İçeriğe geç

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 3 · 8 dk okuma

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 3

Kabus

3. Bölüm: Kabus

The passage - Trees of eternity

~Hayat mı bir kabustu yoksa gerçekliğine kandıkların mı?~

Gölgelerle ışıklar beraber oyun oynuyordu. Güneş ağaçların dalları arasından sıyrılıp tenime çarpıyordu. Sararmış yapraklar ayağımın altında eziliyordu. Etrafta benim çıtırtılarım dışında pek bir ses yoktu. Bir kayın ağacının dalına tam tutunduğum sırada bir uğur böceği elimin üstüne kondu. Elimi yüzüme yaklaştırıp böceğe baktım. Oradan oraya kıpırdayıp duruyordu. Elimi güneşe doğru uzattığım anda yarı saydam kanatlarını kırmızı maskesinin altından çıkarıp ışığın kaynağına doğru uçtu. Tekrar yürümeye başladığım sırada gözümün kenarıyla gölgelerin arasından bir şeyin geçtiğini gördüm. Duraksadım. Anlık tepki olarak kafamı hızlıca o tarafa çevirdim. Sallanan yaprakların kıpırtısı dışında bir şey yoktu. Bir yaprak dalından kopup yere düşerken tekrar bir şeyin geçtiğini gördüm. Dönüp baktığımda yine bir şey yoktu. Kendi çevremde hızlıca dönüp etrafa bakındım. Rüzgar da esmeye başlamıştı. Yapraklar hışırdamaya, ağaçlarını terk etmeye başlamıştı. Tam bir şey göremiyorum diye düşünürken biri sağımdan biri solumdan iki karartı geçmişti. İkisine de yetişemedim. Bir türlü gözlerim yakalayamıyordu. Korkudan bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Hareket yeteneğim kitlenmişti. Bacaklarım hareket etmeyi reddediyordu yine. Aptal parçalar bana uysanıza! Siz benim bacaklarımsınız. Beni dinleyin. Arkamdan gelen yaprak hışırtılarıyla irkildim. Rüzgar durdu. Yerlerde uçuşan yapraklar sakinleşti. Arkama döndüğümde hiçbir şey göremedim ama dikkatli baktığımda yerdeki yapraklar sanki biri yürüyormuş gibi hareket ettiğini fark ettim. Yapraklar ezildikçe çıtırdıyor, yaklaşıyordu. Hem ne olacağını merak ediyor hem de uzaklaşmak istiyordum. Ne de olsa ölsem bile bir şey olmazdı. Durmak aptalcaydı ama ben de aptalın tekiydim. Kediyi merak yer. Belki de kedi kabusu sonlandırmak istiyordu. Bilemem.

Hışırtılar önümde durdu. Karnıma bir şey saplandığını hissettim. Bir kaç saniye sonra keskin bir acı bedenimi sardı. Ellerimi karnıma götürdüğümde sıcak bir şey ellerime bulaştı. Telaşla bakışlarımı aşağı indirdim. Parmaklarım kemikten kabzayı kavradı. Tam o anda anımda sıcak bir dokunuş hissettim. Sanki rüzgar öpmüştü beni. Bıçağı ani bir hareketle bedenimden ayırdım. Beyaz olan kabza artık kırmızıydı. Bu hareketim yanlıştı biliyorum ama çabucak sona ulaşmak istiyordum. Boşalan kanı umursamadan koşmaya başladım. Sedir ağaçlarının çevrelediği bir açıklığa ulaştığımda adımlarım yavaşladı. Başım dönüyordu. Biri arkamdan ittirmiş gibi yere yığıldım. Çimenler kanımla kırmızıya boyanmıştı. Yüz üstü yerde yatıyordum. Göz kapaklarım istemsizce kapanıyordu. Hiçbir yerim beni dinlemiyordu. Hafif esen rüzgar beni esir alıyordu. Gözlerim aniden açıldı. Yumuşak çimenler yok olmuştu. Yerine bir hiç vardı. Bembeyazdı her yer. Zorlanarak ayağa kalktım. Ayağa kalkmaya zorlandım. Beyaz bir hiçliğin ortasındaydım. Etraf boştu. Kulağıma bir telefon sesi çalınıyordu. Etrafımda ki sedir ağaçlarını zar zor hâlâ görüyordum. Birden sedir ağaçları insanlara dönüştü. Hepsinin kafasının yerine bulunan kırmızı telefonları titiriyordu. Bir yandan da küçümseyici bir şekilde alkışlıyordu her biri. Tam karşımdaki adamlar kenara çekildi. Uzun bir yol oluştu. Nedensizce yola çekildim. Yürürken kenarda ki telefon kafalar da garip bir uyumla beni alkışlıyordu. Yolun sonuna vardığımda kırmızı bir telefon çalıyordu. Rakam çarkı delice dönüyordu. Kanlı elimle telefona uzandım. Kulağıma götürdüm. Kıvrımlı kablosundan aşağı kanlar süzülüyordu. Tereddütle telefona fısıldadım.

"Alo"

O aşağılayıcı kahkaha önce telefondan duyuldu ardından tüm etrafımı sardı. Telefon elimden kaydı. Yer de aynen öyle. Düşmeye başladım. Uçurumdan aşağı düşüyor gibiydim ama aslında etrafta bir şey değişmiyordu sadece düşüyormuş gibi hissettim ve yere çakıldım.

Ter içinde yatağımdan fırladım. Çarşafı sıkıca kavradığımı fark ettim ama telefon sesi susmuş değildi. Kafamı sağ tarafıma çevirip baktığımda tezgahın üstünde duran telefonun çaldığını gördüm. Hava daha yeni aydınlanıyordu. Bu saatte kim arardı ki? Rüyamda ki tereddütle yatağımdan ayrıldım. Titreyen telefonu açtım.

" Alo."

"Alo, kızım."

"B-baba?"

"Biliyorum biraz erken ama uyanmışsındır diye düşünmüştüm ders için. Nasılsın?"

Bugün dersim öğleden sonraydı.

"Ben iyiyim de noldu baba bir şey mi oldu? Belli uyumamışsın. Neden aradın?"

"Kızım, şey oldu... Olmuş... Nasıl desem bilmiyorum."

"Ne oldu baba söylesene."

"Bizim dükkan yanmış."

"Ne?! Nasıl oldu bu?"

"Kundaklama gibi görünüyor polisler soruşturma başlattı."

"Kim kundaklasın ki bizim dükkanı? Kendi halinde küçük bir esnafsın sen."

"Bilmiyorum. Tek geçim kaynağımız orasıydı. Yeni bir iş bulana kadar idare etmeye çalışacağım. O yüzden sana bir süre para gönderemeyeceğim. Senden isteğim: Kendine bir iş bulup ihtiyaçlarını kendin gidermen. Annen zaten istemiyordu para göndermemi sana, biliyorsun. Elim kolum bağlı ne olur beni anla kızım.''

"Annen deme bana. Annem olsaydı yanımda olurdu. Böyle yapmazdı.''

Derin bir nefes alma sesi geldi karşıdan.

"Böyle yapma ama. Biliyorum aranız kötü, kırgınsın ona. Onunda geri adım atmaya niyeti yok gibi ama o senin annen."

"Baba bunları dinlemek istemiyorum. Ben bir iş bulmaya çalışacağım tamam mı? Lütfen. Kendine iyi bak."

"Kızım... Tamam. Derslerine devam et. Seni seviyorum."

"Ben de seni seviyorum baba."

Telefonu kapattım. Yatağıma yavaşça oturdum. Penceremden süzülen güneş yüzüme çarpıyordu. Kendi işim ha? Çalışacağım? Bu insanların arasında?! Çıldırmamak elde değil. Ne iş yapacağım ki? Kasiyer? Fazla insan içinde. Garson? O hiç olmaz hem insanlı hem de çok sakarım. Haftamı bitiremeden tabak kalmaz dükkanda. Boş insanların gereksiz isteklerini çekemem ama mecbur kalırsam yapacak bir şey yok. İnsanlı falan da olsa çekeceğim yoksa okumak hayal olur. Evin kira gününe daha vardı ama geldiğinde neyle, hangi parayla ödeyecektim? Biraz biriktirmiş olduğum para beni en fazla bir kaç ay idare ederdi. Kira çok yüksek değildi neyse ki. Ev sahibi anlayışlı bir adamdı. Bir ihtiyacım olduğunda çekinmememi falan söyleyerek anahtarı teslim etmişti. Zaten küçük bir stüdyo dairede kalıyordum. Bana yetiyordu. Misafirim olmadığı için sorunda olmuyordu bu dağınıklık. Dağınık denilemezdi... Yani bana göre. Kirli değildi sadece etraf dışarıdan bakan biri için yerli yerinde değildi ama ben aradığımı rahatça bulabiliyordum. Yetmez mi? Başkası düzgün bulsa ne olur.

Tekrar ayağa kalkıp küçük banyoma gittim. Elimi yüzümü yıkayarak ayılmaya çalıştım. Yüzüme vurduğum suların bir kısmı aynaya sıçradı. Süzülen suları umursamadan aynadan yansıyan halime baktım. Saçlarım karışmış, aşırı yorgun duruyordum. Sanki hiç uyumamışım gibi. Saçlarımı ellerimle düzeltip topladım. Kısa olan saçlarımın birazı tokadan kurtulurken birazı da arkada küçük bir kuyruk oluşturdu. Serbest kalan saçlarım önde perçem gibi duruyordu ama yine de uzunlukları her zaman örülü olan küçük saç tutamımı geçememişti. O örgüyü sökmezdim. Yüzümle tam sol kulağımı ayıran yerden geçiyordu. Azıcık bir farkla diğer saçlarımdan uzundu. Aykırı duruyordu.

Banyodan çıkıp mutfak kısmına doğru ilerledim. Mutfakla odanın diğer kısmını yarım bir tezgah ayırıyordu. Bu tezgahı çok seviyordum. Musluk ortasındaydı. Uç kısmında iki sandalye vardı. Biri mutfak tarafında biri tezgahın başındaydı. Yemeğimi çoğunlukla orada yerdim. Duvar kısmına doğru ise eşyalar vardı. Kırmızı telefonum, bir kaç kitap, çiçeklerim ve kaktüslerim ayrıca ayrıca radyo. A evet radyo! Biraz bir şeyler dinlemek iyi olabilir. Uzanıp radyoyu açtım. Bir kaç programı geçtikten sonra sohbet eden bir kadınla adamın frekansında durdum. Kurbağalar hakkında konuşuyorlardı. Ne kadar da ilgi çekici bir konu. - yani en azından benim için - Radyoyu rahat bırakıp buzdolabına yöneldim. Ah lanet olsun. Pek bir şey kalmamış dolapta. En nefret ettiğim. Alışverişe çıkmam lazım. Dersten sonra bakarım. Çok bir şey almasam iyi olur. Bir iş bulana kadar parayı idareli kullanmak lazım. Bir yumurta kırsam iyi olur. Uyku sersemi açlığı. Aslında şuan aç değilim ama bir şeyler yemek istiyorum. Buzdolabının kapağındaki yumurtalardan bir tane alıp tam kapağı kapatırken yumurta elimden kaydı ve soğuk zemine çarparak parçalandı. Bi bu eksikti zaten. Kokusu zaten berbat üstüne yerde yumurta koktu. Derin bir iç çekip bez almak için tezgahın yanına gittim. Bezi kapıp arkamı döndüğümde yumurta yerde yoktu. Eğilip yere baktım. Gerçekten yoktu. Dizlerimin üstüne dayanıp tekrar emin olmak için ellerimi yere sürttüm. Temizdi. Ayağa zıplayıp etrafıma bakındım. Kahverengi kabuklu yumurta sağlam bir şekilde lavabonun yanında masumca duruyordu. Elime alıp yumurtayı inceledim. Bir çatlak bile yoktu! Ama ben onu düşürmüştüm! Nasıl olur? Bu olay için de bana şizofren demezlerdi herhalde. Çünkü oldu! Ya da daha bir deli mi derlerdi? Ama gördüm, düşürdüm ben onu. Ellerimle düşürdüm yumurtayı. Kırıldı... Param parça oldu. Şuan ise tezgahın üstünde sağlam bir şekilde duruyordu.Nasıl? Nasıl? Belki de yumurta hiç düşmedi ben düşürdüm sandım ve tezgaha koydum. Dedikleri gibi "sadece bir kafa karışıklığı." Haklı olabilirler. Bir önemi yok. Düşünmeyi kes ve işine odaklan. Elimde farkında olmadan fazla sıktığım bezi yerine koydum. Küçük tavamı çıkarıp ocağın üstüne, onu içine de yağını koydum. Yumurtayı da üstüne kırdım. Pek yumurta sevmem ama açım. Bence yemem için yeterli bir sebep. Bu yalancı görüntüler iştahımı kaçırmıştı. Zorla oturup resmen ağzıma tıktım yumurtayı. Bulaşıkları da hallettikten sonra tekrar tezgahın ucundaki sandalyeye oturdum. Kollarımı birbirine kavuşturup tezgaha dayadım. Çenemi de kollarıma dayadım ve karşımdaki pencereden gökyüzünü izlemeye koyuldum. Radyodaki adam da cam kurbağası hakkında bir şeyler söylüyordu. İç organları dışarıdan görünen sevimli bir şeydi. Keşke insanların da içi dışı bir olsaydı. İki yüzlülüğü çekemiyorum. Çok aptalca. Herkes maske takıp dolaşıyor. Kimse kendi gerçekliğini sunmuyor etrafına. Toplum bir tiyatro ve herkes de rol yapıyor. Fazla yapmacık. Canımı sıkan da bu!

Gözümü hafif hafif kapatıp açıyordum. Görüşüm bulanıklaşmıştı. Birden karşımda birinin aynı benim gibi masanın üstüne yattığını gördüm. Yüzlerimiz karşı karşıyaydı ama onu net göremiyordum. Çok rahatsız edici bir durumdu. Karşımda bir şey vardı ve ben onu göremiyordum. Hem de varlığını bile bile! Onu görebilmek için doğruldum ama karşımda kimse yoktu. Karnımı avuşturdum. Sanki bıçak hâlâ oradaydı. Çok canımı acıtıyordu. Kulağımda bir ürperti hissettim. Sanki biri kulağıma fısıldıyordu.

"Mortala, Mortala..."

Ayağa fırladım. Güldü. Keskin bir kahkaha etrafı doldurdu. Etrafıma bakındım. Yoktu. Eskiden bu sesi sadece rüyalarımda duyuyordum. Şimdi ise... Her yerde... Ondan korkuyorum ve onu daha hiç görmedim bile. İnsanı korkutan belki de sadece bilmedikleridir. Bildiği şeyden korkar mıydı insan? Onun ne olduğunu bilsem mesela, korkar mıyım yinede? Ne yapabileceğini bilmeseydim yine korkardım büyük ihtimalle. Acaba düşüncelerimi duyabiliyor mu? O zaman daha korkutucu. Ama eğer ki diğerlerinin dediği gibi bunların hepsi aklımdaysa düşüncelerimi biliyordur. İstemsizce bir kahkaha boşaldı dudaklarımın arasından. Gerçek olmasa bile benim için korkutucuydu. Neyse düşündükçe bir şey olduğu yoktu nede olsa. Derse gitmek için hazırlanmam lazımdı. Ne zamandan beri duymadığımın farkında olmadığım tezgahtan uzaklaşıp üstüme hızlıca bir şeyler geçirdim. Çantama bir kaç kitap attım. Aynanın karşısında dağınık saçlarımı biraz düzelttikten sonra sığınağımdan çıktım. Tekrardan insanların arasındaydım işte! Her gün aynı nefret ama yine de her gün onlarlayım. Çok acı verici. O sesle birlikte olmayı kesinlikle tercih ederim. Korkunç.

Bölüm sonu

3 yorum