Yusuf gözlerini annesiyle babasından ayıramıyordu.
Yıllardır onları görmek için neler vermezdi?
Kaç gece onların geri döndüğünü hayal etmişti?
Kaç sabah bunun yalnızca bir hayal olduğunu anlayarak uyanmıştı?
Şimdi ise karşısındaydılar.
Ama ulaşamayacağı kadar uzakta.
“Anne!”
diye bağırdı.
Sesinin çıktığını hissetti.
Fakat ses göle ulaşmadan dağıldı.
Sanki beyaz sıvı bütün sesleri yutuyordu.
“Babaaa!”
Bu kez daha güçlü bağırdı.
Karşı kıyıdaki iki siluet yine dönüp bakmadı.
Sanki Yusuf hiç var olmamıştı.
Göl kararmaya devam ediyordu.
Erimiş ay ışığının beyazlığı yavaş yavaş griye dönüştü.
Sonra siyaha.
Ama bu normal bir karanlık değildi.
Siyah sıvı gölün içinde hareket ediyor, kendi içinde dönüyor, bazen de yüzeyin altında dev bir şey nefes alıyormuş gibi kabarıyordu.
Yusuf istemsizce geri çekildi.
Tam o sırada çöp toplayan adam konuştu.
İlk kez.
“Onları aramayı hiç bırakmadın.”
Yusuf dondu.
Adam hâlâ göle bakıyordu.
“Yedi yıl…” dedi Yusuf.
“Yedi yıldır ne olduklarını bilmiyorum.”
Adam sessiz kaldı.
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
Gökyüzünde artık ay yoktu.
Onun yerine boş bir daire vardı.
Sanki ay yerinden sökülüp alınmıştı.
“Dünyadaki en ağır şey nedir biliyor musun?” dedi adam.
Yusuf cevap vermedi.
Adam kendi sorusunu kendisi cevapladı.
“Bir mezarın olmaması.”
Bu söz Yusuf’un içine oturdu.
Çünkü doğruydu.
Ölüm acıydı.
Ama belirsizlik…
Belirsizlik insanın içinde hiç kapanmayan bir yara bırakıyordu.
Birden gölün ortasında bir hareket oldu.
Karanlık sıvı kendi içine çökmeye başladı.
Dev bir girdap oluştu.
Girdabın tam merkezinde bir şey yükseliyordu.
Önce bir gölge.
Sonra bir şekil.
Sonra devasa bir kapı.
Kapı gölden çıkıyordu.
Ne taştandı ne demirden.
Sanki anılardan yapılmıştı.
Yüzeyinde sürekli görüntüler beliriyordu.
Çocuk kahkahaları.
Eski evler.
Yağmurlu yollar.
Kayıp yüzler.
Unutulmuş anılar.
Kapı yükseldikçe gökyüzü daha da karardı.
Yusuf kapıya baktığında kendi çocukluğunu gördü.
Annesinin elini tuttuğu bir günü.
Babasının omzunda oturduğu bir akşamı.
Ali’nin küçük hâlini.
Selin ile Pelin’in ilk adımlarını.
Kapı bütün geçmişi içinde taşıyordu.
Sonra kapının ortasında bir çatlak oluştu.
İçeriden altın renginde bir ışık sızdı.
Adam ilk kez Yusuf’a döndü.
“Her insanın bir kapısı vardır.”
dedi.
“Bu seninki.”
Yusuf’un kalbi hızlandı.
“İçeride ne var?”
Adamın yüzünde ne gülümseme vardı ne de hüzün.
Sadece yorgunluk.
Çok eski bir yorgunluk.
“Bunu ancak yürüyen öğrenebilir.”
Kapının aralığı biraz daha büyüdü.
İçeriden rüzgâr gelmeye başladı.
Ama bu rüzgâr hava taşımıyordu.
Hatıralar taşıyordu.
Yusuf annesinin sesini duydu.
Babasının kahkahasını.
Çocukluğundan kalma unutulmuş cümleleri.
Yıllardır hatırlamadığı kokuları.
Bir an için gözleri doldu.
Kapı onu çağırıyordu.
Bunu hissedebiliyordu.
Ve ilk kez korkusundan daha büyük bir şey hissetti.
Merak.
Yusuf yavaşça ilk adımını attı.
Kapıya doğru yürümeye başladı.
Tam eşikten geçeceği sırada gölün içinden korkunç bir ses yükseldi.
Binlerce kişinin aynı anda ciğerlerine hava çekmesi gibi.
Göl patlarcasına kabardı.
Yer sarsıldı.
Kapının ışığı bir an söndü, sonra yeniden yandı.
Karanlığın altında bir şey hareket etti.
Çok büyük bir şey.
Yüzey yarıldı.
Ve gölün içinden iki dev göz açıldı.
Yusuf nefes almayı unuttu.
Kalbi göğsünde tek bir sert darbe vurdu.
Ayakları yere çivilendi.
Kaçamadı.
Kıpırdayamadı.
Sadece baktı.
O gözler de ona baktı.
Sonra gözlerin rengi değişmeye başladı.
Birinin içi gümüş ışıkla doldu.
Diğerinin içi altın alevlerle parladı.
Bir göz aya dönüştü.
Diğeri güneşe.
Gökyüzüne doğru yükselmeye başladılar.
Kapı, göl, karanlık ve kıyılar geride kalırken Yusuf da görünmez bir güç tarafından yukarı çekiliyormuş gibi hissetti.
Ay ve güneş yükseldikçe büyüyor, bütün göğü dolduruyordu.
Sonra birbirlerine doğru yöneldiler.
Yavaşça.
Kaçınılmaz bir şekilde.
Ve sonunda çarpıştılar.
Çarpışmanın olduğu anda bütün evren bembeyaz bir ışıkla kaplandı.
Ne gökyüzü kaldı.
Ne göl.
Ne kapı.
Ne de karanlık.
Sadece sonsuz bir beyazlık vardı.
Yusuf gözlerini kısmaya çalıştı ama ışık her yerdeydi.
Tam o sırada ışığın içinden bir siluet belirdi.
Birisi ona doğru koşuyordu.
Yusuf’un kalbi yeniden hızlandı.
Bu Elif’ti.
Saçları ışığın içinde savruluyor, yüzünde tarifsiz bir özlem vardı.
“Yusuf!”
diye seslendi.
Sesi her yerden aynı anda geliyordu.
Elif koşarak ona yaklaştı.
Aralarındaki mesafe hızla kapandı.
Yusuf da ona doğru bir adım attı.
Elif elini uzattı.
Parmakları Yusuf’un omzuna değmek üzereydi.
Tam o anda her şey parçalandı.
Yusuf irkilerek gözlerini açtı.
Nefes nefeseydi.
Yatağındaydı.
Ve uyanmıştı.