Yerçekimi, bir ihanet gibi ruhumdan çekilip alındı. Ayaklarımın altındaki zemin, katı bir madde olmaktan çıkıp bulanık bir mürekkep yığınına dönüştüğünde, çığlığımın boğazımda düğümlendiğini hissettim. Yaman’ın eli, bileğimi bir mengene gibi kavramıştı. Parmak uçlarının soğukluğu, tenimi aşarak kemiklerime işliyordu; bu, bir kurtuluş değil, bir mülkiyet ilanıydı.
Boşluğun içine düştük.
Bu, bir uçurumdan yuvarlanmak değildi. Bu, varoluşun yırtıklarından içeri sızmak, zamanın ve mekânın dokusunu bir kumaş gibi söküp atmaktı. Etrafımızdaki dünya, paramparça olmuş bir aynanın yansıması gibi bükülüyor, renkler birbirine kanıyordu. Gökyüzü mor bir ölü toprağına, yıldızlar ise paslanmış iğne uçlarına dönüşmüştü.
"Gözlerini kapatma, Lara!" Yaman’ın sesi, boşluğun uğultusunu kesip doğrudan zihnime çarptı. Sesi, sanki binlerce kilometre öteden, aynı zamanda tam içimden geliyordu. "Eğer şimdi bakmayı bırakırsan, zihnin bu gerçekliği kaldıramaz. Parçalanırsın."
Ona baktım. Saçları rüzgârda değil, hiçliğin akıntısında savruluyordu. Gözleri, karanlığın en derin yerinde bile ışığı yutan o tanıdık kehribar rengindeydi. Bir deney değildim onun için; o, bir parçalanma anında bile beni avucunda tutan bir gardiyandı.
Derken, yere çakıldık.
Düşüş, aniden durdu. Kemiklerimin sızladığı o sert inişin ardından, ciğerlerime dolan hava, metalik ve çürümüş bir koku taşıyordu. Burası İstanbul’du ama benim bildiğim o tanıdık, gürültülü şehir değildi. Burası, her binanın, her sokağın birer anı mezarına dönüştüğü, sisli ve tekinsiz bir "yansıma" dünyasıydı. Gökyüzünde güneş yoktu; onun yerine, sürekli titreyen, devasa bir saat mekanizması asılıydı. Çarklar, ağır ve ritmik bir gürültüyle dönüyor, her dişli birbirine girdiğinde yer sarsılıyordu.
Yaman ayağa kalktı ve beni de kendine doğru çekti. Elbisesi üzerime sindi, kokusu; tütün, eski kağıt ve yaklaşan bir fırtınanın o keskin, ozon kokusu... Aramızdaki gerilim, bu yabancı dünyanın statik elektriğiyle birleşip havada kıvılcımlar çakıyordu.
"Neresi burası?" diye fısıldadım. Sesim, etrafımızdaki yoğun sessizlikte ürkütücü bir yankı buldu. "Yaman, neler oluyor?"
"Burası, ailemin mirası," dedi Yaman, bakışlarını ufuktaki o durmak bilmeyen saat çarklarına dikerek. Sesi acımasızdı. "Burası, gerçeklerin saklandığı yer. Labirentin dış kabuğu değil, tam kalbi."
Yürümeye başladık. Yerden yükselen sis, botlarımızın altında şekil değiştiriyor, sanki kendi kendine fısıldayan küçük gölgelere dönüşüyordu. Her adımda zihnimin köşelerinde bir şeyler sızlamaya başlıyordu. Çocukluğumdan kalma, üzerini örtmeye çalıştığım o kesik kesik hatıralar; babamın çalışma odasındaki o gizli çekmece, annemin kilitli tuttuğu günlükler... Hepsi, bu dünyanın ritmiyle eşleşerek zihnimde canlanıyordu.
Yaman durdu. Önümüzde, yıkıntıların arasında tek başına yükselen,Gotik mimarinin en çarpık örneği olan bir malikâne belirdi. Pencere camları siyah bir ziftle kaplanmış gibiydi. Kapı, bir davet değil, bir tehdit gibi aralıktı.
"Senin ailenle ne ilgisi var bu yerin?" diye sordum, ona bir adım daha yaklaşarak. Korkum, merakıma yenik düşüyordu. "Neden beni buraya getirdin?"
Yaman bana döndü. Çehresi, loş ışıkta daha sert, daha yontulmuş görünüyordu. Elini kaldırıp çenemi tuttu. Dokunuşu sertti ama baş parmağı alt dudağımın üzerinde usulca gezindiğinde, kalbimin atışının değiştiğini hissettim. Bu, arzunun ve dehşetin tuhaf bir dansıydı.
"Çünkü Lara," dedi, sesi boğuklaşarak. "Bu malikânenin bodrumunda, senin kanının döktüğü ilk damla saklı. Senin geçmişin, benim ailemin bu labirenti inşa ederken kullandığı temel taşlarından biri. Sen, sadece bir anahtar değilsin. Sen, bu kabusun kurbanısın."
Söyledikleri, zihnime inen bir balyoz gibiydi. Annemin ölümündeki o belirsiz kaza, babamın yıllarca süren sessizliği... Hepsi, Yaman’ın bahsettiği bu "kanlı gerçekle" birleşiyordu. Bir anda etrafımızdaki dünya, sanki benim acılarımla beslenmeye başladı. Gölgeler uzadı, duvarlardan kanı andıran koyu bir sıvı sızmaya başladı.
"Yalan söylüyorsun," dedim, sesim titreyerek. Ama o, sadece gülümsedi. O gülümseme, masumiyetin son kalesiydi ve o kaleyi yıkan kendisiydi.
"İçeri gir," dedi malikâneyi işaret ederek. "Kendi gölgelerinle yüzleşme vakti geldi. İçeride göreceklerin, benim sana olan saplantımın nedenini açıklayacak. Ama dikkat et, Lara... Burası, yalanları kabul etmez. Gerçeği gördüğünde, ya benden nefret edeceksin ya da benimle birlikte bu cehennemin hükümdarı olacaksın."
Malikânenin içine doğru attığım her adım, sanki kendi ruhumdan bir parçayı daha geride bırakıyormuşum gibi hissettiriyordu. İçerideki hava, yoğun bir tütsü ve metal kokusuyla doluydu. Salonun ortasında, boydan boya uzanan devasa bir ayna duruyordu. Ama ayna, yansımamı göstermiyordu.
Aynanın içindeki görüntüde, çocukluğumdaki o küçük kız çocuğu; babamın kucağında, Yaman’ın ailesine ait o mühürlü kutuyu tutarken gülümsüyordu. Ve Yaman, o fotoğrafta bile yanımızdaydı. Çok daha gençti, ama gözlerindeki o avcı bakışı değişmemişti.
"O gün," dedim, aynaya doğru elimi uzatarak. "O gün yanımızdaydın. Neden? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum?"
Yaman arkamda belirdi, göğsünü sırtıma yasladı. Kollarını belime dolarken, nefesini boynumda hissettim. "Çünkü hafızanı ben sildim," diye fısıldadı kulağıma. "Seni korumak için değil, Lara. Seni o zamandan beri biriktirmek için."
Tam o sırada, aynanın yüzeyi aniden çatladı. Kırılan parçaların arasından, çocukluğumdaki o masum yüzün yerine, kana bulanmış bir elin çıktığını gördüm. Kapı kendiliğinden çarparak kapandı. İçeride, dışarıdan gelen o çarkların sesi kesildi ve yerini, duvarların arkasından gelen boğuk bir çığlık sesine bıraktı.
Yaman, sıkıca tuttuğu belimi bırakıp geri çekildi. Karanlığın içinde sadece gözleri parlıyordu. "Şimdi," dedi soğuk bir sesle, "kapıdan giren şeyin ne olduğunu anlama vakti. Senin kanınla mühürlenmiş olan şey, artık uyanıyor."