14. Bölüm: Kıyıdaki tebessüm.
'Ve bence kimse can verirken katiline çiçek uzatmamalı.
Katili babası olsa bile.'
---
Kokuşmuş bir mutsuzluğun ellerinde öldürülüyor gibiydim. Tepkisizce sıradan ve tenha bir hayat yaşarken her şey bir anda altüst olmuştu. Ve hayır, kesinlikle hayatımın altı üstünden daha güzel değildi.
Derin ve titrek bir nefes alıp gözucuyla etrafıma baktım. Sokağa her çıktığımda kimseyle karşılaşmamayı dilerken şimdi gözlerim sokağın her köşesine baktı birini bulabilmek için ancak kimse yoktu.
Kalbime sızan korku davetsizdi, ondan nefret etmiştim.
Gözlerim tekrar onun gözleriyle buluştuğunda korktuğumu anlamaması için içimden dualar ettim. Başımı iki yana sallayıp apartmana doğru birkaç adım attım, hâlâ topallıyordum. Akın anında önüme geçip beni durdurdu.
"Nereye?" Yüzündeki tebessüm sönmüştü. "Yürü." diye emretti, "Gidiyoruz."
"Ben..." Sesimin titremesine engel olamadığım için kendime öfke duydum. "Ben gelmiyorum."
"Yağmur," dedi ürkütücü bir sakinlikle. "Yürü."
Tekrar etrafıma bakındım ve öylesine şanssızdım ki sokak hâlâ bomboştu.
Bakışlarım tekrar Akın'a dokunduğunda, "Gelmek istemiyorum." dedim. "Bunu neden anlamıyorsun?"
Akın'ın gözlerindeki öfke bir an bile canlılığından bir şey kaybetmedi. Aniden bana doğru adımlamaya başladığında refleksle geriye gittim fakat burktuğum ayağımın acısı o an için dikkatimi dağıtınca durup yüzümü buruşturdum.
"Ne oldu ayağına?"
Ses tonu sertti, başımı kaldırdığımda harelerini ayağımdan çekip kahvelerime odakladı.
"Seni ilgilendirmez." diye geçiştirip konuya döndüm. "Bak, tamam. Peşimi bırakmayacaksın, anladım." Tek kaşı havalandı, yine o sinirbozucu tebessümünü takınıp beni onayladı. "Kabul ediyorum." dedim, pes etmiştim. "Geleceğim ama lütfen izin ver, kendi isteğimle geleyim. Hazır hissettiğimde."
"Senin keyfini mi bekleyeceğim ben?"
Öfkeyle kaşlarımı çattım ve, "Evet." diye çıkıştım.
"Hayır." dedi o da aynı öfkeyle. Gözlerini kapatıp birkaç saniye bekledi, gözlerimiz tekrar buluştuğunda artık daha sakin görünüyordu. "Sadece yarına kadar zamanın var Yağmur."
Sinirle soluklandım ve aramızdaki kavganın büyümesini istemediğim için yanından geçip apartman kapısını açtım. Ben tam içeri girecekken ayaklarım bir anda yerden kesildi, yaşadığım şokun ardından dudaklarımdan küçük bir çığlığın firar etmesine engel olamadım.
"Ne bağırıyorsun?" dedi Akın sesimden dolayı yüzünü buruştururken.
"Asıl sen ne yapıyorsun?" Bir yandan da kucağından inmeye çalışıyordum. "Akın, indir beni! Yarına kadar bekleyeceğini söylemiştin."
Ben, beni bırakması için debelenirken Akın arabasına gitmek yerine önce benimle birlikte apartmandan içeriye girdi sonra da merdivenleri çıkmaya başladı.
"Akın, sana diyorum!"
"Biraz daha bağırırsan apartmanı ayağa kaldıracaksın."
"Ne oluyor bur-"
Rüzgar bizi görünce dondu, gözleri gözlerime dokundu.
"Kaldırdın bile."
Bakışlarım kısa bir an Akın'a kaydı lâkin hemen tekrar Rüzgar'a döndüm. Hiçbir şey sormadı ancak bir cevap bekler gibi baktı. Bense istediği cevabı ona verecek kadar değerli hissetmediğim için sessiz kaldım ve bakışlarımı kaçırdım. Az sonra duyduğum bir kapı kapanma sesi onun kendi dairesine girdiğinin habercisiydi. Derin bir iç çekip öfkeli bakışlarımı Akın'a diktim.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye sordum.
"Pardon hanımefendi." dedi yapay bir kibarlıkla. "Sevgilinizin yanlış anlayabileceği detayını atlamışım. Oysa yatıp kalkıp bunun hesabını yapıyordum." Gerçek kişiliğine bürünüp beni sertçe yere indirdiğinde elim dizime gitti. "Keşke bıraksaydım da sabaha kadar merdivenlerde sürünseydin."
"Bir ortan yok, değil mi?" Bir işe yarayacakmış gibi dizimi ovuşturdum. "Yavaş olamıyor musun?"
Gözlerini devirdi.
"Anahtarların nerede?"
"Seni ilgilendirmez."
"Bu cümleyi yeni mi ezberledin?"
"Akın," dedim sıkılgan bir tavırla. "Gidecek misin artık?"
"Anahtar." diye tekrar edince oflayarak çantamı açtım ve anahtarları çıkardım.
Ben kapıyı açmaya yeltenince Akın anahtarları elimden aldı ve benim yapacağımı o yaptı. Işığı açar açmaz beni tekrar kucağına alıp salona götürdü ve yavaşça koltuğa bırakıp yanıma oturdu.
"Buna gerek yoktu."
Benim cümleme aldırış etmedi, gözlerini ayağımdan çekti.
"Ağrıkesici bir krem var mı evde?"
"Var." diye onayladım. "Niye sordun, alıp saklayacak mısın?"
Akın gözlerini devirdi.
"Sana iyilik yaramıyor, biliyor musun?"
"Bana evimden gitmek gibi bir iyilik yaparsan böyle olmadığını göreceksin."
Çenesi kasılırken güldü.
"Telefonunu ver."
Kaşlarımı çattım.
"Niye?"
"Numaranı kaydedeceğim."
"Hakkımda her şeyi bildiğini sanıyordum. Ne oldu, numaramı da beni takip ederek öğrenemedin mi?"
"Senin dilin fazla uzun sanki biyolojik kusur."
Hızla doğruldum.
"Doğru konuş benimle."
Beni umursamayarak çantamı aldı ve benim uzanamayacağımı bildiği için sol yanına koyarak içini karıştırıp telefonumu aldı.
"Akın!" Öfkeden ağlayacaktım. "Ver şunu!"
Ayağa kalkıp telefonumda bir şeyler yaptıktan sonra kendi telefonu çaldı. Ona öfkeyle bakarken telefonumu bana uzattı ancak ben almayınca koltuğa fırlattı.
"Senden nefret ediyorum."
Güldü.
"Ben de seni çok seviyorum."
Kapıya doğru yürürken arkasından "İyi ki seninle büyümemişim!" diye bağırdım.
"İyi ki!" dedi ve bana dönüp bakmadan kapıyı açıp çıktı.
Kendimi tutamayarak arkasından küfür savurduktan hemen sonra benim bile küfretmeme neden oluşuna bozularak ayaklandım ve topallayarak odama geçtim. Duştan sonra giyeceklerimi dolaptan çıkarırken Rüzgar'ı düşünüyordum. Onun gerçek oluşuna en çok ihtiyaç duyduğum parçalarındaydım hayatımın.
Banyoya geçip suyu açtım ve ısınmasını beklerden üzerimdekilerden kurtuldum. Ayağımdaki sızı hâlâ geçmemişti, dikkatli davranarak suyun altına girdim ve sıcak suyun üşüyen bedenimi sarıp sarmalamasına izin verdim.
Gözlerimi kapattım, sadece birkaç saniye dayanabildim. Birkaç saniye sonra ağlayışlarımın eteklerindeki iniltiler fayanslara çarpan suyun sesine karıştı.
İçim bir hapishaneymiş. Ulaşıp açamadığım, uzanıp kıramadığım kafeslerle doluymuş. Kafeslerin ardında acılar varmış, taşıyamadıklarım, özgür bırakamadıklarım, kayıplarım, hayatımda hiç var olmamış kalabalıklarım. Annem varmış, babam varmış, abim varmış. Var olduğum için kaybettiğim ailem varmış. Kimsesizliğim içerideymiş, hatalarımın hemen yanında. Rüzgar da oradaymış, yalnızlıktan inanmaya ihtiyaç duyduğum yalanlarıyla birlikte.
Saatler suyla birlikte akıp gitti ama fark edemedim yavaşlıklarını. Bornozuma sarılıp odama geçtim ve küçük not defterimi alıp yatağıma oturdum. Işığı bile açmamıştım. Ay ışığının sızdığı duvarlarımda gözlerimi dolaştırdım.
Beni hiç ve hatta tek terk etmeyen şey sahip olduğum bu sessizlikti, lâkin o da urganlar çiziyordu ruhumdaki kafesler dünyasının duvarlarına.
Defterimin arasındaki kalemi aldım ve gece lambasını açarak defterin temiz sayfasına tek bir cümle yazdım.
İçim bir hapishaneymiş ve tüm tutsaklar intihar etmiş.
Yazar yazmaz defteri kapatıp yerine bıraktım. Hemen ardından ağrıyan bileğime krem sürdüm, yarına geçeceğine neredeyse emindim. İşim bitince üzerimi giyindim. Saçlarımı kurutmak yerine ıslak bırakmayı tercih ederek tekrar yatağıma yattım, lambayı kapattım ve yastığıma sarıldım. Tek dileğim, yarınımın daha az yorucu olmasıydı.
___
Gri kazağımın kollarını çekiştirerek evden çıktım. Rüzgar'ın da aynı anda dairesinden çıktığını görünce ister istemez nasıl göründüğünü inceledim. Siyah kapüşonlu sweat, siyah pantolon, siyah deri ceket, boynunda duran kulaküstü kulaklığı ve yüzüne yapışmış hüzünlü ifadesiyle tam bir yas havasındaydı.
Onu umursamamaya çalıştım ve merdivenlere yöneldim fakat ikimiz de aynı anda inmeye yeltendiğimiz için çarpıştık. Rüzgar'ın telefonu elinden kayıp düştü, hatta takla atarak iki basamağı tek başına indi.
Dudaklarımın ardındaki davetsiz bir gülme isteği özgür kalmaya çalıştığı için dişlerimi yanaklarıma geçirdim. Rüzgar'sa telefonundan ayırmadığı gözlerini kapatıp gergin bir nefes verdi, daha sonra hemen yanında duran bana baktı.
"Yavaş olsana, aklın nerede?"
Kaşlarımı çattım.
"İstemeden oldu, niye bağırıyorsun?"
Tüm vücuduyla bana döndü.
"Bağırmıyorum." dedi, ancak bunu söylerken bile bağırıyordu.
"Bağırıyorsun." diye yükseldim.
Bakışlarım kısa bir an onun telefonuna kaydı, gözlerimi onun öfke dolu harelerinden ayırdım ve yerdeki telefonun üzerine basarak aşağıya indim. Bunu yaptıktan hemen sonra geç kalmış pişmanlık çaldı kapımı ama artık yapacak bir şeyim yoktu.
"Yağmur!"
Umarsızca yürümeye devam ettim, daha doğrusu daha fazla kavga etmemek için oradan kaçmaya çalıştım. Apartman kapısını açarken Rüzgar'ın güldüğünü duydum ve gözlerimi devirerek oradan uzaklaştım.
___
Okula vardığımda normalden çok daha erken geldiğimi fark etmiş ve kütüphaneye geçmiştim. Tüm odağım masaya dizdiğim kitaplarımdaydı, ders çalışıyordum. Ta ki önüme bırakılan kahve bardağı dikkatimi dağıtana kadar. Başımı kaldırıp Barış'a baktım. Beyaz gömleğin üzerine giydiği bordo kazak, siyah pantolon ve numarasız olduğunu düşündüğüm şeffaf camlı gözlükleriyle gerçekten hoş görünüyordu.
"Burada olduğunu tahmin etmiştim." Sandalye çekip tam karşıma oturdu ve kendi kahvesinden bir yudum aldı. "Nasılsın?"
Kitabı kapatıp kenara sürükledikten sonra avuçlarımla kahve bardağını sarmaladım.
Kahve için teşekkür ettikten sonra "Aynı." diye geçiştirdim. "Sen?"
"Ben iyiyim." Bakışları durgundu. "Seni merak ediyorum."
Burukça gülümsedim.
"Merak edecek bir şey yok." Kahveden birkaç yudum aldım. "Uyum sağlamaya çalışıyorum."
"Neye uyum sağlamaya çalışıyorsun?"
Dudaklarımı sarkıttım ve gözlerimi ondan ayırıp elimdeki kahveye diktim.
"Seni güldürmeyi ne kadar çok istediğimi bilsen, vicdanın bir daha üzülmene izin vermezdi."
Kaşlarım havalandı, gözlerimi tekrar ona doğru kaldırdım. Bana merhametle bakıyordu.
"Rüzgar'ı mı düşünüyorsun?" diye sordu, "O yüzden mi bu kadar üzgünsün?"
Omuz silktim.
"Sadece o değil."
"Ne peki?"
Parmaklarımla bardağın üzerindeki desenleri silmeye çalışırken sıkıntıyla nefeslendim.
"Boş ver."
"Peki." Uzanıp elimi tuttu. "Sadece her şeyin geride kalacağına inanman gerek Yağmur." Elimi çektiğimde duraksadı ama hızlı toparlandı ve konuşmaya devam etti. "Bütün bugünler, bir gün düne dönüşür ve hepsi geride kalır."
Ne demek istediğini anlamıştım, fakat başımı iki yana sallayarak bu fikir hakkındaki memnuniyetsizliğimi hemen belli ettim.
"Artık hiçbir şeyin düzelmesini veya geride kalmasını istemiyorum."
Kaşları çatıldı.
"Neden?"
"Çünkü ayağa kalkmak tekrar düşmek için zemin oluşturur yalnızca." Başımı sağa doğru çevirip pencereden bir parçası görünen gökyüzüne baktım. "Bir gün bir yıldız kayarsa ve ben de buna şahit olursam ondan sadece bir nokta dileyeceğim." Barış'la gözlerimiz tekrar buluştu. "Bir son yazabilmek için."
Uzun bir süre ikimizden de ses çıkmadı ama bir gariplik vardı. Barış'ın gözleri dolmuştu ve oldukça dalgın görünüyordu.
"Barış?" Beni fark etmedi. "Barış?" Yine fark etmedi. Biraz daha sesimi yükselterek seslendim ve bu sefer ateşe dokunmuş gibi elini kahve bardağından çekti. Gözleri gözlerime dokundu. Bir şey söylemek istedi lâkin söyleyemedi, derin bir nefes alıp ayaklandı.
"Benim..." Eli boğazına gitti. "Benim biraz hava almam gerek."
Endişeyle ayağa kalktım.
"İyi misin sen?"
Başıyla onayladı ve daha fazla beklemeden çıkıp gitti. Arkasından bakakaldım çünkü bir anda ne olduğunu anlamamıştım. Bakışlarım saati buldu, dersin başlamak üzere olduğunu fark edince orada öylece durmamın anlamsız olduğu kanısına vardım ve toparlanıp kütüphaneden ayrıldım.
Sınıfa girip yerimi aldıktan sonra telefonumu elime aldım. Sessizde olduğu için bildirim sesini duymamıştım, Akın 'neredesin?' diye bir mesaj atmıştı. Cevap vermek yerine ekranı kapatıp telefonu kenara bıraktım.
O üstüme geldikçe ben daha çok kaçmak istiyordum, bunun farkında değildi. Eğer sorumluluklarım olmasaydı, kesinlikle kaçar ve ona izimi kaybettirmek için her şeyi yapardım. Çünkü ben onları hayatımda istemiyordum, onun babasıyla tanışmayı da istemiyordum.
O adam terk ettiğinde öldürmüştü beni. Nefes alıyor olmam bir şeyi değiştirmezdi. Ben onun yüzünden böyle korkak birine dönüştüm, onun yüzünden yaşadım bunca şeyi, yalnızlıktan kandım Rüzgar'a, onun yüzünden kırıldı benim kanatlarım. Ben onun yüzünden her nefesi ölüyor gibi çekiyorum içime. Ben ölüyorum, onun yüzünden.
Ve bence, kimse can verirken katiline çiçek uzatmamalı.
Katili babası olsa bile.
___
Cebimden telefonu çıkarıp baktığımda Akın'dan on bir mesaj, beş cevapsız çağrı olduğunu görüp göz devirerek Eray'ın tek cevapsız çağrısına döndüm. Son derse girmemiştim ve pastaneye gidiyordum.
"Alo? Nasılsın Yağmur?"
"İyiyim, sen?"
"İyi ben de."
"Beni aramışsın, bir şey mi oldu?"
"Seninle konuşmak istiyordum. Neredesin?"
"Okuldan çıktım, pastaneye gidiyorum."
"Gelip alayım mı seni?" diye sorduğunda hemen itiraz ettim.
"Yok, teşekkür ederim. Sen pastaneye git, orada görüşürüz."
"Peki." Israr etmemesine sevinmiştim. "Görüşürüz."
Sesindeki ciddiyet içimde daha fazla merak uyandırırken telefonumun ekranında beliren 'Akın arıyor' yazısı dikkatimin dağılmasına neden oldu. İstemsizce gerilerek telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Niye açmıyorsun telefonu?"
"Senin sesini duymak istemediğim için."
"Okulda mısın?"
"Sana ne?"
"Yağmur!" Ani bağırışı yüzünden gözlerimi kapatıp telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Neredesin dedim?! Seni almaya geliyorum."
"İşe gidiyorum Akın ve işim bitmeden hiçbir yere gitmeyeceğim. Boşuna gelme!"
Telefonu yüzüme kapattığında öfkemin yanısıra şaşkınlık eklendi duygularıma. Cevapsız kalışını iyi bir sonuca yoramıyordum, kesinlikle bu tavrının altından son derece rahatsızedici bir şey çıkacaktı. Başımı iki yana sallayarak telefonu cebime koydum ve yürümeye devam ettim.
Sadece beş dakika sonra bir araba göründü, üzerime öyle bir hızla sürdü ki arabayı bir an çarpacak zannettim. Akın arabasını tam önümde durdurup aşağıya indiğinde öfkeyle baktım yüzüne.
"Çarpsaydın!" diye bağırdım.
Gelip karşımda durdu.
"Seninle işim bittikten sonra belki."
Dişlerimi sıktım.
"Sen böyle yapmaya devam ettiğin sürece sana asla yardım etmeyeceğim Akın. Anlıyor musun beni? Asla!"
Yanından geçip gidecekken kolumu tutup geriye doğru çekti, gözleri gözlerime değince gülümsedi.
"Göreceğiz." Kolumu kurtmaya çalıştığımda, "Gidiyoruz." dedi, fakat derhal itiraz ettim.
"Ben bu şekilde hiçbir yere gelmiyorum seninle."
Sesim daha sakin çıkmıştı bu sefer çünkü ne kadar ciddi olduğunun gayet farkındaydım. Gülerek başını olumsuz anlamda salladı ve beni arabaya doğru çekiştirmeye başladı.
"Akın!" Umursamadı. "Akın dur!"
O öndeki yolcu koltuğunun kapısını açarken ben etrafa baktım, birkaç kişi vardı ama benimle göz göze gelince hepsi gözlerini kaçırdı. İlk kez gözlerini kaçıran ben değildim ve bunun için oturup saatlerce ağlamak istedim. Akın beni zar zor arabaya bindirip kapıyı üzerime kilitledi.
Titreyen ellerimle telefonu çıkardım, polisi arayacaktım. Lâkin Akın arabaya biner binmez telefonumu aldı, kapattı ve arka koltuğa fırlattı. Bütün yaptıklarını izlerken şok içindeydim.
"Sen kimsin?" diye bir fısıltı döküldü dudaklarımdan, bozguna uğramıştım. Sesimi çok az yükselterek ekledim. "Sen kimsin?" Ve bağırarak devam ettim. "Bana böyle davranamazsın, kim olduğunu sanıyorsun sen?!"
Beni hâlâ umursamıyordu, bakışları yolu izliyordu. Konuşmuyordu. Sinirli görünmüyordu. Son derece sakindi ve sanki her şey normalmiş gibi araba kullanıyordu. Bense çıldırmak üzereydim, hatta çıldırmış gibiydim. Dişlerimi sıktım ve koluna vurmaya başladım. Arabayı durdurması için direksiyonu kavradım ve rastgele hareket ettirdim.
"Ne yapıyorsun?" diye haykırdı, beni durdurmaya çalışırken. "Öldüreceksin ikimizi de, dur!"
"Senin dediğini yapacağıma ölürüm daha iyi." Nefes nefeseydik. Akın beni engellemeye çalışıyordu ancak ben bir an bile durmuyordum.
"Yağmur, kaza yapacağız. Yeter!"
"Kaza yaparsak, emin ol, bu, benim yüzümden olmayacak."
Akın en sonunda beni durduramayacağını anlayıp öfkeyle ittiğinde başımı arabanın camına çarparak inledim. Elim anında alnıma gitti. Öfkeden gözlerim yanmaya başladığı sırada Akın ani bir frenle arabaya durdurup direksiyona art arda yumruklarını geçirdi.
Bakışları bana değince gözlerimi kaçırdım ve saçlarımın yüzümü örtmesine izin verdim. Gözümden akan bir damla yaşı hızlıca sildim ve ağlamamak için nefesimi tuttum, dışarıyı izliyordum.
"Buna gerek var mıydı?" diye sordu Akın sakince. Hiçbir şey söylemedim. "Bana döner misin?"
Elini saçlarımda hissedince ondan uzaklaştım.
"İstemeden oldu." Gerçekten üzülmüş gibiydi. "Özür dilerim... Yağmur, bakabilir miyim? Lütfen."
Az önceye kadar bana öfke kusan adamın bir anda bu şekilde değişmesine anlam verememiştim, ama yine de sustum.
"Niye konuşmuyorsun? Küstün mü çocuk gibi?"
Yine cevap vermedim. Pes etmiş olacak ki arabayı çalıştırdı ve ikimiz de yol boyunca tek kelime etmedik. Nihayet arabayı iki katlı, dışı krem ve beyaz renklerinden oluşan büyük bir evin bahçesinde durdurup arabadan indi. Kalbime düşen hafif titreyişi hissettim, geçen her saniye benim daha fazla gerilmeme neden oluyordu.
Akın gelip kapıyı açtığında göz göze geldik, inmeyeceğimi fark etmiş olacak ki eğildi.
"Burada mı bekleyeceksin?"
Bakışlarımı kaçırıp kucağımda duran ellerimi izlemeye başladım.
"Benim mi indirmemi istiyorsun Yağmur?"
Tepkisiz kaldım.
"Peki." deyip bana doğru uzandığında ne yapacağını anlayıp doğruldum ve içten içe nefret kusarak arabadan indim.
Bahçe fazlasıyla geniş, tertemiz ve düzenliydi. Birbirinden güzel çiçekler vardı bahçenin her köşesinde. Ben orada durup bahçeyi incelemeye devam ederken Akın'ın bana seslenmesi ve yürümeye başlaması üzerine onu takip ettim.
Evin kapısının önünde durduğumuzda Akın zile basıp bekledi. Az sonra kapıyı kısa boylu, kumral, hafif kilolu bir kadın açtı.
"Hoş geldiniz Akın Bey."
"Hoş bulduk Esma abla. Babam nasıl?"
Kadın dudaklarını birbirine bastırdı.
"Hâlâ aynı."
Akın kafasını sallamakla yetindi ve onun yönlendirmesiyle birlikte eve girdik. O önde yürüyor, bense hemen arkasındaydım ve onu takip ediyordum. Mutfağa girdik, nedenini anlayamamıştım. Onu beklemek amacıyla tezgaha yaslanıp etrafı inceledim. Beyaz ve açık gri renklerinin hâkim olduğu mutfak da fazlasıyla geniş, ayrıca ferahtı.
Akın yanıma gelince yerimde kıpırdandım, ona bakmamak için etrafı incelemeye devam ettim. Ancak bu da birkaç saniye sürdü, sağ kaşımın üst kısmında hissettiğim soğuklukla başımı geriye çektim ve kaşlarımı çatarak Akın'a baktım.
"Şişmesin diye buz koyuyorum sadece." dedi, eli havada kalmıştı. Diğer eliyle saçlarımı geriye atarak buz torbasını tekrar alnıma dokundurdu. "Acıyor mu?"
"Umrunda mı?"
"Değil."
Öfkeyle omzuna vurarak onu kendimden uzaklaştırdım.
"O zaman git başımdan, senden yardım istedim mi ben?"
"Ben senin kum torban mıyım da vurup duruyorsun?" Kaşları düz çizgi hâlini aldı. "İsteyerek yapmadım ayrıca, kazayla oldu."
Kollarımı birbirine bağlayıp gözlerimi devirdim.
"Babam daha yeni fenalaştı Yağmur." Sesi titredi. "Eğer bir atak daha geçirirse kurtaramayabilirler. Sen benden zaman istiyorsun ama onun seni bekleyecek zamanı kalmadı. O yüzden seni buraya getirmek zorundaydım."
"Bunları bana sakince anlatabilirdin." Hâlâ öfkeliydim. "Bunun için kırıp dökmene gerek yoktu."
"Denemedim mi Yağmur? Evine geldiğim ilk gün sana yalvarmadım mı ben? Bana başka çare bırakmadın ki."
"Sen de bana fırsat vermedin Akın. Düşünmem için fırsat vermedin, beni rahat bırakmadın, sürekli üstüme geldin. Boğuyorsun beni, görmüyor musun?"
O tam bir şey söyleyecekken bize kapıyı açan kadın mutfağa girdi. Akın elindeki buz torbasını tezgaha bıraktı ve saliseler önce kadına kayan bakışları tekrar beni buldu.
"Gel benimle."
Bu sefer itiraz etmedim çünkü artık gücüm kalmamıştı. Birlikte mutfaktan çıktık ve hemen sağ tarafta duran merdivenlere yöneldik. Ben Akın'ın hemen arkasında onun adımlarını izlerken duvarda yukarıya doğru uzanan resimlere bakmak için durdum.
Bir çoğu bir erkek çocuğuna ait fotoğraflardı, muhtemelen Akın'ın çocukluğuydu. Başka bir resimde bir bebek, bir kadın ve bir adam vardı. Üçü de gayet mutluydu ama benim dikkatimi çeken tek şey kadınla aramızdaki benzerlikti. Akın yanıma geri döndü tekrar, dolu gözlerimi fotoğraftan ayırmadan o soruyu sordum.
"Annem mi?"
Onayladı.
"Adı neydi?"
"Melek."
Yutkundum. Uzun uzun annemin fotoğrafını izledim. Bir güç istedim, o resimden içeriye girip anneme sıkıca sarılmak istedim. Akın koluma dokununca ona döndüm.
"Gidelim mi?"
Başımı salladım. Yukarıya doğru bir adım attıktan sonra bu sefer onun koluna dokunan ben oldum.
"Peki baban?" diye sordum. "Onun adı ne?"
Akın önümdeydi, omzunun üzerinden bana baktı.
"Aziz." deyip yürümeye devam etti, birlikte yukarıya çıktık.
Kahverengi ve tonlarının hâkim olduğu koridorda yürürken iki odanın önünden geçtik, sağdan üçüncü odanın önünde durduk. Akın kapıyı çaldıktan sadece birkaç saniye sonra 'gel' komutunu alıp kapıyı açtı usulca.
"Babacığım," İçeriye girmemişti. Gülümseyen yüzünü yandan görsem de şaşırmıştım çünkü ben onun gülebildiğinden bile şüpheliydim. "Nasılsın?"
"Daha iyiyim, oğlum." Yorgun bir ses ilişti kulaklarıma, henüz yüzünü görmediğim babamın sesi. Derin ve titrek bir nefes aldım. Onunla yüzleşmeye cesaretim yoktu. "Niye orada duruyorsun? Gelsene içeri."
"Baba," Akın'ın bakışları kısa bir an bana kaydı. Öyle sevgi dolu görünüyordu ki bir an bu duygusunun bana hitap ettiğini sandım. "Ben sana birini getirdim."
Bana bakması için Akın'ın eline dokundum, anında bana döndü. Başımı korkuyla iki yana salladım, yapamayacağımı anlasın ve beni bıraksın istedim.
"Kim?"
Akın babasına baktı ve buruk bir şekilde güldü.
"Bize bir dakika izin verir misin, babacığım?"
Soruyu sorar sormaz kapıyı kapattı usulca.
"Ben yapamayacağım." dedim hemen, arkamı dönüp gitmeye yeltendim ama Akın hemen önüme geçti.
"Yapacaksın." Emir verir gibi değil de yalvarır gibiydi ses tonu. "Yapman gerek Yağmur, lütfen. Buraya kadar geldikten sonra vazgeçemezsin."
Gözlerimden akan yaşlara engel olmaya çalışmadım.
"Korkuyorum."
Akın uzanıp ellerimi tuttu.
"Yağmur, lütfen."
Kapı açılma sesini duyduğum an, her şeyin durduğu andı. Gözlerim irileşti, gözyaşlarım durdu ve ben nefesimi tuttum. Ben Akın'a, Akın'sa hemen arkamdaki bir noktaya bakıyordu.
"Oğlum?"
Nefes alamadığımı hissettim, acıyla yutkundum ve Akın'a doğru bir adım attım. Arkama dönüp ona bakmak istedim, onu görmek. Fakat yapamadım. Akın'ın ellerimi tutan ellerini sıktım ve ona yalvaran gözlerle baktım. Başını eğdi, dolu irisleri benim kahvelerime değdi. O an, ikimizin de birbirimizden medet umduğu andı. İkimizin de birbirimize sessizce yalvardığımız korkunç bir andı.
İlk pes eden ben oldum. Başımı önüme eğdim, gözlerimi kapattım. Kaçamadım, Akın'ın istediğini yaptım. Cesaretimi toplayıp sağ omzumun üzerinden o adama baktım. Beyazlamış, birbirine girmiş saçları ve sakalları, düşmüş omuzları, bitkin bakan feri sönmüş gözleri, erimiş yüzü...
Dışarıda görsem içten içe acıyabileceğim bir görüntüydü bu. Bir insan değil, acının vücut bulmuş hâliydi. Akın'ın ellerini daha çok sıktım ve ona biraz daha yaklaştım. Düne kadar kapımdan kovduğum abime sığınmak o an yapabileceğim tek şeydi sanki.
Kim özür dilemeliydi şimdi? Eşini öldürdüğüm için ben mi özür dilemeliydim babamdan yoksa beni öldürdüğü için babam mı af dilemeliydi benden?
"Yağmur?" diye fısıldadı. "Bu, gerçekten sen misin?"
Bakışlarını Akın'a doğru kaldırdı, bozguna uğramıştı.
"Yaşıyor?" Emin olmaya çalışıyordu. "Kızım yaşıyor?"
Akın'a döndüm, dolu gözlerle gülümsedi ve babasını onayladı. Sadece birkaç saniye sonra koluma dokunan elle gözlerimi sıkıca kapattım.
"Kızım... Yüzünü esirgeme benden." Ağlıyordu. Ağlıyordum. "Lütfen."
Ona dönmek istemiyordum. Çünkü dönünce konuşmam gerekecekti, ben ona ne söyleyecektim?
"Beni dinlersen ben sana her şeyi anlatacağım."
Başımı kaldırıp Akın'la göz göze geldim. Beni merakla izliyordu.
"Yağmur," dedi arkamdaki adam. "Yaşadığını bilseydim dünyayı yıkar, yine de bulurdum seni. Özür dilerim."
Öfkenin kırıntılarını hissettim uzuvlarımda, gözyaşlarım yerini masum bir nefrete bıraktı. Kimsesiz kalmış bir bebeğin kini sardı her yanımı, bir hışımla ona döndüm.
"Beni bulmayı gerçekten isteseydin yaşadığımı bilirdin zaten!" diye bağırdım isyankar bir tavırla.
Bana doğru bir adım attı, "Kızım..." dedi acıyla. Elimi kaldırarak onu durdurdum.
"Gelme!" Gözyaşlarım geri döndü, yüzümü buruşturup başımı iki yana salladım. "Öldü dedin." Bakışlarım ikisinin arasında mekik dokumaya başladı. "Öldü dediniz ve aramayı bıraktınız, öyle mi? Ya ben insanım, insan! Ölmüştür deyip aramayı bırakmak ne, ben insanım!" Sesimi alçalttım. "Bebektim ben daha..." İkisi de beni izliyordu. Biri öfkeliydi, diğeri acı çekiyordu. "Senin kızındım, illa canlı mı olmam gerekiyordu beni araman için? Bir mezarı bile layık görmemişsin ki sen bana, şimdi benim için dünyaları yıksan ne değişir?"
"Yağmur, yeter." Akın'a döndüm. Gözleri gözlerime değdiği an çenesi kasıldı.
"Sen hiç karışma." dedim hemen. "Sana hazır olmadığımı söylemiştim."
"Yağmur-"
"Akın," dedi Aziz Bey. "Oğlum, lütfen... Yağmur haklı." Bana döndü. "Kızım, sen söylediğin her şeyde çok haklısın. Kızmakta da haklısın." Bir adım atarak bana yaklaştı. "Ama yemin ederim çok pişmanım. Yaptığım her şey için çok pişmanım."
Kahvelerimi onun üzerinden çektim, tavana bakıp sakinleşmeye çalıştım. Susmak istiyordum, ancak yirmi yılım içimden taşıyordu, bunun önüne geçemiyordum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip tekrar ona döndüm.
"Ne yapmalıyım?" Çaresizdim. "Pişmansın diye her şeyi unutmam mı gerekiyor?"
"Kızım, ben senden bunu beklemiyorum ki. Beni affetmeni beklemiyorum." Soran gözlerle bakmaya devam ettim. "Ben sadece beni dinle istiyorum. Ölmeden önce anlatabileyim sana her şeyi."
Bakışlarımı ondan ayırdım. Burnumu çektim ve gözyaşlarımı sildim. Üzerime pervasızlık çökmüştü. Tekrar ona döndüğümde daha donuktum.
"Benim hiçbir suçum yoktu. Bunu bilmene rağmen sen beni affetmedin." Ona doğru bir adım attım, karşı karşıya geldik. Yüzündeki ifadenin değişmeye başladığını fark ettim. "Ben kendimden nefret edebilirdim, ben kendimi hiç affetmeyebilirdim ama sen bunu yapamazdın. Yapmamalıydın..." Nefes alış verişleri hızlandı. "Önüme koyacağın hiçbir sebep umrumda olmayacak, pişmanlığın terk ettiğin bebeğin üzerini örtmeyecek. Özürlerin geçmişe dönüp onu ısıtmayacak." Gözleri kaymaya başladığında kaşlarım çatıldı.
"Baba!" Akın beni kenara çekip babasının yanına geçti ve çok kısa bir süreyle onun yere yığılmasını engelledi. Gözlerim irileşti, geriye doğru birkaç adım attım. "Baba! Baba, iyi misin? Baba, duyuyor musun beni?" İkisi de yere çökmüştü. "Esma abla!" Akın'ın haykırışları kulaklarımı tırmalarken ellerim dudaklarıma gitti, bütün bunlar benim yüzümden olmuştu. "Esma abla!"
Akın gözyaşları içinde bağırmaya devam etti, az sonra Esma Hanım yanında bir hemşireyle yanımıza geldi. Her şey sadece birkaç dakika sürdü, Aziz Bey'i odasına taşıdılar, Esma Hanım Akın'ı odanın dışına çıkardı ve aceleyle aşağıya indi. Akın kapının önünde volta atmaya başladı, bense duvara yaslandım. Üzerimdeki şoku atamamıştım.
"Eğer," Adımlarını durdurdu ve bana döndü. "Babama bir şey olursa yemin ederim, seni öldürürüm." Karşıma dikilmesi birkaç saniye sürdü. Gözyaşları da öfkesi de dinmiyordu. Korkuyla duvara sindim. "Anladın mı beni?!"
Önce irkildim lâkin tek öfkeli olanın o olmadığını biliyordum, onu iterek kendimden uzaklaştırdım.
"Sana hazır olmadığımı söylemiştim! Sana gelmek istemediğimi söylemiştim!"
"Dua et babama bir şey olmasın," İşaret parmağını kaldırdı. "Yoksa sen gerçekten elimde kalacaksın." Başka bir şey söylemeden babasının odasına girdi.
O yanımdan ayrılır ayrılmaz duvarın dibine çöküp ağlamaya başladım. Korkuyordum. Ona bir şey olmasından değil, ona benim yüzümden bir şey olmasından korkuyordum. Annemden sonra babamın da katili olmaktan korkuyordum.
Az sonra adım sesleri kulaklarıma ilişince başımı yana çevirdim, Esma Hanım yukarıya çıkıyordu. Aziz Bey'in odasına girecekken durdu, ona bakamadığım için ne yaptığını anlamamıştım.
"İyi misiniz?"
Nemli gözlerimi ona doğru kaldırdım.
"Ben böyle olmasını istememiştim." Titriyordum. "Ben onun da ölümüne sebep olmak istemiyorum."
"Sakin olun lütfen." Yanıma çöktü, elini elimin üzerine koydu. Gülümsemeye çalıştı. "Aziz Bey iyi olacak." Cevap veremedim. Kadın üzgün bakışlarını benden ayırmadan nefeslendi. "Ben bir bakayım, belki bir şeye ihtiyaçları olur." Gözlerini kırptı ve o da kalkıp odaya girdi.
Az sonra, muhtemelen, Esma Hanım'ın ısrarlarıyla Akın tekrar dışarı çıktı. Bana duyduğu öfkesi varlığını sürdürüyordu, bunu bana yolladığı bakışlarından anlamıştım. O da duvarın dibine çöktü ve başını geriye yasladı.
"Keşke seni buraya getirmeseydim." diye mırıldandı ve başını duvara vurdu hafifçe. "Keşke seni hiç aramasaydım." Başını duvardan uzaklaştırıp bir kez daha vurdu. Yutkundum. "Keşke seni hiç bulmasaydım." Susmasını diledim. Susmasını ve kendisine zarar vermeyi bırakmasını. "Keşke sen gerçekten ölmüş olsaydın." Yüzümü görmemesi için merdivenlere baktım. "Hatta keşke sen hiç doğmasaydın."
Güldüm. Gülüşlerimin içine gözyaşlarımı sakladım. Sessiz kaldığı için gözucuyla ona baktım, başını dizlerine gömmüştü.
"Peki." Ayağa kalktım. "Beni buraya getirmenin hata olduğunu kabul etmene sevindim." Sesimin titremesine engel olabilmeyi çok isterdim. "Bütün bunlara bugün bir son verelim. Hepimiz için en doğrusu bu." Başını kaldırdı, dolu gözlerle odanın kapısını işaret ettim. "Gördüğün gibi özellikle baban için en sağlıklısı da bu, benim gitmem."
İçten içe Aziz Bey'den bir haber alana kadar beklemek istesem de burada bir yerim olmadığının içime bıraktığı o koca farkındalık beni bu evin dışına itiyordu. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm. Tam aşağıya inecekken kapı açıldı ve Esma Hanım'ın heyecan dolu sesini duydum.
"Aziz Bey uyanıyor!" Akın derhal ayaklandı. Omzumun üzerinden onlara baktığımda Esma Hanım'la göz göze geldik, bana gülümsedi. "Gayet iyi."
"Eminsin, değil mi, Esma abla, önemli bir şeyi yok?"
"Eminim, oğlum."
"Ben bir bakayım." Akın içeri girecekken kadın onu durdurdu.
"Bırak. Güven bana, iyi diyorum. Uyanır uyanmaz Yağmur diye sayıkladı ama bırakalım da biraz dinlensin şimdi."
"İstediği kadar dinlenebilir." diyerek aşağı inmeye başladım, ancak sadece birkaç basamak inebildim zira Akın bana yine engel oldu.
"Hiçbir yere gitmiyorsun."
"Gidiyorum."
Histerik bir gülüş firar etti dudaklarından, hiçbir şey söylemeden aşağıya indi. Tavrına anlam veremeyerek ben de peşinden indim. Merdivenlerden iner inmez salona geçip kendisini koltuğa atınca dişlerimi sıktım. Başımı iki yana sallayıp dış kapıya doğru yürüdüm.
"Sen bilirsin." dedi arkamdan. "Telefonun hâlâ bende. Taksi de çağıramazsın, durağı bulman akşamı bulur."
Öfke dolu bakışlarımı ona diktim. Kafasını geriye yaslamıştı ve gözleri kapalıydı, yüzünde de belli belirsiz bir gülümseme vardı. Esma Hanım'ı merdivenlerde görür görmez yanına gittim.
"Ben bir şey isteyebilir miyim?"
"Tabii."
Gözucuyla Akın'a baktım, açık olan tek gözünü ben bakar bakmaz kapatınca gözlerimi devirdim.
"Mutfağa geçebilir miyiz?"
Esma Hanım itiraz etmedi, birlikte mutfağa geçer geçmez telefonunu kullanmak için izin istedim ve o da hayır demedi. Telefonu alıp teşekkür ettikten sonra ben tam numara çevirecekken biri telefonu elimden çekip aldı.
"Akın!"
Benim bağırışıma aldırmayarak Esma Hanım'a çevirdi kahvelerini.
"Abla, niye böyle şeyler yapıyorsun?"
Sanki az önce korkudan deliren o değilmiş gibi fazlasıyla sakin ve rahattı. "Salona geç Yağmur."
Akın Esma Hanım'ın telefonunu kendisine verdikten sonra elini belime koyarak beni salona yönlendirdi. Kadına daha fazla ayıp etmemek için ona ayak uydurdum ancak mutfaktan çıkar çıkmaz ondan uzaklaştım. Hiç oralı olmadan tekrar salona gitti, koltuğa yayılarak eski pozisyonu aldı. Bense bir süre orada dikildikten sonra bıkkınca nefeslendim ve peşinden gidip kendimi beyaz koltuklardan birine attım.
"Akın?"
"Ne var?"
Gözleri hâlâ kapalı olduğu için onu sessizce taklit ettim. Öfkemden ne yapacağımı şaşırmıştım.
"İzin ver, bari patronumu arayıp işe gitmeyeceğimi söyleyeyim. Sadece iki dakika."
Aslında tek amacım telefonumu almaktı.
"Çok mu akıllısın sen?"
"Evet." dedim, "Biliyor musun, sana çekmişim."
Güldü, gülüşü yapaydı.
"Böyle yaptığın sürece o telefonu benden zor alırsın sen. Ayrıca sus biraz, kafam şişti."
"Şişer de patlar umarım kafan." diye mırıldandım sessizce, duymadığına inanarak.
İkimiz de daha fazla bir şey söylemedik. Tek istediğim buradan gitmekti. Söylediklerimden ve fenalaşmasına sebep olduktan sonra o adamın karşısına çıkmaya cesaretim yoktu. Az önce yaşanılanlardan sonra anlamıştım bizden olmayacağını.
Biz hiçbir zaman baba kız olamazdık. Affetmek uzaktı bize, sarılmak uzaktı, unutmak uzaktı. Ben hep onun terk ettiği bebeğin yalnızlıklarını ve gözyaşlarını taşıyacaktım avuçlarımda. O da her bana baktığında eşinin ölümünü hatırlayacaktı.
Ağır geçmişimizin kıyısında kalacaktı tebessümlerimiz. Biz birbirimize baktığımız her an tekrar tekrar ölecektik. Huzur bizim yarınlarımızın üzerinde eğreti duracaktı hep. Unutudamadıklarımızın laneti büyüyecekti içimizde ve mezar olacaktı her birimize.
Akın'a döndüm, gözleri hâlâ kapalıydı ve dakikalar geçmişti. Hiç ses çıkmadığı için yerimde doğruldum, uyumuş muydu?
"Akın?"
Cevap gelmeyince içimde kıpırdayan heyecanla geçip yanına oturdum ve kapalı gözlerinin önünde elimi salladım bir tepki verip vermeyeceğinden emin olmak için. Hiçbir tepki vermediği için uyuduğundan emin olarak ceplerini kontrol etmeye yeltendim. Akın'sa ona dokunduğum an elimi tuttu, geriye itti ama bırakmadı.
"Birileri fare olmaya mı karar vermiş?"
Kaşlarımı çattım öfkeyle.
"Sen uyumuyor muydun?"
Yüzündeki alaylı ifade hiç silinmedi, kaşlarını havaya kaldırıp dilini damağına vurdu. Gözlerimi kıstım.
"Niye uyuyormuş gibi yapıyorsun o zaman?"
Alayla güldü ve gözlerini kahvelerimden bir an bile çekmeden fısıldadı.
"Sen delir diye."
Elimi elinden sertçe çektim ve koluna vurup eski yerime geçtim. Akın göz devirip diğer eliyle kolunu ovalarken kapı çalınca ikimizin de bakışlarının odağı değişti. Esma Hanım gidip kapıyı açar açmaz içeriye benim yaşlarımda belki de benden bir veya iki yaş kadar küçük olduğunu düşündüğüm bir kız girdi.
Esma Hanım'ın yanaklarını sıkıp ona hâl hatır sormaya başladığında Akın ayaklandı. Kız Akın'la göz göze gelir gelmez Esma Hanım'a kısa bir veda edip koşarak salona geldi ve Akın'ın boynuna atladı. Üzerinde kısa, bej renkli gömlek elbise vardı, siyah saçlarını topuz yapmıştı, oldukça güzel ve mutlu görünüyordu.
"Abim..." dediği an kaşlarım havalandı.
"Güzelim," Akın onu geriye çekip üzerini süzdü. "Üşümüyor musun sen?"
"Arabayla geldim zaten abi." Kız bana kısa bir bakış attı, kahveleri hâlâ tebessümlerle doluydu. "Amcamı görmeye geldim, nasıl o?"
"Hoş geldin." Akın'la birlikte koltuğa geçtiler. "Babam iyi, dinleniyor."
Hâlâ adını bilmediğim kuzenim başını sallayıp bana baktı tekrar.
"Bizi tanıştırmayacak mısın?"
Akın ses etmeyince kız ona göz devirip ayaklandı ve bana elini uzattı.
"Merhaba." Oldukça samimi görünüyordu. "Ben Işıl."
Gülümsemek istedim lâkin içimden gelmiyordu, elini sıktım ancak bu da sadece bir saniye sürdü.
"Yağmur." diye kestirip attım ve tepkisine bakmadan önüme döndüm.
"Yağmur." Akın tekrar edince ona döndüm, beni nasıl tanıtacağını merak etmiştim. "Kardeşim." dedikten hemen sonra dudaklarını oynatarak sessizce 'maalesef' dedi ve bunu sadece ben gördüm.
"Şaka?" Uzanıp ellerimi tutarak beni ayağa kaldırdığında neye uğradığımı şaşırmıştım. "Sen benim kuzenim misin şimdi?" Cevap vermedim. Işıl gülerek Akın'a döndü. "Aynı senin gibi, değil mi?" Akın'ın kaşları çatıldı. "Gülmeyi bilmiyor."
Işıl beni bırakınca koltuğa oturdum tekrar, o da yanıma oturdu.
"Anlatın, nasıl oldu?" Benden bile daha heyecanlı görünüyordu. "Abim anlatmıştı aslında seni arayacağını bana ama-" Akın'a baktı. "Bulunca niye söylemedin?"
"Fırsat olmadı."
"Nasıl oldu, nasıl buldun?" Tekrar bana baktı. "Ya da sen dur, Yağmur anlatsın." Güldü. "Sesini duyabilecek miyim?"
"Abine sor." diyerek ayaklandım ve salondaki pencerenin önüne geçtim.
Sinirlerim bu kadar bozukken hatır için kimseye kibar davranamazdım. Ayrıca birbirlerine karşı öyle sahiplenici davranıyorlardı ki kendimi fazlalık gibi hissetmiştim. Hoş, öyleydim ya zaten. Kollarımı birbirine bağlamış, bahçeyi izlerken Işıl'ın sesini duydum.
"Neyse, bugün burada özel bir şeyler yaşanıyor belli ki. Ben gideyim." Gözucuyla baktım, ayağa kalkmışlardı. "Sonra yine gelirim."
"Kusura bakma." dedi Akın ona sarılırken. Benim adıma ondan özür diliyordu, istemsizce güldüm.
İkisi de birbirleriyle şakalaşarak kapıya doğru yürüdüler, Akın onu kapıdan geçirip geri döndü.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
"Kendine sorman gereken soruları bana sormaktan vazgeç."
Kolumdan tutup beni kendisine çevirdi.
"Önce babam, sonra Işıl. Onlara bu şekilde davranamazsın."
"Engelle o zaman Akın, uzak tut onları benden." Kollarım çözüldü. "Farkındaysan beni burada zorla tutuyorsun." Başımı iki yana salladım. "Ben size başka türlü davranmayacağım."
"Babam veya Işıl, fark etmez. Bir daha senin yüzünden üzüldüklerini görürsem o zaman görüşürüz seninle."
Kaşlarım çatıldı, bıkkın bir nefes verip geriye yaslandım. Gözlerim zemindeki bir noktaya daldı ve o noktayı uzun uzun izledi.
"Benden ne istediğini, ne beklediğini anlamıyorum."
Aynı hizaya gelebilmek için öne doğru eğildi ve bana aşağıdan baktı, göz göze gelince tekrar doğruldu.
"Eğer sen benimle inatlaşmasaydın, bütün bunlar olmayacaktı. Biliyorsun, değil mi?"
"Sesimi çıkarmayıp beni kullanmana izin mi verseydim yani? Ben insanım Akın!"
Başını tavana kaldırıp sıkılgan bir tavırla oflayıp tekrar bana döndü.
"Ne alakası var seni kullanmakla?"
"Kullanmıyor musun? Tek derdin babanın iyileşmesi veya mutlu olması. Benim ne hissettiğim umrunda bile değil. Yeter ki benimle işin bitene kadar burada durayım, sonrası seni ilgilendirmiyor nasıl olsa."
"Çok konuşuyorsun Yağmur."
"Senden nefret ediyorum Akın."
"Niye?"
Bir cevap vermek yerine ters ters bakınca dudaklarını birbirine bastırdı.
"Peki." Başını hafifçe öne doğru eğdi. "Bugün seni buraya getirmeseydim, bir gün sen kendi isteğinle buraya gelecek miydin?" Bakışlarımı kaçırdım. "Soru sordum."
"Hayır." dedim dürüstçe. "Ama her zaman her istediğin olmaz, değil mi? Güzellikle olmuyor diye zorla mı olmak zorunda?"
"Bunalttın beni." dedi bıkkınlıkla. Gözleri alnımdaki bir noktaya takıldı. "Nasıl oldu? Ağrın var mı?"
"Yemin ederim, hayatımda senin kadar dengesiz bir insan tanımadım."
"Ben de hayatımda senin kadar nankör birini tanımadım."
Öfkeyle güldüm.
"Beni bu hâle getirdikten sonra ilgilenip sorduğun için çok teşekkür ederim Akın, çok kibarsın."
Samimiyetsiz bir tavırla gülümsedi fakat birkaç saniyenin ardından yüzü eksi ifadesini aldı.
"Mutfağa geç hadi. Okuldan çıktığından beri hiçbir şey yemedin."
"İstemiyorum." deyip tekrar arkamı döndüm ve bahçeyi izlemeye devam ettim.
"Yağmur!" dedi uyaran ses tonuyla. "Benimle inatlaşmayı ne zaman bırakacaksın?"
"Hayatımdan çıktığın zaman."
O daha fazla bir şey söyleyemedi çünkü başka bir kadının sesi konuşmamızı böldü.
"Akın Bey, babanız sizi görmek istiyor." Dönüp kadına baktım. Yukarıdaki hemşireydi ve merdivenlerdeydi. "Yağmur Hanım, sizi de."
Bakışlarım Akın'a kaydı.
"Ben gelmek istemiyorum."
"Artık çok geç Yağmur. Çok büyük bir hata yaptım ve seni bulup buraya getirdim. Artık çok geç."
"Yine fenalaşırsa bu sefer sorumluluğu kendi üzerine al o zaman."
Yanından geçip gidecekken kolumu tuttu.
"Tavrını tekrarlarsan ben sana yapacağımı biliyorum zaten."
Kolumu sertçe çekip merdivenlere yöneldim, arkamdan geldiğini adım seslerinden anlayabiliyordum. Birlikte yukarıya çıktık. Kapının önünde durduğumda Akın'ın telefonu çaldı, bakışlarım anında ona yöneldi. Gözleri cebinden çıkardığı telefonun ekranını izlerken, "Sen geç." dedi. "Ben geliyorum."
Kapıdan uzaklaştım, onsuz yapamazdım.
"Ne oldu?"
"Seni bekleyeceğim."
Başını iki yana sallayarak telefonu açtı ve yanımdan uzaklaştı. Çok kısa bir süre sonra geriye döndü, kapıyı çaldı ve odaya ilk o girdi. Bense bacaklarıma yapışmış tereddütlerimden kurtulabilmiş değildim henüz. Buraya gelmem, bizim o adamla konuşmamız hiçbir şeyi değiştiremezdi. Keşke onlar da bunu kabul edebilseydi.
Bu kapının önüne ikinci gelişimdi, ilkine göre daha duygusuz ve donuk hissediyordum. İçimden ağlamak gelmiyordu, üzgün değildim, hiçbir şey hissedemiyordum. Dakikalar önce içimdeki öfkeyi kusmuş, yeterince ağlamış, onun bir yabancı olduğunu ve bizden olmayacağını kabullenmiştim.
Kapının önünde beni görünce doğrulmaya çalıştı fakat Akın hemen engel oldu.
"Gel, kızım."
Ufak ve tereddütlerle kuşanmış adımlar attım içeriye doğru. Duvarın kenarına geçip öylece durdum. Herhangi bir şey söyleyip yeniden fenalaşmasına sebep olmak istemiyordum.
Ona bakamadığım için kahvelerimin odanın içinde bir gezintiye çıkmasına izin verdim. Geniş bir odaydı fakat ferah değildi çünkü odada bulunan her şey simsiyahtı. Odasını senelerdir bitiremediği yasla döşemişti sanki.
Akın'ın telefonu tekrar çaldı ve müsaade isteyerek dışarı çıktı. Derin ve titrek bir nefes verdim çünkü buradayken onun yanımda olması bana güven veriyordu.
"Yağmur, neden konuşmuyorsun?" Harelerimin onu bulması için çok çabalasam da başarılı olamadım. "Kendini suçlamıyorsun, değil mi?"
Hiçbir şey söylemedim.
"Oturur musun lütfen?" Sesi bile zar zor çıkıyordu. "Konuşalım."
İtiraz etmedim, yatağa bakan tekli koltuğa oturdum ve konuşmasını bekledim. Lâkin konuşmadı, ben kucağımda duran ellerimi seyrederken onun da irisleri benim üzerimdeydi. Bunu hissedebiliyordum.
"Çok zorlandın mı?" diye sordu nihayet, uzun bir süre sonra.
Dalga geçer gibi sorduğu bu soruya istemsizce güldüm.
"Başka türlüsünü bilmediğim için zorlanmayı ve zorlanmamayı ayırt edemiyorum."
Bakışlarım ona dokunduğunda bu sefer göz göze gelmekten kaçan o oldu.
"Özür dile-" Sustu. "Bunun da bir anlamı yok gerçi." Sessiz kaldım, yine. "Senden kendim için hiçbir şey isteyemem. Buna hakkım yok, biliyorum. Ama Akın'ı affet, olur mu? Sizi ayıran bendim, onun bir suçu yoktu. O çocuktu."
"Ben de bebektim, benim ne suçum vardı?"
"Bu hikâyedeki tek suçlu benim Yağmur. Ben de size yaşattığım her şeyin bedelini-"
"Hastalığınla ödüyorsun."
"Hayır." diye inkar etti. "Sensizlikle ödedim."
"Bensiz olmayı tercih eden sendin."
Dolu gözleri gözlerime dokundu.
"Annen benim zaafımdı Yağmur." dedi acıyla. Gözleri odadaki siyahların üzerinde dolaştı. "Benim en sevdiğim renkti Melek. Hayatımdaki en anlamlı cümleydi." Duvarı izleyen gözlerinden bir damla yaş akarken gülümsedi. "Tanıdığım en iyi insandı. Zayıf noktamdı. Onun için her şeyi yapar, her şeyi kabul edebilirdim." Bana baktı. "Ben istemez miydim sanıyorsun senin yaşamanı? Sadece..." Donuk ifademle zıtlaşan dudaklarım titrerken yutkundum. "Senin için kendi canımdan vazgeçebilirdim, yemin ederim." Ses tonu isyankardı. "Ancak annenin canından vazgeçemezdim, buna dayanamazdım." Bakışlarının yönü değişti, gözyaşlarını sildi. "Dayanamadım da zaten."
"Annem keşke beni değil de sizi tercih etseydi." Yanaklarımdan birkaç damla yaş süzülürken gülümseyip kafa salladım. "Her şey daha farklı olurdu."
Bana bakmadı, söylediğim şeye karşı çıkmadı. Tebessümüm büyüdü, kafamı çevirip saçlarımın yüzümü örtmesine izin verdim ve şiddetlenen gözyaşlarım akarken ağladığım duyulmasın diye nefesimi tuttum.
"Özür dilerim." diye fısıldadı.
Bu özür beni terk ettiği için değildi, ikimiz de ne için olduğunu biliyorduk fakat ikimiz de bunu dile getirmedik. Ve ben o an bir kez daha anladım; bizden olmazdı.
Kırıntılar bir araya geldi diye bir bütün etmezdi.
Saklamaya çalışarak elimi kaldırdım ve saçlarımın altında kalan gözyaşlarımı silip ona döndüm.
"Ben artık gideyim."
Anında bana döndü.
'Gitme' demeye yüzü yoktu ama gözlerinden okunuyordu söylemek istediği şeyin bu olduğu.
"Daha yeni geldin." dedi, çaresizdi.
Gözlerim tekrar doldu ve bir fısıltı döküldü dudaklarımdan.
"Hiç gelmemeliydim."
Uzanıp elimi tuttu.
"Lütfen... Sana anlatacaklarım var."
Gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. Bu ailede kırgın olmadığım tek kişi annemdi ve ben, muhtemelen, buraya bir kez daha gelmeyecektim. Annemi dinlemek istiyordum. İlk ve son kez. Elimi elinden çektim.
"Onu anlatır mısın?"
Nemli gözlerle beni izlemeye devam ederken bir tebessüm uğradı dudaklarına, beni onayladı. Geriye yaslandım ve parmaklarımla oynamaya başladım.
"On dokuz yaşındaydım. Şımarık büyümüştüm." Güldü, başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri yatağının ucundaki bir boşluğu izliyordu. "Yanlış anlama, kimseye zararım yoktu ama hiçbir şey de umrumda değildi. Kendi hâlimde bir gençtim işte. Okumakla yazmakla işim olmazdı. Kısacası, serserinin tekiydim."
Aklında canlandırdıkları yüzüne küçük tebessümler çiziyordu, bense tepkisizdim. Hâlâ anlattıklarının içerisinde annemi arıyordum.
"Bir gün yolda yürüyorum, eve dönüyorum. Bahar aylarındayız, hava çok güzel. Saat beş ya da altı. Her zaman önünden geçtiğim sıradan bir durağın önünden geçeceğim." Durup nefeslendi. "Durağın önünden geçerken onu gördüm, anneni. Üzerinde açık mavi bir elbise, saçları senin saçlarınla aynı renk, açık bırakıp mavi bir bandana takmış. Durakta oturuyor, yanında mavi çantası, elinde bir kitap, gözlerini o kitaptan hiç ayırmıyor."
Tebessümü silinmedi ama çenesi kasıldı.
"Ve ağlıyor. İç çeke çeke ağlıyor hem de, onu öyle görünce etrafıma bakındım önce. Kimse yoktu. Korkmuştum. Ne tepki vereceğimi de bilemedim. Böyle birkaç dakika bekledim, kitabın diğer sayfasına geçti. Yanına gidip gitmemekte kararsızdım. Nihayet birkaç dakika daha bekledikten sonra yavaş yavaş yanına yaklaştım fakat yine bir şey diyemedim. Orada öylece durup beni fark etmesini bekledim."
"Fark etti mi?"
Bana bakıp güldü.
"Sence?"
Sorduğum sorunun ne kadar absürt olduğunu idrak edince ben de güldüm. Önüne döndü ve anlatmaya devam etti.
"Bir süre bekledikten sonra başını kaldırıp bana baktı. Gözleri ağlamaktan kızarmış, üstelik hâlâ ağlamaya devam ediyor ve her şeye rağmen çok güzel."
Sesindeki heyecan bir an için ruhuma dokundu, hâlâ ondan bahsederken heyecanlanacak kadar çok seviyordu annemi. Belki de Aziz Bey'in hayatı boyunca en iyi yapabildiği şey annemi sevmekti.
"Onu görünce donakaldım bir an, bütün serseriliğimi unutup 'Hanımefendi,' dedim. 'İyi misiniz? Neden ağlıyorsunuz?' Tanıdıklardan biri beni öyle görse bir ömür dalga geçerdi." Gülerek başını iki yana salladı. "Annen hiçbir şey demedi, biliyor musun? Gördüğüm en değişik kadındı. Bu dediğim onu gördüğüm ilk an ve onu gördüğüm son an için de geçerli."
Meraklanmıştım, yine de bir şey sormak yerine devam etmesini bekledim.
"Elindeki kitabın son sayfasındaymış, kitabı kapatıp bana uzattı, aldım."
Susunca kaşlarım çatıldı.
"Sonra?"
"Çantasını alıp gitti."
Gülerek, "Ne?" diye sordum.
Dudaklarını sarkıtıp omuz silkti.
"Benim de hayatım boyunca tek bir roman bile okumuşluğum yok. Hiçbir şey anlamadım, kitabı da alıp eve gittim."
"Okudun mu?"
Güldü, "Hayır." diye yanıtladı. "Ertesi gün kitabı alıp aynı saatlerde o durağa gittim, anneni göremedim. Belki gelir diye oturup bekledim. Bir dakika, iki dakika, üç, dört, beş derken canım sıkıldı. Kitabı alıp arka kapağına baktım, sayfalarını karıştırdım. Sonra kitabın ilk sayfasını okurken buldum kendimi. Akşama kadar orada öylece kitaba daldım, bitiremedim tabii. Hava kararınca kalkıp eve gittim. Ertesi gün yine gittim, yine ve yine. Kitabın son sayfasını okurken o durakta ben de ağladım."
Son cümleyi söylerken sesi titredi, neredeyse ağlayacaktı. Gülümsedim.
"O gün mü geldi annem?"
"Hayır. Ama artık bunu neden yaptığını anlamıştım. Soruma bu şekilde cevap vermişti. Kitap bitti ama ben pes etmedim. Her gün gittim oraya, her gün orada onu bekledim. Tam bir ayın sonunda yeniden gördüm onu. Bu sefer üzerindeki sarı elbise ve saçlarındaki sarı bandanasıyla. Çanta aynı çanta, elinde farklı bir kitap." Başını geriye yasladı, yorgun görünüyordu. "İşte böyle tanıştık biz annenle."
"Hangi kitaptı peki?"
Doğrulmadan bana baktı.
"Belki bir gün..." Duraksadı. "Söylerim."
Israr etmeyerek onu onayladım. Anlatmaya devam etti. Bana annemi, sevdiği ve sevmediği her şeyi, neler yaptığını, hayallerini, başardıklarını, onunla ilgili hemen hemen her şeyi anlattı. Hem de hava kararana kadar. O ağlayarak anlattı, ben ağlayarak dinledim. Adı anne olan büyüleyici bir masal gibiydi dinlediklerim. Kabullenemediğim babamdan dinlediğim ilk ve hatta son masaldı. Bugün burada olmamın en iyi yanıydı.
Odaya sessizlik çöktükten birkaç dakika sonra derin bir nefes alıp konuşabilmek için boğazımı temizledim.
"Artık gitmeliyim."
Kalkmak için doğrulduğunda refleks olarak ellerimi kaldırdım.
"Gerek yok." dedim, "Yani... Ben giderim."
Kapı çaldı, ikimiz de oraya döndüğümüzde Akın'la karşılaştık.
"İşim vardı biraz." Yalan söylediği kızarmış gözlerinden ve duraksamalarından belliydi, tüm gün orada durup bizi dinlediğine emindim. "Kusura bakmayın. Yağmur, aşağıda bekliyorum seni."
Başımı salladım, Akın kapıyı kapattıktan sonra tekrar Aziz Bey'e döndüm. Çoktan doğrulmuştu.
"Ben sana bir şey vereceğim." Elini uzattı. "Yardım eder misin lütfen?"
Gözlerim eline kaydı sonra tekrar gözlerine baktım. Bunun için bile tereddüt ediyordum. Dudaklarımı ıslattım, buz gibi olmuş ellerimi kaldırıp saçlarımı kulaklarımın arkasına geçirdim. Belli belirsiz kafa sallayıp elini tuttum ve kalkmasına yardım ettim.
Bir kolunu destek almak için omzuma attığında burnunu saçlarıma yaklaştırıp derin bir nefes çekti içine.
"Teşekkür ederim."
Başımı sallamakla yetindim. Terliklerini giyindikten sonra benden uzaklaştı ve gidip pencere önündeki çalışma masasının çekmecesinden bir defter çıkardı. Orada durup uzun uzun o defteri izledi, parmakları hareket etti defterin üzerinde, kapağını okşadı.
"Annen," dedi kısık çıkan ses tonuyla, harelerini defterden ayırmadı. "Hastalığını öğrendiğinde yazmaya başladı bu defteri, sizin için." Yutkundu. Bana doğru yürümeye başladı fakat bakışları hâlâ bende değildi. "Bu defteri zamanı geldiğinde size vermem gerekiyordu." Başını kaldırdı, gözlerimiz buluştu. "Ben biraz geç kaldım sanırım."
Dudaklarımı birbirine bastırdım, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Defteri bana uzattı, kısa bir bekleme anından sonra aldım.
"Akın'a bunu senin söylemen gerekecek." Zorla gülümsedi. "Şimdiye kadar bundan ona hiç bahsetmediğim için bana kızabilir."
İrislerim avuçlarımdaki mavi kapaklı defteri izliyordu, annemin en sevdiği rengin mavi olduğunu artık öğrenmiştim. Gülümsedim. Akın'a bu defterden bahsedebileceğimi hiç sanmıyordum, hatta bu defteri okuma cesaretin kendimde bulabileceğimi de. Buna rağmen sessiz kaldım.
Arkamı döndüm ve yavaş adımlarla yürüyerek kapıya ulaştım. Son kez dönüp ona baktığımda gözlerindeki çaresizliğe şahit oldum. Bana veda etmek için elini kaldırdı, kafa salladım ve kapıyı açıp çıktım. Çıkar çıkmaz duvara yaslandım ve sanki içeride nefessiz kalmışım gibi soluklandım.
Kendimi toparladıktan sonra aşağıya indim. Akın salondaydı, beni görünce ayaklandı ve yanıma geldi. Ağlamamak için gözlerimi kaçırdım, kendimi tükenmiş hissediyordum.
"Gitmeden yemek yemek ister misin?"
Başımla reddettim.
"Peki," dedi, o da gayet sakindi. "Sen bilirsin." Eliyle kapıyı işaret etti. "Gidelim öyleyse."
Esma Hanım hemen arkamdaydı, ona veda edip evden çıktım. Akın'la birlikte arabaya bindik, defteri arabada bıraktığım çantamın içine koydum.
"O defter ne?"
"Hiç."
Beni şaşırttı ve üstelemedi. Anladığım kadarıyla o da bugün en az benim kadar tükenmişti. Başımı koltuğa yaslayıp camdan dışarıyı izlemeye koyuldum ancak bir süre sonra gözlerime davetsiz bir ağırlık çöktü ve ben de ona direnmedim.
_
Saçlarımda hissettiğim dokunuş kaşlarımı çatmama neden oldu, usulca gözlerimi araladım ve karşımda Akın'a gördüm. Ben uyanır uyanmaz panikle arkasına yaslandı. Doğrulup gözlerimi ovuşturarak etrafa bakındım, arabayı durdurmuştu ve apartmanın önündeydik. Uykuda olduğum için yolun nasıl bittiğini anlamamıştım.
"Geldik." deyince Akın'a döndüm. "İn."
"Söylemeseydin fark etmeyecektim." Sesim çatallaşmıştı. "Sağ ol."
Kahveleri tam karşıyı izliyordu.
"Önemli değil."
Gözlerimi devirerek muhtemelen Akın'ın taktığı kemeri çözdüm ve arabadan indim. Ben iner inmez Akın arabayı çalıştırıp gitti. Ellerimi saçlarımdan geçirdim, paytak adımlarla apartmana doğru yürümeye başladım.
"Yağmur?"
Başımı kaldırdım.
"Gizem?"
Onu gördüğüme şaşırmıştım. Hızlı adımlarla yanıma gelip kollarımdan tuttu ve hasar kontrolü yaptı.
"Yağmur, sen neredesin? Sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyoruz."
Telefonumu Akın'da unuttuğumu o an fark etmiştim. Gözlerimi sıkıca kapatıp ofladım.
"Ne oldu?" Ses tonu endişeliydi. "İyi misin?"
"Yağmur!"
Ben daha Gizem'e cevap veremeden duyduğum seslenişle apartman girişinde durmuş ve telaşlı gözlerle beni izleyen Rüzgar'a döndüm. Daha ne olduğunu anlamadan hızlı adımlarla yanıma geldi ve kollarını kaldırdı. Bana sarılacakken bir güç onu durdurdu sanki. Durdu, bir onay bekler gibi bana baktı, acı çekiyordu.
Şaşkındım, hiçbir tepki vermedim. Rüzgar'sa daha fazla beklemedi, sarıldı. Kemiklerimi kırmak ister gibi sarıldı, o kadar sıkı; özlemiş gibi.
Hâlâ şaşkındım, ne tepki vereceğimi bilmediğim içindi tepkisizliğim. Kollarım havada asılı kaldı. Rüzgar elini saçlarıma daldırıp onları okşarken ve hatta koklarken ben sadece bekliyordum.
"Aklım çıktı." diye fısıldadığını duydum. Geri çekildi, yüzümü avuçladı. "Neredeydin?" Apartmanın ışığının yansıdığı kadarıyle görüyordum yüzünü, gözleri nemliydi, yutkundum. "Tüm gün seni aradım. Defalarca aradım." Nefes nefeseydi, hâlâ telaşı geçmemişti. "Açmadın." Ağlayacak gibiydi. "Aklım çıktı Yağmur, neredeydin?!"
Bakışlarım Gizem'e kaydı sonra Eray'a. İkisi de en az Rüzgar kadar endişeli ve yorgun görünüyordu. Gözlerim hayran oldukları elaları buldu bir kez daha.
"Ben..." diye mırıldandım sessizce.
Kafamda mantıklı bir açıklama arayışındayken bir araba sesi dikkatimi dağıttı, Akın geri dönüyordu. Arabayı yanımızda durdurup indi. Küfreder gibi Rüzgar'a baktı sonra bana döndü.
"Telefonu unutmuşsun."
Ona ters bakışlar atarak Rüzgar'a çevirdim harelerimi, tek odağı Akın'dı. Çenesi kasıldı.
"Onunla mıydın tüm gün?"
"Rüzgar-"
Gözlerime baktı.
"Onunla mıydın Yağmur, evet mi hayır mı?"
"Evet ama-"
Kaşları havalandı, elini kaldırıp beni susturdu. Gözlerindeki telaş silindi, geriye sadece hayal kırıklığı kaldı.
"Tamam." Başını olumlu anlamda salladı. "Tamam." Geriye doğru birkaç adım attı, bakışları etrafta dolaştı rastgele. Başka bir şey söylemeden ya da söyleyemeden yanımızdan ayrıldı.
Peşinden gitmek istedim, hatırladıklarım parçalarıma yapışıp beni durdurmaya çalıştı. Onları silkeledim, kurtulmayı denedim. Birkaç adım attım fakat bu sefer Eray durdurdu beni.
"Şimdi gitme."
"Ama-"
"Yağmur, şu an iyi değil. Berbat bir gün geçirdi. Bırak, yalnız kalsın. Hem bir şey deyip kırmasın kalbini."
Gizem'le göz göze geldim, onun da fikrini merak etmiştim. Üzgündü, dudaklarını sarkıtarak tek omzunu kaldırıp indirdi. Bakışlarımı kaçırıp sıkıntıyla nefeslendim. Karanlıkta kaybolana kadar onun düşük omuzlarını izledim.
'Keşke ben de sarılsaydım.' diye geçirdim içimden. 'Kokusunu daha çok içime çekseydim.'
İçimden bunlar geçerken izlemeye devam ettim o sokağı. Bana hiç gelmeyen adamın benden gitmek için seçtiği yolu. Geri dönmeyeceğini bilmeme rağmen geri dönmesini dileyerek. En önemlisi özleyerek.
Bütün yaptıklarına rağmen en çok ihtiyaç duyduğum bir anın üzerinde durmuş özlemeye devam ediyordum onu.
Onun kalbime vuran gölgesini.
---