İçeriğe geç

Rüya bir hayat

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Rüya bir hayat

Bölüm 4

Eski fotoğraf

Kafeden ayrıldıktan sonra Yusuf eve dönerken uzun zamandır hissetmediği bir duygu hissediyordu.

Hafiflik.

Sanki yıllardır sırtında taşıdığı yükün küçük bir kısmını bir masanın üzerinde bırakmıştı.

Sokak lambalarının altında yürürken Elif’in söylediklerini düşünüyordu.

Bazı insanların acıları birbirine benzemiyordu.

Ama birbirini anlayabiliyordu.

Belki de insanları birbirine bağlayan şey mutluluk değil, yaralarıydı.

Eve vardığında kapıyı Ali açtı.

“Abi geç kaldın.”

Yusuf gülümsedi.

“Bir arkadaşla buluştum.”

Ali yüzünde hafif bir sırıtışla geri çekildi.

“Arkadaş mı?”

Yusuf cevap vermeden içeri girdi.

Mutfaktan yemek kokusu geliyordu.

Selin ile Pelin salonda oturmuş çizgi film izliyordu.

İkisi de Yusuf’u görünce koşarak yanına geldi.

Yusuf onları kucağına aldı.

Bir anlığına bütün sorunlar uzaklaşmış gibi hissetti.

O gece herkes uyuduktan sonra su içmek için mutfağa gitti.

Dönüşte koridorun sonundaki küçük depoya gözü takıldı.

Yıllardır açılmayan kapı…

İçeri girmeyeli uzun zaman olmuştu.

Nedense durdu.

Kapıyı açtı.

İçeride eski eşyalar vardı.

Tozlu kutular.

Kırık oyuncaklar.

Eski kıyafetler.

Ve bir köşede duran kahverengi bir koli…

Yusuf kutuyu açtı.

İçinden eski fotoğraflar çıktı.

Annesi.

Babası.

Ali’nin çocukluğu.

Selin ve Pelin’in bebeklik fotoğrafları.

Fotoğrafları karıştırırken bir tanesi dikkatini çekti.

Daha önce hiç görmediği bir fotoğraf.

Annesi ve babası bir göl kenarında duruyordu.

İkisi de gülümsüyordu.

Ama Yusuf’un dikkatini çeken onlar değildi.

Arka plandaki adamdı.

Fotoğrafın oldukça uzağında, bulanık şekilde görünen bir adam…

Yüzü seçilmiyordu.

Fakat üzerinde uzun koyu renkli bir mont vardı.

Yusuf’un kalbi hızlandı.

O mont…

Bir yerden tanıdık geliyordu.

Fotoğrafı yüzüne yaklaştırdı.

Tozları sildi.

Daha dikkatli baktı.

Ve o an sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi.

Bu mont…

Rüyalarında gördüğü çöp toplayan adamın montuna çok benziyordu.

Yusuf fotoğrafı elinden düşürecek gibi oldu.

Kendi kendine gülmeye çalıştı.

“Böyle şey olur mu?”

dedi.

Ama içindeki huzursuzluk büyüyordu.

Fotoğrafı cebine koydu.

O gece yatağa uzandığında uzun süre uyuyamadı.

Elif’in mesajlarını okudu.

Sonra fotoğrafı tekrar çıkardı.

Dakikalarca baktı.

En sonunda gözleri ağırlaştı.

Ve uyku geldi.

Bu kez sessiz değildi.

Sanki biri onu karanlığın içinden çağırıyordu.

Yusuf gözlerini kapattığında ilk gördüğü şey devasa bir göldü.

Su tamamen hareketsizdi.

Önce gökyüzü kurumaya başladı.

Mavi boşluk ince çatlaklarla kaplandı.

Bulutlar ufalanıp toza dönüştü.

Yıldızlar birer birer sönmedi; kuruyan yapraklar gibi büzüşüp göğün derinliklerine çekildi.

Sanki bütün gök, görünmez bir susuzluğun içinde yavaşça çatlayarak cansızlaşıyordu.

Sonra ay değişti.

Katı bir cisim olmaktan çıkıp eriyen bir balmumu gibi yumuşamaya başladı.

Kenarlarından beyaz bir parlaklık süzüldü.

Ay ışığı artık gölü aydınlatmıyordu.

Akıyordu.

Sessiz, yoğun ve süt beyazı bir sıvı gibi gökyüzünden dökülerek gölün içine doluyordu.

Her damlada göl biraz daha taşkınlaşıyor, su ile ışık arasındaki fark kayboluyordu.

Kısa süre sonra göl, suyla değil, erimiş ay ışığıyla dolmuş gibi görünmeye başladı.

Yüzeyi dalgalanmıyor, nefes alıyormuş gibi ağır ağır kıpırdıyordu.

Göl artık bir göl değil, beyaz ve sessiz bir maddeyle dolu sonsuz bir çukur gibiydi.

Gölün kıyısında tek bir kişi duruyordu.

Uzun koyu renkli montuyla…

Çöp toplayan adam.

Adam sırtını dönmüştü.

Gölün karşı kıyısını izliyordu.

Yusuf ona doğru yürümeye başladı.

Tam konuşacakken adam yavaşça elini kaldırdı.

Ve gölün öbür tarafını işaret etti.

Ay ışığının altında iki siluet görünüyordu.

Bir kadın.

Bir erkek.

Yusuf’un nefesi kesildi.

Çünkü onları tanıyordu.

Annesi ve babasıydı.

Ama ikisi de ona bakmıyordu.

Sanki onu duymuyor, görmüyorlardı.

Ve gölün yüzeyi yavaş yavaş kararmaya başladı…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.