Son zamanlarda Yusuf kendisini giderek daha yalnız hissediyordu.
Kalabalıkların arasında yürüyordu ama kimseye ait değilmiş gibiydi. İşten çıkıyor, eve dönüyor, kardeşleriyle ilgileniyor, günü bitiriyordu. Her gün bir öncekine benziyordu.
Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken içinde açıklayamadığı bir sıkışma hissediyordu.
Sanki hayatı durmuştu.
Sanki yıllardır aynı yerde bekliyordu.
O akşam yatağında telefonuyla uğraşırken karşısına bir arkadaşlık uygulamasının reklamı çıktı.
Normalde böyle şeylere pek ilgi duymazdı.
Ama reklamı kapatmadı.
Uzun süre ekrana baktı.
Belki de sadece konuşacak birine ihtiyacı vardı.
Belki de uzun zamandır ilk kez kendi hayatından bahsetmek istiyordu.
Uygulamayı indirdi.
Bir süre profillere baktıktan sonra Elif isminde bir kız dikkatini çekti.
Fotoğrafında doğal bir gülümsemesi vardı.
Abartılı değildi.
Ama bakınca insana huzur veren bir yüzü vardı.
Bir süre mesajlaştılar.
Günler geçtikçe sohbetleri uzadı.
Yusuf farkında olmadan gün içinde onun mesajlarını beklemeye başlamıştı.
Uzun bir aradan sonra ilk kez gerçekten mutluydu.
Bu mutluluk, o gece uyumadan önce bile yüzünden okunuyordu. Odanın camlarından süzülen solgun sokak ışığı yüzüne vururken dudaklarında hafif bir tebessüm vardı.
Gözlerini kapattığında kendisini bambaşka bir yerde buldu.
Ucu bucağı görünmeyen geniş bir ovada yürüyordu.
Ovanın üzerine serpiştirilmiş küçük tepeler vardı.
Tepelerin arasından ince, berrak su nehirleri kıvrılarak akıyor, ay ışığını yansıtarak gümüş gibi parlıyordu.
Her tepe farklı renkte çiçeklerle kaplıydı.
Birinde mor çiçekler dalgalanıyor, diğerinde sarılar güneş gibi parlıyordu.
Fakat tepelerden biri diğerlerinden farklıydı.
Orada tek başına yükselen büyük bir ağaç vardı.
Ağacın altı ise bembeyaz papatyalarla örtülmüştü.
Yusuf istemsizce o tepeye doğru yürümeye başladı.
Yaklaştıkça ağacın dallarından bir salıncağın sarktığını gördü.
Salıncakta Elif oturuyordu.
Rüzgârın eşliğinde hafif hafif sallanıyor, yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesi duruyordu.
Yusuf bir an durup onu izledi.
Etrafındaki papatyalar rüzgârla birlikte dalgalanıyor, sanki bütün ova nefes alıp veriyormuş gibi görünüyordu.
Elif başını kaldırıp ona baktı.
Yusuf'un içini tarif edemediği bir huzur kapladı.
Yavaşça yanına yaklaştı.
Gözlerini papatyalara çevirdi, sonra tekrar Elif'e baktı.
"Sen," dedi yumuşak bir sesle, "bahar bahçelerinin gümbür gümbür açan papatyası gibisin."
Elif'in gözleri şaşkınlıkla parladı.
Yusuf gülümseyerek devam etti.
"Nereye baksam seni hatırlatan bir huzur görüyorum. İnsan bazen bir çiçeğe bakınca mutlu olur ya... Ben de sana bakınca öyle hissediyorum."
Rüzgâr papatyaların arasından geçerken beyaz yapraklar hafifçe savruldu.
Elif salıncakta usulca sallanmaya devam etti.
O an Yusuf, yıllardır içinde taşıdığı yüklerin biraz olsun hafiflediğini hissetti.
Sanki kaybettiklerinin ardından ilk kez kalbinde yeniden bahar açıyordu.
Bir süre sonra birbirlerine telefon numaralarını verdiler.
Mesajlaşmalar yerini uzun telefon konuşmalarına bıraktı.
Bazen akşamları saatlerce sohbet ediyor, fark etmeden gecenin ilerleyen saatlerine kadar konuşuyorlardı.
Aralarındaki samimiyet her geçen gün biraz daha artıyordu.
Hafta sonları birlikte yürüyüşe çıkmaya başladılar.
Şehrin sakin sokaklarında dolaşıyor, parkta oturup çay içiyor, birbirlerini daha yakından tanıyorlardı.
Yusuf uzun zamandır kimseyle bu kadar rahat konuşmamıştı.
Elif de onun yanında kendisini huzurlu hissediyordu.
Sonunda buluşmaya karar verdiler.
Şehrin merkezindeki küçük bir kafede karşılıklı oturdular.
Elif fotoğraflarından bile daha güzeldi.
Uzun kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu.
Ama Yusuf'u etkileyen güzelliğinden çok gözlerindeki sıcaklıktı.
Sanki insanı dinlemeyi biliyordu.
Saatlerce konuştular.
Havadan sudan...
Çocukluklarından...
Hayallerinden...
Sonra Elif bir an durdu.
Kahvesinden küçük bir yudum aldı.
"Senin hikâyen ne Yusuf?"
Yusuf ilk başta cevap vermedi.
Masadaki fincanına baktı.
Uzun zamandır kimse ona bunu sormamıştı.
Derin bir nefes aldı.
"Yedi yıl önce..." dedi.
"Annem ve babam kayboldu."
Elif'in yüzündeki ifade değişti.
Yusuf anlatmaya devam etti.
"Bir trafik kazası geçirdiler."
"Polisler geldi. Aramalar yapıldı. Günlerce haber bekledik."
"Araba bulundu."
"Fakat onlar bulunamadı."
Bir süre sustu.
Bu olayın üzerinden yıllar geçmişti.
Ama anlatırken hâlâ boğazı düğümleniyordu.
"İlk başlarda geri döneceklerini düşündüm."
"Bir gün kapıyı çalacaklarını."
"Bir yanlışlık olduğunu."
"Fakat aylar geçti."
"Sonra yıllar..."
Elif sessizce dinliyordu.
Yusuf devam etti.
"Küçük kardeşim Ali vardı."
"Kaza olduğunda on beş yaşındaydı."
"Bir de ikiz kız kardeşlerim."
"Selin ve Pelin."
"O zaman sadece iki yaşındalardı."
"Bir anda her şey değişti."
Yusuf gözlerini camdan dışarı çevirdi.
Yağmur başlamıştı.
"Evin yükü üzerime kaldı."
"Ali ev işlerinde bana yardım etmeye çalışıyordu."
"Selin ve Pelin'i büyütmek için elimizden geleni yapıyorduk."
"Bazen gece herkes uyuduktan sonra mutfağa gidip tek başıma oturuyordum."
"Çünkü korkuyordum."
"Neyden?" diye sordu Elif.
"Başaramamaktan."
Yusuf hafifçe gülümsedi.
"Kaza olduğunda ben on sekiz yaşındaydım."
"Ben daha kendime bakmayı öğrenememişken üç kardeşe bakmak zorunda kaldım."
Elif uzun süre sessiz kaldı.
Sonra kendi fincanını masaya bıraktı.
"Sanırım şimdi sıra bende."
Yusuf başını kaldırdı.
Elif pencereye baktı.
"Göründüğüm kadar güçlü biri değilim."
dedi.
"Benim ailem kaybolmadı."
"Ama ben onları kaybettim."
Yusuf dikkatle dinliyordu.
"Babam yıllarca alkol bağımlılığıyla mücadele etti."
"Evimiz sürekli kavga doluydu."
"Annem bir gün dayanamadı ve gitti."
"Ben ise ikisinin arasında büyüdüm."
Elif'in sesi sakinleşti.
"İnsan bazen anne babasını aynı anda kaybetmek için onların ölmesini beklemiyor."
Yusuf ilk kez birinin kendi acısını gerçekten anlayabildiğini hissetti.
Kafenin camına düşen yağmur damlaları yavaşça aşağı süzülüyordu.
Ve uzun zamandır ilk kez, yalnız olmadığını düşündü.