Sabah sessizdi. O kadar sessizdi ki, şehir bile nefes alıyor gibiydi. Yare, uzun zamandır ilk kez bu kadar huzurlu uyanmıştı. Hafif bir serinlik vardı odasında. Saçları yastığa dağılmış, ince perdeyi aralayan güneş ışığı saçlarının kızıllığını altın gibi parlatmıştı. Aklı hâlâ Eren’in dün verdiği o küçücük kağıt parçasındaydı:
> “Gözlerinden düştüğümde, bana yine de yüzünü döner misin?”
O cümle hâlâ göğsünde ağır bir taş gibi duruyordu. Birine “düşebilmek...”ne garipti. Yare, hiçbir zaman gözlerinden kimseyi düşürmemişti çünkü kimseyi tam olarak içine almamıştı.
Eren'le buluşacaklardı. Bu kez bir kafede değil. Bir gölette. Eren “sessiz bir yer” demişti.Belki de ilk defa sadece konuşmak değil, sustuklarında da anlaşabileceklerini göreceklerdi.
Göletin kenarına vardıklarında, Eren çoktan gelmişti. Ayakkabılarını çıkarıp suya dokunmuş, taşları karıştırıyordu. Yare yaklaşınca başını kaldırdı, gözleriyle selamladı. Aralarında artık başka bir dil oluşmuştu. Kelimesiz, sakince.
Yare yere oturdu. Eren’in hemen yanına değil, ama çok uzağına da değil. Bir "ortada" duruyorlardı. Ne tamamen iç içe, ne tamamen mesafeli. Tıpkı hissettikleri gibi.
— “Biliyor musun?” dedi Eren aniden, “ben küçükken annem hep‘yaralarınla yaşamasını öğren’ derdi. Ama kimse o yaraların ne kadar derin olabileceğini anlatmaz insana.”— “Senin yaran ne?” diye sordu Yare.
Eren bir süre sustu. Sonra elini cebine attı. Küçük bir kağıt çıkardı, buruğuydu. Yare’ye uzattı.
> “Babamın arka koltuğunda unutulmuş bir çocuk gibiyim. Herkes bir yere gidiyor ama kimse beni.”
Yare kağıda baktı.Sesi çıkmadı.Çünkü o da öyle hissetmişti bir zamanlar.Küçükken balkona oturup geçen arabaları izler, kendi hikâyesinin içinden geçip gitmelerini seyrederdi.
— “Benim yaram,” dedi Yare yavaşça, “kimsenin beni sormamış olması. Hiç kimse gerçekten ‘Nasılsın?’ demedi. Herkes benden cevabı zaten bildiğini düşündü.”— “Ben bilmiyorum,” dedi Eren.— “Ben hâlâ her gün nasıl olduğunu merak ediyorum.”
Bu cümleyle birlikte içindeki baraj çatladı. Yare istemeden bir damla yaş bıraktı gözünden. Ama saklamadı. Silmedi de. Çünkü o an artık utanılacak bir şey yoktu. Eren oradaydı. Sadece bedeniyle değil, ruhuyla.
--- Gökyüzü ağır ağır bulutlanıyordu ama ikisi de fark etmedi. Sanki zaman durdu. Sanki hayat, sadece o göletin kıyısında nefes alıyordu.
Eren hafifçe Yare’nin eline dokundu. Yare irkilmedi. Geri çekilmedi. Ne ileri gitti ne durdu. Sadece orada kaldı.
Ve o an, iki yaralı ruhun birbirine yaslanması gibiydi bu. Tamir olmamışlardı. Ama ilk kez, beraber kırılmak istemedikleri bir yer bulmuşlardı. ---