına bindi ve gitti. Omuzlarım düşerken ufak adımlarla pastaneye doğru yürümeye başladım. Eray hâlâ gitmemişti, kapının önündeydi ve beni izliyordu.
"Özür dilerim." dedi, yanına ulaştığımda. Oldukça mahcup görünüyordu. "Eğer senin burada olduğunu bilseyd-"
"Tamam Eray, kötü bir niyetin olmadığını biliyorum. Önemli değil."
Dudaklarını birbirine bastırdı ve başını omzuna yatırdı.
"Sen iyi misin?"
Başımla onayladım.
"Emin misin, pek öyle durmuyor?"
"Eminim." dedim, "Ben artık içeri gireyim. İşleri aksatıyorum."
Eray kapının önünden çekildi ama ben tam içeri girecekken, "O adam kimdi peki?" diye sordu.
Eray'a döndüm ve uzun uzun ona baktım, sanki sorduğu sorunun cevabını onun yüzünde arıyordum.
"Hem herkes." dedim nihayet. "Hem hiç kimse." Başımı iki yana salladım. "Ben işe döneyim, görüşürüz."
Bir şeyler daha söyleyecekti fakat bu sefer beklemeden içeriye girdim. Emel Hanım müşterilerle ilgilenirken bana kısa bir bakış atıp işine döndü. Mutfağa geçtim, az sonra arkamdan o da geldi.
"Yağmur, senin neyin var?" Ses tonu sakin değildi. "Müşterilerle ilgilen diyorum, sen dışarı çıkıyorsun üstelik haber bile vermiyorsun. Sürekli de dalgınsın zaten. Sipariş pastayı mahvedecektin neredeyse."
"Kapının önündeydim." diyebildim sadece, haklıydı. "Ben müşterilere bakayım."
"Gerek yok Yağmur, ben halettim."
Elime bez aldım.
"O zaman mutfağı toparlayayım hemen."
"Ona da gerek yok Yağmur. Hatta sen istersen bugün eve gidip dinlen, mümkünse de birkaç gün gelme. İyi değilsin ve bu, işlere yansıyor."
"Hayır." diye itiraz ettim hemen, "Ben özür dilerim." Ellerimi açtım, kendimi açıklamaya çalışırken gerginlikten terlemiş avuç içlerim yukarı bakıyordu. "Biliyorsunuz, ben normalde böyle değilimdir. İşleri aksatmam-"
"Yağmur!" Üzgün görünüyordu, bense yere oturup yoruldum diye haykırmak istiyordum. Herkes üstüme gelmek için bugünü beklemişti sanki. "Kızım, bir sakin ol." Durdum, iç çektim ve arkamı tezgaha yasladım. Ellerimle, ayakta durabilmek için iki yanımdan destek aldım ve zemini izlemeye koyuldum. "Ben seni tanıyorum, biliyorum. Ne kadar çalışkan olduğunu da biliyorum. Bana bunu kanıtlamaya çalışmana gerek yok, biz yeni tanışmadık seninle. Dört sene oldu Yağmur..." Yutkundu ve üzgün bakışları yüzümde dolaşırken nefeslendi. "Gel hadi," Elimi tuttu. "Konuşalım biraz."
Birlikte tezgahın arkasından çıkıp kafedeki boş masalardan birine geçtik. Oturur oturmaz kollarımı masaya yaslayıp ellerimle yüzümü kapattım.
"Son zamanlarda seni hiç iyi görmüyorum..." Ellerimi indirdim. "Sorun ne kızım?" Uzanıp elimi tuttu. "Canını sıkan her şeyi bana anlatabilirsin, biliyorsun, değil mi?"
Gülümsemeyi denedim.
"Bir şeyim yok Emel Hanım. Sadece biraz yorgunum, o kadar."
"Emin misin bunun sadece basit bir yorgunluk olduğuna?"
Basit değildi ama yorgunluktu.
Onu onayladım.
"Merak etmeyin. En kısa zamanda toparlanacağım."
"Birkaç gün izin vereyim, ister misin?"
Başımla reddettim.
"Teşekkür ederim Emel Hanım, buna gerek yok. Çalışabilirim."
"Peki." Buruk bir tebessüm çizdi dudakları. "Ben hep buradayım, biliyorsun. Ne zaman ihtiyacın olursa." Ayaklandı. "Dikkatini toparlamaya bak." diye uyardığında gözlerimi kırptım ve onu onayladım.
Hemen ardından uzaklaştı, gider gitmez yüzüm düştü. Arkama yaslandım ve kahvelerimi tavana diktim. Kendime sadece birkaç saniye tanıdım. Artık silkelenmek ve çalışmak zorundaydım. Eskiden olduğu gibi. Eski ben olabilmek için.
___
Sabahki dalgınlıklarımdan sıyrılabilmek adına kendimi toparlamış ve saatler boyunca başka hiçbir şey düşünmeden çalışmıştım. Çok yorulsam da yaşananlardan önceki Yağmur'u anımsamıştı bu bana.
Bu içsel ıstırapla tanışmadan önceki hâlimi. Her şeyin sıradan ama bir o kadar da acısız olduğu zaman dilimini. Masalların büyüsüne inandığım ve ceplerimde umutlu bekleyişler biriktirdiğim günlerimi. Tümörüne aşık bir kadının kızı olduğumu ve onu öldürdüğümü öğrenmeden çok öncesini.
Dışarıdaki temiz havayı içime çektim yürümeye devam ederken. Beklediğim masalları kurşuna dizmiş, umutlarımı çalmış ve ceplerimi çürük masallarla doldurmuştu hayat.
Ve şimdi ben hayatım boyunca beklediğim o masalı taşıyamadığım için acı çekiyordum. Kalbime damlayan hüzün tanelerinin korkunç soğuğunda kavrulurken
duygularımdan dökülen kırgınlıklarımı sayıyordum içimde. Belki de sayarak öğrenecektim bir noktada durmayı. Paramparça olduktan sonra öğrenecektim bir daha hiç kırılmamayı.
Gözlerim bir anlığına kararınca duraksadım ve sağ elimi tutunabilmek için refleksle kaldırdım lâkin tutunacak hiçbir şey yoktu. Boşlukta kalan elim alnıma gitti, bir süre bekledikten sonra duvar kenarına giderek yürümeye devam ettim. Çok hâlsizdim, çünkü tüm gün hiçbir şey yememiştim. Sadece birkaç dakika sonra başım bir kez daha döndü ve bu sefer duvara tutundum fakat tutunabilmem sol ayağımın burkulmasını engelleyemedi.
Boşta kalan elim dizime giderken acı dolu nidalar döküldü dudaklarımdan. Her şeyin bu kadar ters gidişi canımı öyle çok sıkıyordu ki içime dolan pes etme isteğinde boğuluyordum.
Kısa bir bekleme anından sonra derin bir nefes alıp dudaklarımı ıslattım. Duvara tutunarak yürümeye devam ettim, apartmana varmama neredeyse birkaç adımlık mesafe kalmıştı. Topallayarak yürümeye devam ederken elimi duvardan çektim ve çantamdan anahtarları aramaya koyuldum.
Apartmanın önüne gelir gelmez elimi çantamdan çıkarmadan başımı kaldırdım ve tam o sırada gördüğüm kişi gözlerimin şaşkınlıkla açılmasına neden oldu. Akın apartman kapısının tam karşısındaydı, duvara yaslanmış kolundaki saatiyle oyalanıyordu. Başını hafifçe kaldırıp bana baktı. Benim kaşlarım hissettiğim gerginlik duygusuyla çatılırken onun dudaklarında samimiyetten oldukça uzak bir tebessüm belirdi.
Dediğini yapmıştı. Yine geleceğini söylemiş ve gelmişti. Bir gün bile dayanamamıştı ve buradaydı. Tam karşımda. Yaslandığı duvardan ayrılarak duruşunu dikleştirdi ve bana doğru sadece bir adım attı. Harelerini yüzümden ayırmazken başını omzuna yatırıp gözlerini kıstı.
"Niye şaşırdın? Geleceğimi söylemiştim." Bir adım daha attı. Dikkatinin üzerimde olması oldukça rahatsızediciydi. "Söylediklerini unutmadın, değil mi?"
Cümlelerindeki tehdit kokusu burnuma dolduğunda artık her şey için çok geç olduğunu düşündüm. Zira o an anlamıştım, yirmi sene geçmişti ancak Akın Arsal hâlâ iyileşmemişti.
