12. Bölüm: Kanlı beyazlar.
'Sana gelemiyorum çünkü senden uzakta, yaraladığım kalbinin kanında boğuluyorum...'
___
2 hafta sonra
_
Günlerden hüzün, saatlerden karanlık. Dün de böyleydi, ondan önceki gün de ve ondan önceki gün de. Yarın da öyle olacak, yarından sonraki gün ve ondan sonraki gün de. Zaman ne kadar akarsa aksın günlerden hüzün olacak, tüm saatleri üzerine basarak geride bırakacağım ama yine de akrep zifiriyi gösterecek.
Her zaman korkak birisi olmuştum. Korkak ama yalnız. Yalnız olduğum için içimde olduğumdan daha farklı bir karakter daha barındırmaya mecburdum. Korktuğum anlarda önüme siper olacak cümleyi ben kurmalıydım. İşte öyle zamanlarda kendime sunacak tek bir cümlem vardı; anlar geride kalır.
Öyleydi, anlar geride kalırdı. Anlar hâlâ geride kalıyor. Ama bu sefer ben anların gerisinde kalamıyorum. Çünkü acıyla tanıştım. Kapımı çaldı ve hayatımın en büyük yanlışını yaparak onu evime aldım. Acının en sevdiği yuva insanın kalbiymiş. Belki de bu yüzden, paçalarıma yapışmış ağrıları şimdi evimden atamıyorum.
Neredeyse bir sene önce tenhalığımı gözyaşlarım kirletirdi, var olduğu için. Lâkin şimdi geldiğim nokta haykırıyor, 'yalnızlık senin siperindi' diye.
Odamın penceresinin önünde ağır ağır aydınlanan gökyüzünü izleyerek sabahladığım altıncı hüzündü bu. İlk sekiz gün her şeyi unutturmasını dileyerek uykunun kollarına uzanmıştım. Fakat bir hafta geçince yani acım, öfkem, korkularım ve meraklarım içimden taşmaya başlayınca uykularım da beni kapı dışarı etmişti.
Bu gece içtiğim dördüncü kahvem bitince boş kupayı pencere kenarına bıraktım ve dışarıdan gelen soğuğa karşı üzerimdeki uzun hırkamı çekiştirerek önümü kapattım. Hayatımdan onun yüzünden on dört hüzün geçmişti lâkin ben hâlâ ısrarla onu düşünüyordum. Nerede olduğunu, ne yaptığını, nasıl olduğunu...
Ona söylediğim son cümle istersen öl, umrumda değil olmuştu. Ve o günden sonra onu bir daha görmemiştim. İyi olduğu haberini Gizem ve Eray'dan almıştım aslında ama yine de gözlerim ona muhtaçtı. Onun sahte oluşundan daha acı olan şey de buydu; benim gerçek oluşum.
Ne yapmış olursa olsun ona duyduğum sevgiden sıyrılamıyordum. İlk kez ona sarıldığımda bulmuştum huzuru ve şimdi ruhum onun kollarını arzuluyordu aynı huzura yeniden erişebilmek için.
İfadesiz gözlerimi sabahın ilk ışıklarının asılı kaldığı gökyüzünden ayırdım ve boş kupamı da alarak ayaklandım. Pencereyi kapattıktan sonra mutfağa geçip kupayı yıkadım ve bir saate yakın bir süre içerisinde hazırlandım.
Odadan çıkmadan aynanın önünde durup kendime son kez bir bakış attım. Kolları açık ve koyu krem rengi olmak üzere iki farklı renkten oluşan siyah bol kesim crop bir kazak, altına da mavi kot pantolon giyinmiştim. Yüzüme yorgunluğumu gizlemesi için hafif bir makyaj yapmış, saçlarımı da açık bırakmıştım. Üzerime giyindiğim krem renkli trençkotumu düzelttim, daha sonra çantamı alıp önce evden sonra merdivenlerden ağır ağır inerek apartmandan dışarıya çıktım.
Çıkar çıkmaz yüzüme çarpan yağmur damlalarının arasında Barış'ı görünce gülümsemeye çalıştım. İki hafta boyunca benden desteğini esirgememiş, her zaman yanımda olmuştu. Bu iki haftada onunla gerçekten çok şey paylaşmıştım. Bu yüzden ona karşı içimde büyük bir minnet duygusu besleniyordu.
"Yağmur!"diyerek hızla yanıma geldi ve montunu çıkarıp başımın üzerine kaldırarak bana siper etti. "Sen yine mi şemsiye almadın?"
İlgisinden dolayı dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim.
"Yağmur beni rahatsız etmiyor Barış."
Anlamlı bakan hareleri yüzümde dolaşırken onun da dudaklarını tebessümü süsledi.
"Yağmur beni de rahatsız etmiyor." Gözlerini gözlerimden ayırmadı, bir tür kelime oyunu yaptığını düşünerek gözlerimi kaçırdım. "Ama senin üşütme ihtimalin rahatsız ediyor."
Bakışlarım tekrar ona kayarken bir adım geriledim ve montunun altından çıkmaya yeltendim.
"Buna gerek yok."
Bir eliyle kolumu nazikçe tutup beni, aramızda neredeyse hiç mesafe kalmayacak şekilde kendisine çekti ve eli tekrar montuna gitti.
"Buna gerek var... Üşütürsen bir süre dışarı çıkamazsın ve ben de seni göremem."
Kısa bir bakışma anından sonra konuyu değiştirmek için boğazımı temizledim.
"Sen... Neden geldin?"
"Seni kahvaltıya götüreceğim."
Rahatsızca kıpırdandım ve istemsizce göz devirdim.
"Barış-"
"Hemen itiraz etme Yağmur... Lütfen."
"Keşke isteyip istemediğimi buraya gelmeden önce bana da sorsaydın."
"Sen de bildiğim fakat kabul etmeyeceğim bir cevap verseydin, değil mi?" Koluma dokundu. "Hadi artık arabaya geçelim, biraz da kalsak üşüteceksin."
İtiraz etmedim. Birlikte arabaya bindik. Üşüdüğüm için kollarımı birbirine bağladım.
"Okula geçebilir miyiz?" Gözlerim tam karşıdaydı. "Canım kahvaltı yapmak istemiyor."
"Lütfen Yağmur, sadece bir kahvaltı..." Arabayı çalıştırdı. "Hem seninle bir şeyler konuşacağım."
Anında kollarım çözüldü, ona çevirdim bakışlarımı.
"Ne konuşacaksın?"
İlerlemeye başladık lâkin Barış bana bir cevap vermek yerine bir süre beklemeyi tercih etti.
"Biraz sabret." diyerek güldü. "Birazdan konuşacağız nasıl olsa."
Ona cevap vermeyerek önüme döndüm. Vücuduma her saniye şiddetini artıran bir gerilim sızmıştı, bana duygularını itiraf etmeye karar vermiş olabilir miydi? Onun duygularının ve ilgisinin farkındaydım ama bu konuda hiç konuşmamıştık.
Yerimde rahatsızca hareketlendim. Bir bahane uydurup acilen okula gitmem gerektiğini söyleyebilir miydim? Onun bana duygularından bahsetmesine izin veremezdim. Buna hazır hissetmiyordum çünkü her ne kadar kabul etmek istemesem de ben kalbimi Rüzgar'ın avuçlarında unutmuştum.
Bir bahane uydurmak istedim fakat ne kadar denesem de bunu yapamadım. Uzun dakikalar bahane üretmek için harcadığım boş çabalarımla birlikte geçip gitti ve biz bir kafenin önünde durduk. Ben kafenin dışarıdan görüntüsünü incelerken Barış arabadan indi ve arabanın etrafından dolaşarak gelip benim de inmem için kapıyı açtı.
Ona teşekkür ederek arabadan indim ve birlikte son derece görkemli görünen kafeden içeriye girdik. Kulağımı dolduran klasik müzik eşliğinde etrafı ve etraftaki insanları inceledim, bu sadece birkaç saniye sürdü. Kafe, bizim pastanenin neredeyse üç katıydı. Koyu gri, siyah ve kahverenginin uyumu içeriye hoş bir görünüm kazandırmıştı. İçerisi yine asilliğinden ödün vermeyen süslerle bezeliydi. İnsanlar giydikleri kıyafetler, kullandıkları telefonlar, çantalar, hatta tavırlarıyla bile ben zenginim diye bağırıyorlardı adeta.
Görünüm olarak fazlasıyla hoş bir ortamdı lâkin ister istemez rahatsız olmuştum. Barış'a ayak uydurarak masalardan birine geçtim. İkimiz de siyah sandalyelerden birer tane çekip otururken Barış çalışanlardan birini çağırdı. Bana ne istediğimi sordu fakat benden değişik bir cevap alamayınca kahvaltılık bir şeyler sıraladı. Hiçbirini dinlemedim çünkü aklım dışarıdaydı, bir an önce çıkıp gitmek istiyordum.
"Yağmur?"
Başımı masadan kaldırıp Barış'a baktım, sorgulayan hareleri üzerimdeydi.
"Sen sevmedin mi burayı?" Sessiz kaldım. "İstersen başka bir yere gidebiliriz."
Başımı hızla iki yana salladım.
"Buna gerek yok." Kahvelerim kafenin içerisinde bir süre daha gezindi. "Gayet hoş bir yer."
Dudaklarını birbirine bastırdı.
"Emin misin?"
Zorla gülümsedim.
"Eminim."
Daha fazla üstelemedi. Ben onun konuşmasını bekliyordum lâkin o susuyordu. Az sonra siparişler geldi, kafe çalışanı önümüzde çeşit çeşit kahvaltılıklarla bizi baş başa bıraktı. Barış yemeye başlarken ben onu izliyordum, gözlerini kaldırıp bana baktı.
"Yağmur, izlemeye değil kahvaltı etmeye geldik. Lütfen artık bir şeyler yer misin?"
"Canım istemiyor." diye itiraz ettim.
Kısa bir bekleme anından sonra uzanıp masada duran elimi tuttu, kendimi rahatsız hissetsem de elimi çekmedim. "Daha nereye kadar böyle devam edecek?" Ağzındaki lokmayı yuttu ve çatalını bıraktı. "Çok zor şeyler yaşadın, farkındayım. Ama sırf bu yüzden kendini aç ve uykusuz bırakamazsın. Sırf bu yüzden kendine eziyet edemezsin. Lütfen artık bir yerden başla toparlanmaya."
"Deniyorum." Başımı önüme eğip saniyeler sonra tekrar kaldırdım. "İnan, bunun için çok çabalıyorum." Kafamı iki yana salladım. "Olmuyor."
"Olacak. Olması için elimden geleni yapacağım." Baş parmağıyla elimin üzerini okşadı nazikçe. "Yanındayım, güven bana."
Kinayeli bir tebessüm davetsiz olmasına rağmen dudaklarıma kondu.
"Güvenmek..." Elimi kendime çektim. "Bu kelime artık benim için 'hata' kelimesiyle aynı anlamı taşıyor."
Çenesi kasıldı, uzaklaşıp geriye yaslandı.
"Anlıyorum."
İkimize de bir süre zaman tanıdıktan sonra "Benimle ne konuşacaktın?" diye sordum.
Fakat sorar sormaz bir pişmanlık yayıldı uzuvlarıma çünkü amacım zaten bu konuşmayı ertelemekti. Barış derin bir nefes verdi.
"Aklında kaldığını düşündüğüm soru işaretleri hakkında konuşacaktım." Yapay gülümsemesini takındı. "Ama sen nasıl olsa hiçbir koşulda bana güvenmeyeceksin, değil mi?"
"Hangi soru işaretlerinden bahsediyorsun?" diyerek bana yönelttiği sorusunu görmezden geldim.
Boğazını temizledi, birkaç saniyesini masayı izleyerek atlattı.
"Muğla'dan kalma soru işaretleri." diye açıkladı. "Eray'la aramızdaki küçük çaplı çatışmaların senin kafanda benimle ilgili olumsuz izlenimler uyandırdığını düşünüyorum." Bekledi, muhtemelen gözlerimde birkaç duygu taradı. "Yanılıyor muyum?"
Cevap vermek için kelime dağarcığıma uğradım ancak ona söyleyeceğim cümleler için hiçbir kelimeyi yan yana gelmeleri için ikna edemedim. Çünkü ne onaylayabilirdim sorusunu ne de inkar edebilirdim.
"Emin değilim." diyerek arada kaldığımı açıkça belli ettim.
Başını salladı ve ellerini masada birleştirdi.
"Bak Yağmur, Eray benim kuzenim ve onunla aramızda yaşananlar pek iç açıcı şeyler değil... Sen benim tanıdığım kadarıyla çok iyi birisin..." Gülümsedi, irisleri yüzüme daldı. "Çok güzelsin..." Utanarak bakışlarımı kaçırdım. O da kendisini toparlayıp boğazını temizledi. "Yine de Rüzgar'a veya kardeşine çok iyi davranamazsın, değil mi? Onlarla eskisi gibi olamazsın..."
Bir cevap veremedim.
"Yaşadıklarımız tavırlarımızı şekillendirir Yağmur. Eray'la aramızda bir takım sorunların olması herkese karşı aynı olacağım anlamına gelmiyor. O, benimle ilgili sana bir şey söyledi mi bilmiyorum ama anlaşamadığım kuzenimden dolayı kafanda benimle ilgili olumsuz duyguların uyanmasını da istemem."
"Onun seninle ilgili bana bir şey söylemiş olma ihtimalini nereden çıkardın?"
"Tahmin etmesi zor değil."
Üstelemedim ve onu onayladım.
"Emin ol," dediğinde dikkatli gözlerle onu izlemeye devam ettim. "Seni hayal kırıklığına uğratan olmayacağım."
Bakışlarımı ondan ayırarak hareketlendim. Daralmıştım, huzursuz hissediyordum.
"Artık gidelim mi?" diye sordum. "Okula geç kalmak istemiyorum."
Barış'ın gözlerinde gördüğüm anlamlı duygular tek tek kırılıp yere düştü, yine de beni onayladı.
"Nasıl istersen."
Dakikalar içerisinde Barış hesabı istedi, ödedi ve kafeden çıkıp arabaya bindik. Bakışlarımı ona çevirdiğimde daha sessiz ve daha üzgün olduğunu fark ettim. Rüzgar'ın apartmana daha yeni taşındığımda gösterdiğim onca ilgime rağmen beni umursamayışı aklıma geldikçe Barış'a hak veriyordum. Onun hayatındaki Rüzgar da bendim sanki, bana yapılanı ona yapıyordum.
Belki de onunla başka şartlarda tanışsaydık ya da onu daha erken fark etseydim ikimiz de bunları yaşamıyor olacaktık. Lâkin şimdi Rüzgar sayfasını kapatıp Barış'a odaklanamıyorum. İki hafta boyunca bana gösterdiği ilgiye karşılık vermek, onu daha iyi tanımak hakkında düşünüp durdum.
Ama içten içe onu yarabandı olarak kullanmaktan korkuyordum. Rüzgar'ın açtığı yaraları Barış'ın sarmasını istemiyordum, bu sadece ama sadece onu kullanmak olurdu. Bunu yapamazdım. Beni öldüren hançeri Barış'a saplayamazdım.
Bana kısa bir bakış atıp tekrar yola döndü ancak onu izlememi garipsemiş olacak ki tekrar bana çevirdi bakışlarını.
"Yağmur?" Bir gözü yoldaydı. "Bir sorun mu var?"
Doğrulup "Hayır." dedim, "Bir sorun yok."
Bir şey daha söyleyecek gibi oldu ama hemen vazgeçerek dikkatini tekrar yola verdi. Dakikalar sonra arabayı üniversite binasının önünde durdurduğunda inmek için can atıyordum. Ona dönüp gülümsemeye çalıştım.
"Teşekkür ederim Barış." diye mırıldandım. "Her şey için..."
Kapıyı açmaya yeltendiğimde eli koluma dokundu.
"Bir dakika bekler misin Yağmur?"
Kaşlarım merakla çatılırken onu onayladım.
"Ne oldu?"
"Bekle." dedi kısık bir ses tonuyla.
Daha sonra uzanıp arabanın arka koltuğundan kraft kağıdıyla sarılmış bir şey alıp bana uzattı.
"Ne bu?" diye sordum, kaşlarım hâlâ çatıktı.
Elindeki paket oldukça büyük duruyordu.
"Kendin bak."
Tereddüt ederek elinden aldım ve yavaş hareketlerle paketi açtım. Ara ara Barış'a bakıyordum, yüzünden eksilmeyen bir tebessümle beni izliyordu. Paketin içinden gri çerçeveli, renkli bir portre çıktı. Kaşlarım havalanırken uzun uzun kendi resmimi izledim. Yüzümü, saçlarımı, boynumda olan ama kendim bile bazen görmekte zorlandığım küçük ben ve saçlarımın arasındaki tek beyaz tel detayını. Başımı yana çevirip bozguna uğramış bir şekilde Barış'a baktım.
"Bu..." Bir şey söyleyemeyerek tekrar resme odaklandım. "Barış bu.. Bunu sen mi çizdin?"
"Evet... Senin için." Tebessümü büyüdü. "Beğendin mi?"
"Muazzam." dedim, hâlâ şok içindeydim. Bu hiç beklemediğim bir şeydi. "Ama bu detaylar..." Duraksayarak, kesik kesik konuşuyordum. "Sen, yani nasıl?"
"Dikkatliyim diyelim."
Şaşkınlıkla güldüm. Gözlerimi resimden alamıyordum.
"Bu kadar mı?"
"Sana bu kadar."
Anında kahvelerim ona dokundu, yutkundum. Yanlış giden bir şeyler vardı sanki. Belki de Barış'tan uzak durmalı ve onu kendime bu kadar alıştırmamalıydım. Bu sefer hayal kırıklığına uğrayan değil de hayal kırıklığına uğratan olmaktan korkuyordum.
"Ben... Ne diyeceğimi bilmiyorum Barış, teşekkür ederim."
Gülümsedi.
"Bir şey demeni beklemiyorum. Beğendiğini bilmek yeterli."
Dudaklarım yukarıya doğru kıvrılarak buruk bir tebessüme yuva oldu.
"Çok beğendim... Gerçekten."
Söylediğim tek bir cümlenin bile onu ne kadar mutlu ettiğini görebiliyordum, zira gözleri duygularını ele veriyordu. Barış'ın hareleri kısa bir an cama kayınca yüzü düştü. Baktığı yöne doğru bakınca Eray'la göz göze geldik.
"Ben artık ineyim." dedim sessizce ve toparlanmaya çalıştım.
"İstersen resmi sana akşam getiririm. Sen çalışıyorsun, bir de onu taşımakla uğraşma."
"Yeterince mahcup oldum sana-"
"Yağmur..." Sesindeki uyarıcı tını beni susturmaya yetti. "Lütfen."
Aslında haklıydı. Tüm gün bir çerçeveyle dolaşamazdım. Dudaklarımı birbirine bastırdım, birkaç saniye içinde dilimi mühürleyen tereddütlerimden kurtulmayı başardım.
"Peki, öyle olsun." Gülümsedim ve çerçeveyi ona verdim. "Teşekkür ederim tekrar."
Tebessüm edip gözlerini kırptı. Eray'ın bakışları hâlâ üzerimizdeydi. Onu daha fazla bekletmemek için arabadan indim, peşimden Barış da indi. Yağmur durmuştu fakat hava hâlâ soğuktu ve iner inmez bu soğuğun yüzüme çarptığını hissettim.
"Kuzen," dedi Barış Eray'a hitâben. "Beni ziyarete mi geldin?"
Eray gözlerini devirdi.
"Evet Barış. Evde gördüğüm yetmedi, dedim bir de gelip okulunda göreyim."
"Beni bu kadar çok seviyorsun demek."
Eray sarkastik bir tavırla gülümsedi.
"Sevdiğimden değil Barış, dönüşümünü tamamlayıp insan oldun mu diye merak ettiğimden."
Barış onun bu dediğine güldü ve cevap verme gereksinimi duymadan bana döndü.
"Görüşürüz Yağmur."
"Görüşürüz."
O yanımızdan ayrılır ayrılmaz Eray gözlerini bana dikti.
"N'apıyorsun sen Yağmur? Seni uyarmıştım, Barış'a güvenme demiştim."
"Neden?" Kollarımı birbirine bağladım. "Aranız bozuk diye mi?"
"Güvenmemen gerektiği için."
"Bu konuda pek doğru seçimler yaptığını sanmıyorum Eray. Çok güvendiğin arkadaşını da gördük."
Eray'ın kaşları çatıldı, morali bozulmuş gibiydi.
"Bana neden tavır aldın ki?"
Kollarımı çözdüm ve ona doğru bir adım attım.
"Bana hesap sormaya kalkmazsan böyle bir tavırla da karşılaşmazsın Eray."
"Peki Yağmur." Çenesi kasıldı. "Öyle olsun."
Onu ikinci kez bu kadar öfkeli görüyordum, ne garip ki ilki de Barış yüzündendi.
"Buraya seni merak edip görmeye gelmiştim ama sanırım buna gerek yokmuş."
Gitmek için hareketlendiğinde kolunu tutarak durdurdum.
"Eray," dedim. "Niyetim sana tavır almak ya da terslemek değildi. Sadece bana ne yapacağımı söylemeni istemiyorum."
"Ben sadece seni ondan korumaya çalışıyorum."
"Buna gerek yok!" diye çıkıştım. "Aranızda ne geçti bilmiyorum ama senin onunla iyi anlaşamıyor olman onu kötü biri yapmaz."
Eray başını iki yana salladı.
"Yanlış anlama ama sadece iki hafta oldu en güvendiğin insan tarafından ihanete uğradığını öğreneli. Bir başkasına bu kadar hızlı güvenebilmeni anlayamıyorum."
Yaşananların yüzüme attığı tokatın acısını tüm uzuvlarımda hissettim ama bunu Eray'a belli etmek yerine ona cevap vermeyi tercih ettim.
"Benim kimseye güvendiğim yok. Barış benim sadece arkadaşım, onunla daha yeni tanışmadım. Rüzgar'ın yaptıklarından dolayı tanıdığım insanları da hayatımdan atacak değilim. Sizinle hâlâ görüşüyorum, Barış'la da görüşebilirim." Sessiz kaldı. "Lütfen Eray... Lütfen bir daha Barış'la ilgili bana herhangi bir şey söyleme. Uyarmaya da çalışma. Bunu istemiyorum." Geriledim. "Geldiğin için teşekkür ederim. Derse geç kalacağım, görüşürüz."
Onun yanından ayrılır ayrılmaz söylediklerini düşündüm. Rüzgar ve Simay sayesinde zaten kimseye güvenmemem gerektiğini öğrenmiştim. Birilerinin sürekli bunu hatırlatması fazlasıyla anlamsızdı. Eray'a bu kadar sert bir tepki verme nedenim de buydu.
Belki Eray bu tavrımın nankörce olduğunu düşünüyordu ancak ben nankör değil, yorgundum. Birilerinin uyarıları veya tavsiyeleriyle yaşamaya alışık değildim ve şu an kararlarımı etkilemeye çalışan herkes üstüme geliyor gibiydi. Bu yüzden de ben artık gerçekten alıp başımı hiç dönmemek üzere gitmek istiyordum. Hiç bilmediğim bir yere. Hiç dönmemek üzere.
___
-Yazarın anlatımıyla.-
__
"Vicdanımdan sızan kan on altıncı kez senin için bir sayfaya dökülüyor. Sana söylemek istediğim her şeyi duyuncumdan kan akıtarak yazıp çöpe attım, tam on beş kez. Sen bunların hiçbirini bilmeyeceksin. Ancak sayfalar şahit; gözlerim seni arzuluyor... Ellerim ellerine, ciğerlerim kokuna, dudaklarım tenine muhtaç. Kalkıp sana gelemiyorum çünkü senden uzakta, yaraladığım kalbinin kanında boğuluyorum. Sana gelemiyorum çünkü harelerim seninle ödüllendirilemeyecek kadar günahkarlar; ağlayışını izlediler. Sana gelemiyorum çünkü biliyorum; nefretine yenilirim, tıpkı sana yenildiğim gibi. Öyle ya, sana yenildim. Ve itiraf edemiyorum bu yenilgimi. Ancak buna da şahit kanlı beyazlar. Sesini duymadığın tüm mağlubiyetlerim içimde birikiyor... Kalbimde, kalbimin en güzel ücrasında."
Rüzgar kalemi bıraktı ve acısını yutmaya çalıştı. Elaları ifadesizliğini kuşanıp masadaki mumu izledi uzun uzun. O ateşin büyüdüğünü ve içinde cayır cayır yandığını hayal etti; kanayan vicdanı, kendisine duyduğu öfkesi, Yağmur'un kırık hayalleriyle birlikte. Yok olduğunu hayal etti, ondan geriye bir tutam külün bile kalmadığını.
Yağmur'dan duyduğu son cümleyi anımsadı. Günlerdir aklından çıkaramadığı cümleyi. 'İstersen öl' demişti Yağmur, 'Umrumda değil.' demişti. Ve Rüzgar kırılan kalbini bunu hak ettiğine ikna edemiyordu, onu kırılmaya hakkı olmadığına inandıramıyordu. Öne doğru eğildi, kollarını masaya yaslayıp elleriyle yüzünü kapattı. Derin bir nefes alıp ellerini yüzünden çekti.
Kırgınlığından akan bir damla yaş önünde duran defterin açık sayfasına düştü. Rüzgar gözlerini hızlıca sildi. Çünkü ona göre ağlamaya da hakkı yoktu, ona göre artık gülmeye de hakkı yoktu. Rüzgar'a göre, Rüzgar'ın yaşamaya bile hakkı yoktu. Kapı çalınca Rüzgar defteri kapattı ve 'gel' komutunu verdi. Babası içeri girdikten sonra ellerini ovuşturdu.
"Evden buraya gelene kadar bile dondum!" Sesi titriyordu. "Bu nasıl soğuk?"
Rüzgar ifadesiz gözlerle babasını izledi ve hiçbir şey söylemedi. Hüzün Sami Bey'in gözlerine erişti. Sevgi Hanım Simay'ın terapi görmesi gerektiğini anlatırken, Rüzgar'ın yaşadıklarını da anlatmıştı ona. Oğlu her gün biraz daha eriyordu. Üniversiteden eve gelir gelmez bahçedeki odasına kapanıyor, evdeki kimseyle konuşmuyordu.
"Babacığım," dedi Sami bey, iri koltuğu işaret etti. "Biraz şöyle geçelim mi?"
Rüzgar saniyelere sarılı bir bekleme anından sonra ona söyleneni yaptı lâkin yine tek kelime etmeden bu sefer de sehpayı izlemeye koyuldu. Babası üzgün gözlerin oğlunun üzerinde dolaştırmaya devam ederken yavaş hareketlerle onun yanına geçti.
"Eskiden her şeyi bize anlatırdın. Eskiden her şeyini bilirdim, en ufak detayları bile atlamazdın. Şimdi ağzından çıkacak tek kelimenin hayalini kurar olduk, neden konuşmuyorsun oğlum?"
Oğlu yine konuşmadı. Söyleyeceği hiçbir şey acısını dindirmeyecekti, konuşmak artık anlamsızdı.
"Oğlum!" Sami Bey Rüzgar için üzülüyordu lâkin aynı zamanda öfkeliydi de. "Bu şekilde devam ederek, ruh gibi gezinerek hiçbir şeyi düzeltemezsin. O kız-"
"Yağmur." diye düzeltti Rüzgar, bunu ikinci kez yapıyordu. Konuşmak, onun adını telaffuz edince anlamsız olmuyordu.
Sami Bey afalladı. Rüzgar'ın bunu söylemesini beklemiyordu. Rüzgar'ın herhangi bir şey söylemesini de beklemiyordu.
"Yağmur..." dedi babası, bu sefer daha sakindi. "Bir anda gelip kapıyı çalıp seni affettim demeyecek. Onun sen-"
"Onun beni affetmesini beklemiyorum... Buna hakkım yok."
"Ne yapacaksın peki, hayatının sonuna kadar yaşamayı reddedip kendine eziyet mi edeceksin?"
"Hiçbir şey yapmak istemiyorum baba."
Bunu öyle çaresiz bir tınıyla söylemişti ki Sami Bey'in sindirmek için beklemesi gerekti.
"Pes mi ediyorsun?"
Bunun adı pes etmek miydi, emin değildi ancak onayladı. Rüzgar için bu aslında pes etmişlik değil, paramparça olmuşluktu.
"Pes etmeyi gerçekten istiyor musun?" diye sordu babası bir kez daha.
"Pes etmeye mecbur hissediyorum."
"Çocukken kimsenin seni hiçbir şeye mecbur bırakamayacağını söylerdin. Sen özgür bir çocuktun Rüzgar. Ne oldu şimdi?"
"Öyle bir çocuk tanıdım, evet. Üzerine toprak atınca büyü bozuldu."
Sami Bey sıkıntılı bir nefes verdi. Oğlunu burada böyle bir hâlde bırakmak içine sinmiyordu, onu düştüğü bataklıktan çıkarmak istiyordu.
"Şimdi ne olacak?"
"Belki o çocuğu görmeye giderim."
Rüzgar iki hafta sonra ilk kez gülümsedi. Tebessümü, içindeki acı ve çaresizliğin birbirlerine sarıldıklarında oluşturdukları gölgenin dışa vurumuydu.
"Ne tuhaf, değil mi?" diye devam etti. "O çocuğu dinlemek bir direniş, yanına gitmekse bir vazgeçiş."
"Ve sen vazgeçiyorsun."
Duraksadı. O an, dakikalar sonra ilk kez dolu gözlerini babasına çevirdi.
"Ben sadece çocukluğumu özledim."
Sami Bey başını iki yana salladı.
"Evine gideceksin Rüzgar. Bu söylediklerini unutup evine gideceksin. Pes edemezsin."
Rüzgar başını omzuna yatırdı.
"Baba..." dedi acıyla, gözyaşları sesinden aktı sanki.
"Pes edemezsin." diye yineledi babası cümlesini. "Hayat bu, oğlum. Elbet karşına öyle ya da böyle engeller çıkacak. Yolu hiç düşmeden, tek bir çizik bile almadan tamamlayamazsın. Ve her düşüş öldürmez, her düştüğünde de her şey bitmiş gibi davranamazsın." Yüzünde bir tebessüm yeşerdi. "Ben zamanında pes etseydim sen şu an var olur muydun sanıyorsun?"
Her zaman bunu yapardı, en ciddi konuşmaların ortasında bile ortamı yumuşatmaya çalışırdı. Rüzgar buruk bir şekilde güldü ve başını iki yana salladı.
"Baba, sen utandığın için annem açılmış sana, ne anlatıyorsun?"
Sami Bey'in anında yüzü düştü ve gözlerini kaçırıp boğazını temizledi.
"Annene bunu anlatma demiştim."
"Baba?"
"Ne var?"
"Annem senin evlilik teklifi etmek üzereyken heyecandan bayıldığını da anlattı."
"Şımarma Rüzgar. Ben senin çeneni gereğinden fazla açtım galiba."
Dili başka, yüreği başka söylüyordu Sami Bey'in. Ailesinin mutluluğu her şeyden daha önemliydi, onları güldürmek için bile bayılabilirdi. Ve istediği oldu, oğlunun güldüğünü gördü. Gülüşleri kaybolunca Sami Bey, "Ne düşünüyorsun?" diye sordu oğluna. "Eve gidecek misin?"
Rüzgar önüne döndü ve derin bir iç çekti.
"Bilmiyorum baba." Saatine baktı. "Okula geç kalacağım." Ellerini dizleriyle birleştirdi. "Artık gitsem iyi olacak."
İkisi de ayaklandıktan sonra Rüzgar babasına döndü.
"Teşekkür ederim."
Babası kollarını açıp bekledi, Rüzgar dudaklarına asılan yorgun bir gülümsemenin ardından babasının davetini kabul etti, ona sıkıca sarıldı. Bir süre sonra Rüzgar dolu gözlerine aldırış etmeyerek güldü ve "Boyun kısa." diyerek geri çekildi. "Eğilmekten yoruldum."
Sami Bey'in kaşları havalandı ve küçümser bakışlarla oğlunu baştan aşağı süzdü.
"Tuvaletini yapmayı ben öğrettim sana. Ne zırvalıyorsun sen?"
Rüzgar gülerek geriye doğru adımladı ve işaret parmağını kullanarak saatini gösterdi.
"Geç kaldım."
Babası göz devirerek ve söylenerek kapıya doğru yürüdü.
"Altını değiştirdiğim çocuk büyümüş de benimle dalga geçiyor! Ulan bacağımı geç, elim kadar bile değildin!"
Odadan çıkmasına rağmen Sami Bey söylenmeyi bırakmadı. Babasının cümleleri gibi Rüzgar'ın gülüşleri de yavaş yavaş silikleşti. Masanın üzerinde duran telefonunu alacakken bakışları deftere kaydı. Defteri aldı, her zamanki gibi ters çevirip son sayfasını açtı ve o sayfayı yırttı. Parmak uçlarını kavrayan tereddütlerinden kurtulması saniyelerini aldı. Kurtulur kurtulmaz da kağıdı buruşturup masanın altında duran çöp kutusuna attı... On altıncı kez.
___
-Yağmur'un anlatımıyla.-
___
Pastanenin kapısını açıp içeriye girdiğimde müşterilerin önceki günlere göre fazla olduğunu fark ettim. Son iki dersim boş olduğu için okuldan erken çıkmış ve işe gelmiştim. Hızlı adımlarla tezgahın yanına gittim, Emel Hanım koşuşturma içindeydi ve muhtemelen müşterilere yetişmeye çalışıyordu. Beni görünce gözleri parladı.
"Erkencisin?" dedi heyecanla, bir yandan da tepsiyi dolduruyordu.
"Evet." Çantamdan ve üzerimdeki trençkottan kurtulup ellerimi yıkadım. "Son iki dersim boştu, erken çıktım."
"Hoş geldin... İyi ki geldin."
Gülümsedim, gerçekten yorgun görünüyordu. O müşterilerin siparişlerini götürürken ben de o gelene kadar mutfağı toplamaya başladım çünkü her yer her yerdeydi. Emel Hanım yanıma döner dönmez dudaklarını araladı.
"Yağmur, bırak toplamayı. Onu sonda hallederiz. Gel, bana yardım et."
Dediğini yaparak yanına gittim ve böylece yoğun gününde ona eşlik etmeye başladım. Saatleri ardımızda bıraktık, zaman ellerimizden kayıp gitti. Bazı müşteriler kalktı ve yerine yenileri geldi, hayatım boyunca kaçtığım kalabalıkla iç içe bir gün geçirdim. Her zamanki gibi, aç kalmamak için bir gün daha korkularıma sarılmak zorunda kaldım. Diğer yalnızların da yaptığı gibi.
"Yağmur," Emel Hanım yanıma geldiğinde ben tezgahı temizliyordum. "Müşteriler azaldı." Saatine baktı. "Şimdi oğlum gelecek beni almaya, biraz işim var. Pastaneyi kapatır çıkarsın, bir saat daha dursan yeterli. Kimse gelmese daha erken de kapatabilirsin... Yorucu bir gündü."
"Olur." dedim, "Siz merak etmeyin."
Yorgun gülümsemesi dudaklarında yerini alırken gözlerini kırptı.
"Teşekkür ederim. Ben hazırlanayım."
Başımla onayladım ve o da hazırlanmak için içeri gitti. Sadece birkaç dakika sonra kapının açılma sesini duyunca tezgahın arkasından çıktım, yeni bir müşteri görmeyi beklerken gelen kişinin Gizem olduğunu gördüm.
"Hoş geldin." dedim, ona doğru adımlarken.
Yanına gider gitmez hiç beklemediğim anda tek kolunu kullanarak bana sarıldı ve sırtımı sıvazladı. Geri çekildi fakat elini kolumdan çekmedi.
"Nasılsın?"
"İyiyim." Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim ve boş masalardan birini işaret ettim. "Otursana." Başını salladı. "Sen nasılsın?"
Sandalye çekip oturdu, bense oturmak yerine ayakta dikilmeyi tercih ettim. Soruma cevap olarak omuz silkti. Ben tam bir şeyler söyleyecekken Emel Hanım yanımıza geldi ve Gizem'i görünce selam verdi, aralarında geçen üstünkörü bir sohbetin ardından Emel Hanım bana döndü.
"Ben çıkıyorum, kolay gelsin sana. Yarın görüşürüz."
"Teşekkür ederim." Gülümsemeye çalıştım. "Görüşürüz."
O gittikten hemen sonra tekrar Gizem'e döndüm, gözleri masadaydı.
"Bir şey ister misin?"
Bana baktı ve teşekkür ederek teklifimi nazikçe reddetti. Kaşlarım çatıldı.
"Bir şey mi oldu?" Etrafıma bakıp müşterileri kontrol ettim ve durgunluğu görünce sandalye çekip Gizem'in karşısına oturdum. "İyi görünmüyorsun."
"Bir şey olmadı. Sadece her şeyin bir anda bu hâle gelmesi... Bilmiyorum." Geriye yaslandı. "Tuhaf ve üzücü."
Söylediklerine bir cevap vermedim, gözlerim masadaki bir noktaya daldı.
"Rüzgar..." Anında bakışlarımı kaldırdım. "O da çok üzgün görünüyor." Gözlerimde her ne gördüyse başını hızla iki yana salladı. "Hayır, hayır! Yanlış anlama, üzgün olması onu haklı çıkarmaz. Onu temize çıkarmaya çalışmıyorum. Sadece bugün onu öyle yalnız ve üzgün görmek aradan geçen iki haftayı gözden geçirmeme neden oldu." Mavileri, masanın üzerinde birleştirdiği ellerindeydi. "Bilmiyorum... Keşke böyle olmasaydı."
Yine hiçbir cevap vermeyerek dalgın gözlerle onu izledim. Az sonra gözlerini kaldırıp gözlerimle buluşturdu, mahcup görünüyordu.
"Ben özür dilerim... Boşluğuma geldi, saçmalıyorum. Boş ver sen beni."
"Haklısın." dedim, "Keşke böyle olmasaydı... Onunla hiç konuşmadın mı?"
Uzun uzun gözlerime baktı, bir cevap verecekken bana bir müşteri seslendiği için kalkmak zorunda kaldım. İşimi bitirir bitirmez tekrar yanına döndüm ve hiçbir şey söylemeyerek bir cevap beklediğimi açıkça belli ettim.
"Eray'ı biliyorsun..." diyerek söze girdi. Biliyordum, Eray Rüzgar'la konuşmaya devam ediyordu. "Elinden geldiğince yanına gidiyor ama Rüzgar Eray'la da konuşmak istemiyor. Belki de böyle yaparak kendince kendisini cezalandırmaya çalışıyor... Onun bu hâline çok üzülüyorum ancak yanına gidemiyorum."
"Benim yüzümden kendini kısıtlamak zorunda değilsin Gizem. Benden önce o vardı hayatında, böyle bir durumda tabii ki önceliğin arkadaşın olmalı."
"Sen de benim arkadaşımsın Yağmur, kendini niye dışlıyorsun?"
Zorla gülümsedim. "Hem ben senin yüzünden kendimi kısıtlamıyorum. Sadece insanları yaptıkları hatalardan hemen sonra affetmeyi doğru bulmuyorum. Yaptıklarının hata olduğunu gerçekten anlayana kadar bana göre kimse affedilmemeli. O benim arkadaşım ancak herhangi bir karar vermeden önce iyice düşünmesi gerektiğini öğrenmek zorunda."
Bakış açısı bana ilginç gelmişti çünkü bana göre affetmek göreceliydi. Yine de ses etmedim. Tam bu sırada kapı açıldı ve Barış elinde kraft kağıdıyla sarılmış çerçeveyle içeriye girdi. Anında ayaklandım, Gizem'e baş selamı verip bana döndü.
"Hoş geldin." dedim, "Otursana."
"Yok, ben sizi rahatsız etmeyeyim." Çerçeveyi uzattı, aldım. "Aslında eve getirmek istedim ama işim çıktığı için erken gelmem gerekti."
"Sorun yok." dedim ve tekrar teşekkür ettim.
Pastanede kalan son iki müşteriden biri beni çağırınca Barış, "Hadi sen işine bak, benim de gitmem gerek zaten. Görüşürüz." dedi.
Ona veda ettim, o çıkıp gitti, bense çerçeveyi Gizem'in yanına bırakarak işime döndüm. Müşteriye hesabı götürürken, diğer masadaki çift de hesabı istedi ve ben o masanın da isteğini yerine getirdim.
Müşteriler kalkıp gittikten sonra Gizem yanıma geldi ve masalardan birini toplamaya başladı. İtiraz etmedim, çünkü bir an önce pastaneyi kapatıp çıkmak istiyordum.
"Barış'ın getirdiği şey ne?" Bakışlarım Gizem'e kaydı. "Tabii sakıncası yoksa."
"Bakmadın mı?"
Güldü.
"İnsanların eşyalarına izinsiz bakmamın cezası en sevdiğim bebeğimin elimden alınmasıydı." Duraksadı ve gözleri birkaç saniye uzaklara daldı. "Babamın hediyesi olan bebeğimin."
Derin ve sıkıntılı bir nefes verdim. Her şey bu kadar zor olmak zorunda değildi. Ama her şey, bu kadar zor olmak zorundaymış gibi davranıyordu.
"Her neyse." dedi ve elindeki bezle masayı silmeye devam etti. "Konuyu dağıtmayalım."
Onu orada bırakarak çerçeveyi almaya gittim ve Gizem'in yanına dönerek ağır hareketlerle resmi paketinden çıkarıp ona gösterdim. Anında kaşları havalandı.
"Bunu Barış mı çizmiş?"
Tepkisini izlerken gülümsemeden edemedim ve başımı salladım.
"Etkileyici." Gözlerimiz buluştu. "Gerçekten." Çerçeveyi paketine geri koyup kenara bıraktım.
"Karışmak istemiyorum ama merak ediyorum Yağmur..." Sorgulayan ifademi takındım. "Barış'la aranızda-"
"Sadece arkadaşım." Sorusunu tamamlamasına bile izin vermemiştim. "Bu süreçte bana fazlasıyla destek oldu. Bu kadar."
Konuşurken tezgahın arkasına geçtim ve bulaşıkları yıkamaya başladım. Ben yıkadıkça Gizem tabakları ve bardakları kurulayıp yerine yerleştiriyordu.
"Onun da sana öyle hissettiğine emin misin peki?"
Duraksadım ve bir süre beklemenin bu soruya cevap bulacağını sandım. Bana yapılanı Barış'a yaptığımı söyleyemedim ve konunun üzerini örtmeyi tercih ettim.
"Bu konuyu kapatabilir miyiz?"
Bulaşıklar bitti, Gizem kenara geçip beni beklerken bir bez alıp tezgahı silmeye başladım.
"Sen nasıl istersen."
Sessiz kaldım, telefonumdan yükselen melodi aramızdaki sessizliğe sıçradı. Elimi durdurup cebimden telefonu çıkardım, Gizem benim yerime devam ederken ben telefonu açtım.
"Efendim, Emel Hanım?"
"Yağmur, sen çıktın mı?"
"Şimdi çıkacaktım, bir sorun mu var?"
"Yok, sadece sen yarın okulda olacaksın. Ben eve geçerken anahtarı sana uğrayıp alırım diyordum, senin için bir sakıncası var mı?"
"Bir sakıncası yok, tabii ki gelip alabilirsiniz."
"Tamam, adresi mesaj olarak gönder, olur mu?"
"Olur, hemen gönderiyorum."
"Bekliyorum, teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Telefonu kapattıktan sonra evin adresini Emel Hanım'a gönderdim. O gelmeden eve gitmem gerekiyordu.
"Çıkıyor muyuz?"
Gizem'i onaylayarak içeri gidip trençkotumu giyindim ve çantamı aldım. Gizem çerçeveyi alıp dışarıya çıktı, bense son kontrolleri yapıp pastaneyi kapattım.
"Gel, ben seni eve bırakırım." diyerek gri renkli bir arabaya doğru yürümeye başladı Gizem.
Muhtemelen, kendi arabasıydı lâkin ben ilk kez görüyordum.
"Sana zahmet olacak." dedim, bugün bana çok yardım etmişti ve kendimi ona karşı mahcup hissediyordum.
Gülümsedi.
"Seni sırtımda taşımayacağım Yağmur, hem apartman çok yakın."
Cevabımı bile beklemeden çerçeveyi arabanın arka koltuğuna bırakıp binmem için beni beklemeye başladı. İtiraz etmedim ve içten içe utanarak ön koltuğa geçip oturdum. Hemen sonra Gizem de arabaya bindi ve çalıştırdı.
"Araba kullanmayı pek sevmem." diye açıkladı ben sormadan. "Her yere Eray'larla gittiğim için de pek kullanmam." Bakışları kısa bir an bana kaydı. "Bugün birkaç işim daha vardı, o yüzden arabayla çıktım."
Anladığımı belli edercesine kafa salladım. Yolun geri kalanı ikimize de bir sükûnet eşlik etmişti. Dakikalar geçti ve Gizem arabayı apartmanın önünde durdurdu.
"Gelsene sen de."
Başını omzuna yatırıp gülümsedi.
"Çok geç oldu." Gözlerini kırptı. "Başka zaman."
Dudaklarım hareketlenerek samimi bir tebessüm çizdi yüzüme.
"Sen bilirsin... Teşekkür ederim, çok yardım ettin."
"Rica ederim, her zaman."
Ona son kez tebessümle karşılık verdim ve aşağıya indim. Arka koltuktan çerçeveyi de aldıktan sonra Gizem'i geride bırakarak önce apartmana, sonra da yukarıya çıkıp kendi daireme girdim. Fazlasıyla yorgun bir gün geçirmiştim, o yüzden bugünün en güzel yanı bir sonu olmasıydı.
Her zamanki sıralamayı tekrarladım. Ellerimi yıkadım, üzerimi değiştirdim, mutfağa geçtim, ellerimi bir kez daha yıkadım, kendime kahve yaptım ve odama, penceremin önüne geçtim. Pencereyi açıp tam karşısına oturdum. Üşüdüm ama üşümek umrumda olmadı. Çünkü hiçbir soğuk uğradığım ihanetten ve dinmeyen yalnızlığımdan daha soğuk değildi.
Gözlerim kararmış gökyüzündeydi. Düşüncelerimin yansıdığı, ne zaman ezberlediğimi bile hatırlamadığım bir şiirin soğuk dizeleri dudaklarımdan çıkıp gökyüzüne çarptı.
"Camın arkasında kar yağıyor.
Bir el yüreğimin sessizliğine hüzün tohumları ekiyor.
Sonumu böyle gördükten sonra
Saçların ağardı ey kar.
Ama yüreğime yağdın ne yazık,
Mezarıma değil.
Bir fidan gibi titriyor gövdem,
Yalnızlığın soğuğundan.
Süzülüyor kalbimin karanlığına,
Yalnızlığın korkunçluğu.."
Bu şiir eskiden de kendisini sık sık hatırlatırdı bana. Çünkü hayatım bu şiir dizelerinin üzerine kurulmuş gibiydi. Bu şiir kadar zifiri, bu şiir kadar zemheri ve bu şiir kadar ıssızdım ben de.
Odama yansıyan ışık ve gölge refleks olarak bakışlarımın aşağıya kaymasına neden oldu. Bir araba görünce Emel Hanım'ı beklediğim için daha dikkatle baktım. Apartmanın önünde duran araba ayağa kalkmama neden oldu.
"Rüzgar..." diye fısıldadım sessizce, gözlerimde yaşlar birikti.
Az sonra arabadan indi, görüş hizama girdiği an gözlerimi kapatıp bir süre bekledim. Özlemleri yağıyordu kalbime, her gün daha çok. Ve ben bu yüzden öfkeliydim. Hem ona hem kendime. Biraz ona, daha çok kendime. Karşısına geçip kalbimi bana geri vermesi için yalvarmanın eşiğindeydim.
Adımları durdu, bir süre apartmanı izledi. Kararsız gibiydi. Aniden başını kaldırdı ve o görmeden ben hızla geri çekildim. Tam bu sırada kapının zil sesi kulaklarıma doldu. Bense zil sesine aldırış etmeyerek bir kez daha pencereden aşağıya baktım, hâlâ oradaydı. Apartmana doğru bir adım attı ve kapı bir kez daha çaldı. İsteksizce pencereden uzaklaştım, gözyaşlarımı silerek gidip kapıyı açtım ve hiç tanımadığım biriyle karşılaştım.
Yirmili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim hafif kirli sakallı bir adamdı. Siyah saçları dağınık duruyordu, uzun kirpiklerinin ardında kalan gözleri de siyaha yakındı ve beyaz bir tene sahipti. Kaşları çatık, bakışları derindi. Gri gömleğin altına siyah pantolon giyinmişti ve üzerinde de siyah bir ceket vardı. Ve oldukça sessizdi.
"Buyurun?" diye sordum sabırsızca, çünkü onun kendisini açıklamaya bir niyeti yok gibiydi.
Sessizliği birkaç saniye daha devam etti.
"Yağmur Işık?"
"Evet." diye onayladım, kaşlarım çatıldı. "Siz?"
Başını kaldırdı. Saniyelerin ellerine tutunarak sükunetini korumaya devam etti.
"Ben Akın." dedi nihayet, "Akın Arsal."
---
Tekrar selam. ^^
Bölüm hakkında düşünceleriniz?
Barış hakkında yorumlarınız?
Aslında tüm karakterler hakkında genel bir yoruma hayır demem. ))
10 bölüm peş peşe yayınlayacağım, o yüzden diğerlerinde görüşürüz♡