Sabah uyandığında Yusuf bir süre tavana baktı.
Rüyanın etkisi geçmemişti.
Normalde insanlar uyandıklarında gördükleri şeyleri unutmaya başlardı. Rüyalar sabah ışığında erirdi.
Ama bu farklıydı.
Sanki gördüğü şey bir rüya değil de gerçekten yaşanmış bir anıydı.
Yatağından doğruldu.
Pencereden içeri giren güneş ışığı odanın bir köşesine vuruyordu. Ali çoktan kalkmıştı. Mutfaktan tabak sesleri geliyordu.
Her şey normal görünüyordu.
Ama Yusuf normal hissetmiyordu.
Kahvaltı boyunca sessiz kaldı.
Çocuklar kendi aralarında konuşuyor, Ali günün planlarından bahsediyordu.
Yusuf ise ara sıra boşluğa dalıyordu.
Aklında hâlâ o kahkaha vardı.
Çöpün başındaki adamın kahkahası…
O ses bazen kulağının hemen yanında duyuluyormuş gibi oluyordu.
İşe gitmek için evden çıktığında şehir her zamanki gibiydi.
Arabalar.
Kornalar.
Kalabalık kaldırımlar.
İnsanlar.
Yüzlerce insan.
Binlerce insan.
Ama o gün ilk defa farklı bir şey fark etti.
Kimse birbirine bakmıyordu.
Aynı kaldırımı paylaşan insanlar birbirlerinin içinden geçiyor gibiydi.
Bir kadın ağlayarak telefonda konuşuyordu.
Kimse dönüp bakmadı.
Bir yaşlı adam otobüs durağında sendeledi.
Kimse yardım etmedi.
Bir çocuk annesinin elini çekiştirerek bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Annesi telefondan başını kaldırmadı.
Yusuf yürürken içini garip bir sıkıntı kapladı.
İnsanlar birbirine bu kadar yakınken nasıl bu kadar uzak olabiliyordu?
O gün iş yerinde de huzursuzdu.
Akşam eve döndüğünde televizyon açıktı.
Haberlerde büyük bir alışveriş merkezinin açılışı gösteriliyordu.
Kameralar gülümseyen insanları çekiyordu.
Ardından başka bir haber başladı.
Uzak bir şehirde meydana gelen bir yangın…
Evlerini kaybeden insanlar…
Ağlayan çocuklar…
Muhabir konuşurken ekran bir anda değişti.
Yeni habere geçildi.
Sanki birkaç saniye önce yaşanan acı hiç olmamıştı.
Yusuf televizyona baktı.
Sonra kumandayı kapattı.
İçinde tarif edemediği bir öfke vardı.
Gece yatağa yattığında uyumak istemedi.
Çünkü gözlerini kapattığı anda bir şeyin onu beklediğini hissediyordu.
Karanlık odada uzun süre tavana baktı.
Kalbi sebepsiz yere hızlı atıyordu.
Sanki görünmeyen bir tehlike yavaş yavaş yaklaşıyor, nefesini ensesinde hissediyordu.
Ama uyku yine geldi.
Sessizce.
Kaçınılmaz şekilde.
Önce odanın karanlığı derinleşti.
Tavanın çizgileri silikleşti.
Uzaktan gelen bir araba sesi, mutfakta unutulmuş bir tabağın hayali tınısına karıştı. Sonra ikisi de birbirinden ayırt edilemez oldu.
Yusuf gözlerini kapattığını hatırlamıyordu.
Ya da açtığını.
Bir an yatağında yatıyordu.
Bir sonraki anda ayaklarının altında taş bir zeminin soğukluğunu hissetti.
Ve bu kez gözlerini açtığında —eğer gerçekten açtıysa— devasa bir meydandaydı.
Meydan insanlarla doluydu.
Binlerce kişi vardı.
Belki daha fazla.
Kalabalığın uğultusu uzaktan gelen deniz sesi gibi yükselip alçalıyor, görüntü hafifçe titreşiyordu; sanki dünya görünmez bir nefes alıp veriyordu.
Ama tuhaf bir şey vardı.
Herkes elinde bir ayna taşıyordu.
Küçük, büyük, kırık, süslü…
Fark etmiyordu.
İnsanlar yürürken yalnızca aynalarına bakıyordu.
Kimse başını kaldırmıyordu.
Kimse karşısındaki insanı görmüyordu.
Bir kadın bir adama çarptı.
Fark etmedi.
Bir adam yere düştü.
Kimse durmadı.
Bir çocuk ağlıyordu.
Kimse duymuyordu.
Çünkü herkes kendi yansımasına bakıyordu.
Yusuf kalabalığın içinde yürümeye başladı.
Omzuna çarpan insanların yüzleri bir anlığına seçiliyor, sonra aynaların parıltısında eriyip gidiyordu.
Yerdeki taşlar, gökyüzündeki solgun ışık, insanların adımları… Hepsi tanıdık ama açıklanamaz bir şekilde yabancıydı.
Derken kalabalık iki yana açılır gibi oldu.
Ya da belki Yusuf’un bakışı değişti.
Ve o an meydanın tam ortasında duran dev aynayı gördü.
Ayna gökyüzüne kadar yükseliyordu.
Yüzeyi hareketsiz değildi; sıvı bir göl gibi ışığı içine çekiyor, sonra geri veriyordu.
Yavaş yavaş ona doğru ilerledi.
Her adımda meydanın sesi biraz daha uzaklaştı.
Kalabalık bulanıklaştı.
Geriye yalnızca aynanın soğuk parıltısı kaldı.
Yaklaştıkça kendi yansımasını görmeyi bekliyordu.
Ama aynaya baktığında…
Kendisini göremedi.
Aynanın içinde sadece o çöp toplayan adam vardı.
Ve adam yine gülüyordu.