Elif o gece hiç uyuyamadı. Yatağa uzanmıştı ama gözlerini kapattığında bile zihni susmuyordu. Orman, ayna ve o gizemli ses tekrar tekrar aklına geliyordu. Özellikle "gel, seni bekliyorum" cümlesi, sanki kulağının içinde fısıldanıyormuş gibi hissediliyordu. Ne kadar kendini başka şeylere vermeye çalışsa da olmuyordu. Sanki bir şey onu içine çekiyordu.
Sabah olduğunda Elif kendini yorgun ve huzursuz hissetti. Aynaya baktığında gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Okula gitmek istemiyordu ama gitmek zorundaydı. Üzerini giyindi, defteri çantasına koydu ve evden çıktı.
Dışarıda hava griydi. Bulutlar gökyüzünü tamamen kapatmıştı. Elif yürürken sürekli arkasına bakıyordu. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu ama ne olduğunu anlayamıyordu.
Okula vardığında koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı. Öğrenciler konuşuyor, gülüyor, koşuşturuyordu ama Elif kendini o kalabalığın içinde bile yalnız hissediyordu. Sanki herkes normal bir dünyada yaşıyor, sadece o başka bir şeyin içindeydi.
Sınıfa girdiğinde Aslı hemen yanına geldi.
"Elif, iyi misin? Çok solgunsun," dedi.
Elif zorla gülümsedi. "İyiyim... sadece uykusuzum."
Ama aslında "iyiyim" demesi bile doğru değildi.
Ders boyunca Elif'in aklı sürekli defterdeydi. Çantasının içinde olduğunu biliyordu ama sanki orada yaşayan bir şey varmış gibi hissediyordu. Arada bir elini çantasına götürüyor, sonra geri çekiyordu.
Son dersin ortasında telefonu titredi. Elif kalbi hızlanarak ekrana baktı. Bilinmeyen numara yine yazmıştı.
"Onu gördün."
Elif'in nefesi kesildi. Parmakları dondu. Kimden bahsedildiğini çok iyi anlamıştı.
Mert.
Hemen yazdı: "Sen nereden biliyorsun?"
Cevap gecikmedi.
"Çünkü bu bir tesadüf değil."
Elif'in içi buz kesti. Bu cümle onu en çok korkutan şeydi. Çünkü artık rüyalarının ve gerçek hayatının birbirine karıştığını hissediyordu.
Ders çıkışı Elif okuldan hızlı adımlarla çıktı. Aslı onu çağırdı ama Elif duymadı bile. Tek istediği eve gidip defteri açmaktı. Sanki cevaplar oradaydı.
Eve vardığında kapıyı kapatır kapatmaz çantasını yere bıraktı ve defteri çıkardı. Ellerinin titremesi artmıştı. Defteri açtığında sayfalar arasında bir şey değişmiş gibi geldi. Daha önce fark etmediği bir detay vardı.
Sayfanın kenarında ince bir çizim vardı: bir kamera ve yanında bir erkek silueti.
Elif bir an donup kaldı.
"Bu... Mert mi?"
O anda telefon tekrar çaldı.
Bu kez mesaj farklıydı:
"Onun sana yaklaşmasına izin verme."
Elif'in kalbi hızla çarpıyordu. Ama tam o anda kapı zili çaldı.
Elif irkildi.
Kimse gelmesini beklemiyordu.
Yavaşça kapıya yaklaştı. Nefesini tuttu ve gözlüğe baktı.
Kapıda duran kişiyi görünce olduğu yerde kaldı.
Mert.
Elif'in elleri buz kesti. Kapıyı açıp açmamak arasında kaldı. Ama Mert sadece orada duruyordu, sanki onu görmeye gelmiş gibi sakin görünüyordu.
Elif sonunda kapıyı araladı.
Mert hafifçe gülümsedi.
"Seninle konuşmam lazım," dedi.
Elif hiçbir şey söyleyemedi. Çünkü o an şunu fark etmişti:
Defterde yazan şeyler artık sadece yazı değildi. Gerçeğin kendisiydi.
Ve bu hikâyede artık geri dönüş yoktu.
