Antikacı dükkanının ağır, rutubetli havası ciğerlerime dolduğunda, gerçekliğin zeminine tutunmak için tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Dışarıda, İstanbul’un bitmek bilmeyen uğultulu trafiği vardı; burada ise zaman, tozlu saatlerin kadranında asılı kalmış, donmuş bir göl gibiydi. Rafın üzerinde duran, kenarı hafifçe oksitlenmiş gümüş parayı parmak uçlarımla yokladım. Metal soğuktu ama parmaklarıma değdiği an, içimde tarif edemediğim bir elektriklenme yarattı.
Yaman’ın dünyası, onun kokusuydu. Sedir ağacı, eski kağıt ve tarif edemediğim, biraz yakıcı, biraz da baş döndürücü o metalik tını.
"İzinsiz girenlerin çoğu eşyaları çalmayı tercih eder, Lara. Sen ise sadece hatıraları kurcalıyorsun."
Ses, dükkanın en karanlık köşesinden, sanki doğrudan zihnimin içinde yankılanarak geldi. İrkildim. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir esir gibi çırpınmaya başladı. Dönüp baktığımda, Yaman’ı gördüm. Bir antika koltuğun üzerine gevşekçe yayılmıştı, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı. Bakışları, bir yırtıcının avını süzmesi gibi ağır, karanlık ve hesaplıydı. Gözleri, içinde rüyaların kaybolduğu dipsiz birer kuyuya benziyordu.
"Hırsızlık yapmaya gelmedim," dedim, sesimin titremesini engellemek için büyük bir çaba sarf ederek. Ona doğru bir adım attım, zemin gıcırdayarak beni ele verdi. "Sadece neden benim rüyalarımda olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu para... neden bendeydi?"
Yaman, hafifçe gülümsedi. Bu, içinde şefkatten eser olmayan, zafer sarhoşu bir gülümsemeydi. Ayağa kalktı; hareketleri o kadar akışkan ve rahattı ki, sanki yerçekimi ona başka türlü hizmet ediyordu. Aramızdaki mesafeyi kapatırken, etrafındaki hava sanki yoğunlaştı. Nefes almak güçleşti. Aramızdaki o görünmez hat, gerildikçe geriliyor, kopmaya hazır bir yay gibi titriyordu.
"Rüya dünyası senin sandığın gibi rastgele bir çöplük değil, Lara," dedi, yüzüme yaklaştığında sesi bir fısıltıdan daha derin, bir emir gibi kararlıydı. Parmağını çeneme doğru uzattı ama dokunmadı; sadece o soğukluğu hissettim. "Sen kendi zihninin kapılarını kilitli tuttuğunu sanıyorsun ama her gece, o kilitleri ben açıyorum. O gümüş para bir anahtar değil, bir davetiye."
Onun bu yakınlığı, içimdeki rüya ile gerçeklik arasındaki sınırları paramparça ediyordu. Gözlerini kaçıramıyordum. Siyah göz bebekleri, yavaş yavaş genişliyor, beni kendi karanlığına çekiyordu. Başım döndü. Etrafımızdaki dükkanın duvarları, sanki birer canlı organizma gibi hareket etmeye, eriyip yeniden şekillenmeye başladı. Raflardaki eski saatlerin tik-tak sesi, bir anda binlerce kalp atışına dönüştü.
"Bana ne yapıyorsun?" diye fısıldadım, gözlerim dumanlanırken. "Zihnimi mi çarpıtıyorsun?"
Yaman bir adım daha yaklaştı. Artık aramıza bir kağıt parçası bile giremezdi. Göğsünün yükselip alçaldığını görebiliyor, sıcaklığını hissedebiliyordum. Elini yavaşça saçlarıma attı, parmaklarını ensesindeki yumuşak dokuda gezdirdi. Dokunuşu, ruhumun en derin yerinde bir deprem etkisi yarattı. İğrenmem, kaçmam gerekiyordu; ama vücudum ona sanki mıknatısla çekiliyordu.
"Çarpıtmak mı?" diye sordu, sesi zehirli bir bal kadar tatlıydı. "Hayır, Lara. Ben sadece sana, ait olduğun yeri gösteriyorum. Senin o sıkıcı, gri gerçekliğin içinde harcanmana izin veremem. Sen bir rüyasın. Ve rüyalar, onları kurgulayanın yanına aittir."
Tam o sırada dükkanın zili çaldı. Ancak bu gerçek bir zil sesi değildi; gök gürültüsü gibi, kulaklarımı sağır eden, zihnimi parçalayan metalik bir çınlamaydı. Dükkanın duvarları aniden şeffaflaştı. Dışarıdaki caddeyi, insanların grileşmiş, ruhsuz yüzlerini gördüm. Onlar birer heykel gibi donmuştu. Zaman durmuştu. Sadece biz vardık. Yaman’ın elinin baskısı saçlarımda derinleşti, beni kendine doğru çekti. Dudakları kulağıma yaklaştı, nefesi tüylerimi ürperten bir kararlılıkla boynuma çarptı.
"Artık uyanman gereksiz," dedi, sesi tüm dünyayı titretiyordu. "Çünkü rüyanın en tehlikeli kısmına girdik. Söyle bana, Lara... şimdi, o gümüş parayı kullanarak hangimiz diğerini hapsedecek?"
Korku ve arzunun o zehirli karışımı damarlarımda gezinirken, bilincimin yavaş yavaş karardığını hissettim. Gözlerimi kapattım. Açtığımda artık antika dükkanında değildik. Altımızda bir zemin yoktu. Yıldızların ışığıyla aydınlanan, sonsuz, mürekkep rengi bir boşlukta, boşlukta asılı duruyorduk. Yaman, beni belimden kavramıştı. Aşağı baktım; aşağısı yoktu. Yukarı baktım; gökyüzü, kendi gözlerimin rengindeydi.
"Burası neresi?" diye bağırdım, sesim yankılanmadı, boşluğa gömüldü.
Yaman arkamdan eğildi, elleri belimdeki baskısını sıkılaştırdı. "Burası senin bilinçaltının son sınırı," diye fısıldadı. "Ve eğer şimdi pes etmezsen, bu boşluk ikimizi de yutacak. Ama korkma, seni yakalayan ben olacağım. Ya da..." Duraksadı, sesi bir bıçak gibi keskinleşti. "Seni bu hiçliğin içinde sonsuza kadar kaybedeceğim."
Tam o sırada, boşluğun derinliklerinden, kendi sesimle konuşan bir yansımanın bana doğru hızla yaklaştığını gördüm. Aynı ben, aynı Lara, ama gözleri tamamen gümüşe bürünmüş bir halde üzerime doğru geliyordu. Panikle Yaman’a döndüm, ama o, yüzünde o meşum gülümsemeyle geriye çekilmişti.
"Seçim senin," dedi Yaman, boşluğa doğru geri çekilirken. "Ya senin olmayan bu zihni bana teslim et, ya da kendi yansımanla yüzleşerek zihninin içinde kaybol."
Kendi yansımam, ellerini boğazıma doğru uzatarak üzerime atıldı.