Küçük kızın gözlerindeki o küçücük ışık pırıltısı, Karan’ın yüreğine umut serpti. Ancak bu uyanış uzun sürmedi. Kasabanın üzerindeki hava aniden ağırlaştı; sanki sis, nefes almayı bile imkansız kılmak istercesine yoğunlaştı.
Uçurumun tepesindeki eski fenerden, rüzgarın uğultusunu bastıran derin bir gürleme yükseldi. Kasaba halkı birden durdu. Adımları dondu, başları aynı anda devasa fenerin bulunduğu tarafa çevrildi. Yüzlerindeki o tepkisiz ifade yerini derin bir huzursuzluğa bırakmıştı, ama ne olduğunu kendileri bile kavrayamıyordu.
Karan, fırçasını paletine bastırıp şövalesini korumaya çalıştı. Fenerin tepesindeki siyah duman sarmalı, sanki canlı bir yaratık gibi gökyüzünde kıvrılıyor, kasabanın üzerine korku saçıyordu.
"Yapmamalısın," dedi arkasından cılız bir ses.
Karan hızla arkasına döndü. Fırçasındaki pembe balon izini izleyen yaşlı bir adam, titreyen elleriyle Karan'ın kolunu tutuyordu. Adamın gözleri buğuluydu, konuşmak bile ona büyük bir yük gibi geliyordu.
"Ruhlarımızı kaybettiğimizden beri burada hiç renk olmadı," diye fısıldadı yaşlı adam. "Acıyı unuttuk ama neşeyi de kaybettik. O fenerdeki varlık, hissetmemizi istemiyor. Eğer renklendirirsen... acılar geri döner."
Karan yaşlı adamın gözlerinin içine baktı. "Peki hiç hissetmeden yaşamak, gerçekten yaşamak mı?"
Yaşlı adam cevap veremedi. Sadece gözünden süzülen tek bir damla yaş, yıllardır kurumuş olan yanağını ıslattı. Karan fırçasını daha sıkı kavradı. Fenerdeki gölge ne kadar karartırsa karartsın, o tuvaline daha canlı renkler vurmaya kararlıydı.