Yusuf işten çıkmıştı. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Sokak lambaları birer birer yanarken insanlar evlerine yetişme telaşıyla kaldırımları dolduruyordu. Herkes bir yere yetişiyor gibiydi. Kimsenin etrafına baktığı yoktu.
Yusuf elindeki yarısı kalmış su şişesini salladı. Gün boyunca birkaç yudum almış, geri kalanını bitirmemişti.
Tam o sırada gözleri yolun karşısındaki yaşlı adama takıldı.
Adam çöp konteynerinin yanında eğilmiş bir şeyler arıyordu. Üzerindeki mont eskiydi. Omuzları çökmüş, elleri soğuktan kızarmıştı. Bir süre konteynerin içinde dolaştıktan sonra küçük bir ekmek parçası buldu. Tozunu silkeleyip dikkatlice cebine koydu.
Yusuf yürümeye devam etti ama birkaç adım sonra yavaşladı.
Nedense gördüğü görüntü zihninden çıkmıyordu.
Bir insan neden çöpten ekmek aramak zorunda kalırdı?
Bir insanın hayatı hangi dönemeçlerden geçerse bu noktaya gelirdi?
Belki yıllar önce onun da bir evi vardı.
Belki çocukları vardı.
Belki bir zamanlar kahkahalar atıyordu.
Belki gençliğinde kurduğu hayaller vardı.
Şimdi ise insanların çöpe attığı ekmek parçalarını topluyordu.
Yusuf boğazındaki kuruluğu hissedince elindeki şişeyi ağzına götürdü.
Bir yudum su içti.
Fakat su boğazından geçerken tuhaf bir his oluştu içinde.
Şişeye baktı.
Sonra yaşlı adamı düşündü.
“Acaba bugün su içebildi mi?”
Bu soru bir anda zihnine saplandı.
Birkaç saniye önce farkında olmadığı susuzluğunu artık hissedemiyordu.
Hatta su içmeye devam etmek istemedi.
Sanki o yudum boğazında düğümlenmişti.
İnsan kendi susuzluğunu giderebiliyordu.
Peki ya başkasınınkini?
Yusuf yoluna devam etti ama içindeki huzursuzluk büyüyordu.
Akşam evin içine yavaşça yerleşmişti.
Salonun ışığı loştu. Televizyonda haberler vardı; uzak şehirlerden gelen sesler, ekranın içinden taşan yüzler, birbiriyle bağlantısız olaylar… Ama evin içinde bunların hiçbiri gerçek gibi durmuyordu.
Yusuf salondaki koltukta uzanmış farkında olmadan aynı noktaya bakıyordu.
Ali mutfaktan seslendi, çocuklar salonda kendi dünyalarında kaybolmuştu. Evdeki her şey yerli yerindeydi. Sıcak, düzenli, tanıdık.
Ama Yusuf’un içi aynı yerde değildi.
Gözlerinin önüne gün içinde gördüğü adam geliyordu.
Çöp konteynerinin yanında eğilmiş, kimsenin bakmadığı bir varlık gibi… İnsanların içinden geçip gittiği ama kimsenin dokunmadığı biri.
O adamı düşündü.
“Bu gece ne yiyecek?” diye geçti aklından.
Sonra kendi kendine bu sorudan rahatsız oldu.
Çünkü cevabı yoktu.
Gece ilerledikçe ev sessizleşti. Televizyon kapandı. Işıklar söndü. Sadece sokak lambalarının camdan içeri süzülen soluk ışığı kaldı.
Yusuf yatağa uzandı.
Gözlerini kapattı.
Ve uyku, bir kapanış gibi değil, bir düşüş gibi geldi.
⸻
İlk önce sandığı gördü.
Evdeydi.
Ama ev, bildiği ev değildi.
Duvarlar biraz daha uzak, hava biraz daha ağırdı.
Ortada eski bir sandık duruyordu. Tahtası çatlamış, kilidi yarı açık, içinden sanki nefes alan bir şey varmış gibi hafif titreyen bir sandık.
Yusuf yaklaştı.
Eğildi.
Sandığın kapağını açtı.
İçinde bir kutu vardı.
Küçük, basit bir kutu.
Ama dokunduğu anda kutu kaçtı.
Sanki bir şeyden korkuyordu.
Yusuf uzandı.
Kutuyu yakalamaya çalıştı.
Ne kadar uzansa da kutu bir adım daha geri gidiyordu.
Her seferinde biraz daha uzak…
Bir anda sesler başladı.
Önce ince bir uğultu.
Sonra kalabalık bir nefes.
Sonra ayak sesleri.
Ve dünya birden kırıldı.
⸻
Yusuf kendini sokakta buldu.
Ama bu sefer farklıydı.
Bu kez o çöp konteynerinin yanındaydı.
Eğilmişti.
Ellerine baktı.
Kirliydi.
Üzerindeki kıyafetler yırtıktı.
Ama en ağır olan şey kıyafetler değildi.
Omuzlarındaki ağırlıktı.
Sanki görünmeyen bir yük taşımak zorundaydı.
Başını kaldırdı.
Ve onu gördü.
İlk gün gördüğü adamı.
Çöpün başında duran adam artık karşısındaydı.
Ama bu kez o adam eğik değil, dimdikti.
Yusuf’a bakıyordu.
Uzun, sabit bir bakış.
Ne öfke vardı içinde ne merhamet.
Sadece bir “bilme” hali.
Sonra adam gülümsedi.
Ve kahkaha attı.
Ama bu kahkaha bir ses değildi sadece.
Sanki sokakların içinden gelen, duvarlara çarpıp geri dönen bir boşluktu.
Yusuf geri çekilmek istedi.
Ama bedeninin içinde bir şey onu tuttu.
Adam gülmeye devam ederken, Yusuf’un zihni parçalanıyordu.
Sanki gördüğü şey sadece adam değildi.
Adamın taşıdığı her şeydi:
Yıllar…
Açlık…
Görülmemek…
Unutulmak…
Ve o an Yusuf hissetti.
Bu adamın sadece çöp toplamadığını.
Bir hayatın ağırlığını taşıdığını.
Ama o ağırlığın bir noktada artık taşınamadığını…
Kahkaha yavaş yavaş değişti.
Ses bozuldu.
Çatladı.
Ve adamın başı, sanki içeriden bir baskıya dayanamıyormuş gibi…
bir anda dağıldı.
Yusuf çığlık atamadı.
Sadece baktı.
Çünkü o an anladı:
Bazı insanlar kırılınca sessiz kalmaz.
Dünya onların içinden geçip gider.
Ve Yusuf o sokakta çökmüş halde kalırken, aslında çöken şeyin bir beden değil, bütün bir görmezlik düzeni olduğunu hissetti.
Uzakta kendi hayatının silueti duruyordu.
Temiz, düzenli, dokunulmamış…
Ama artık eskisi gibi görünmüyordu.
Çünkü Yusuf, ilk kez gerçekten görmüştü.
