Sis, Okyanus Kıyısı Kasabası’nın üzerine her zamanki gibi ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Sokaklarda tek bir çocuk çığlığı, tek bir kahkaha ya da kavga sesi duyulmuyordu. İnsanlar birer hayalet gibi yan yana geçip gidiyor, kimse kimsenin gözünün içine bakmıyordu. Çünkü bu kasabada bakışlar bomboştu; içinde ne sevinç vardı ne de acı.
Karan, sırtındaki ağır resim çantasını düzeltip meydandaki eski taş banka oturdu. Kasabaya geleli henüz birkaç saat olmuştu ama havadaki bu tuhaf his göğsünü sıkıştırıyordu. İnsanların yüzündeki ruhsuzluk, tuvaline dokunması için onu adeta çağırıyordu.
Çantasından fırçalarını ve renk paletini çıkardı. Şövalesini kurup gri taş binaları çizmeye başladı. Ancak gördüğü gibi değil, hissettiği gibi çizmek istiyordu. Fırçasını önce parlak bir maviye batırdı; kasabanın üzerindeki ölü gri gökyüzüne canlı bir gök mavisi bıraktı. Ardından sıcak bir sarıyla sokak lambalarını aydınlattı.
O sırada yanından geçen küçük bir kız çocuğu durdu. Çocuğun gözlerinde en ufak bir merak kırıntısı bile yoktu. Karan gülümsedi ve fırçasının ucuyla tuvaldeki kızın eline küçük, parlak pembe bir balon çizdi.
Tam o anda, kasabanın üzerindeki sis hafifçe dalgalandı. Küçük kız başını kaldırıp ilk kez Karan’ın gözlerine baktı. Göğsünden derin bir iç çekiş koptu; yıllardır kilitli kalan bir kapı aralanmış gibiydi.
Uzaklarda, uçurumun tepesindeki eski fenerden yükselen kara bir duman gökyüzünü kapladı. Fenerin koruyucusu, kasabaya giren ilk rengi fark etmişti.