Kath, oturduğu yerden önünde akan Seattle trafiğini son kez inceledi. Kimse onu görüp durdurmaya çalışacak kadar müsait değildi. Çünkü Kath’in aksine her birinin hızla akıp giden yoğun hayatları, muhtemelen günün sonunda onları bekleyen sevdikleri vardı. İçinde bulunduğu sahneyi onların olduğu açıdan görse elbette Kath de durmaz, geçip giderdi. Evinde onu bekleyen birileri olduğu için değil, orada kendi bedenini göreceği için.
Ballard Köprüsü’nün trabzanlarında ayağa kalktığında bile onu durduran olmamıştı. Hayatta bu kadar az yer kapladığını bilseydi bu kadar uzun süre beklemezdi belki de.
Geride bırakacağı bu mutlu dünyaya son kez bir bakış atıp kendini Washington Gölü’nün soğuk sularına bıraktı. Şansı varsa onu, yani ölüsünü, karşıdaki itfaiye istasyonu yakında bulurdu.
Fakat Kath’in ancak masallarda görebileceği bir mucize yaşandı ve genç kız öylece havada asılı kaldı. Sanki biri onu kollarından kavramış gibiydi, görünürde ise çevresi bomboştu. Bu akıl almaz ana sadece ardına kadar açılmış gözleriyle şahitlik edebiliyordu Kath
Trafiğin sesi uğultuya dönüşürken görüşü bulanıklaştı ve araçlar, bulutlar adeta yavaşlamaya ve dönmeye başladı. Kath son bir ümitle havada çırpındı, buna rağmen bir şeyin onu kollarının altından tutup yavaşça suya indirdiğini hala hissedebiliyordu. Korkuyla çarpan kalbi ona en azından hala yaşamaya devam ettiğini hatırlattı. Gözlerini açık tutup olanları görmek için kendini biraz daha zorladı.
Ayakları sonunda suyla buluştu, Kasım ayının soğutmasını beklediği su ılıktı ve onu davet ediyordu. Kendisini su yüzeyinde tutmaya çalışırken kıyıyı kolaçan etti ama koşarak uzaklaşan kimseyi göremedi. Aslında görmesi daha korkunç olurdu. Çünkü o ana dek insanların uçabildiğini hiç duymamıştı.
Su, minik dalgalarıyla onu rahatlattıktan sonra onu sakince az önce genç kızın kontrol ettiği kıyıya sürükledi. Bir bebeği beşiğine yerleştirircesine onu çakılların üzerine bıraktı. Hayat eski akışına geri döndü, havayı yine Seattle trafiğinin dinmek bilmez gürültüsü doldurdu ve Kath’in görüşü yeniden netleşti.
Kath yaşadıklarının gerçekliğini sorgulamayı akıl etti ve sarsılmak için kendine sert bir tokat attı. Avucundan akan acı yanağındaki her bir santimi eş derecede yakıyordu.
Rüya değildi ama ölmemişti de. Hemen ölmeyeceğini biliyordu da yine de boğulmak bir yana su bile yutmamıştı. Yani az önce yaşanan her şey ne kadar inkâr etse de gerçekti. Kafasını sallayarak yanağındaki acıdan kurtuldu ve nihayet kendine gelebildi.
Bu kendine gelişin ardından önünde uçuşan biri koyu biri açık iki mavi ışığı fark etti. Işıklar önce kumda dinlenen sağ eliyle bağlantı kurup genç kızın avucunu gıdıkladılar. Kath karşı koyamıyor, yalnızca büyülenerek ışıkları takip ediyordu. Ardından ışıklar vakit kaybetmeden sağ kolu boyunca dolanıp birden ortadan kayboldu.
Kolunu yokladı, görünürde değişen bir şey olmamıştı. Son 10 dakikadır olan her şey Kath ne olduğunu anlayamadan olup bitiyordu. Bunun bir sonu gelmediği sürece Kath de aklını kaybettiğini düşünmeye adım adım yaklaşıyordu.
Genç kız az önce onu sürükleyen sudan birkaç avuç alıp suratına çarptı. Su bu kez tam da tahmin ettiği gibi buz kesiyordu. En azından tokadının acıttığı yerleri sızlatacak kadar soğuktu.
Doğrulup köprünün dibinden ana caddeye çıkan merdivene yöneldi. Düşüncelere daldığı için adımları da yavaşlamıştı. Beyninde, olan biteni mantık çerçevesine oturtmaya çalışıyordu, en azından çabalıyordu. Ayakları bu sırada onu bilinçsizce bodrumdan bozma evine geri getirmişti. Bildikleri tek yol da buydu zaten.
Köprüye çok uzak olmayan evine nihayet geldiğinde kapının önünde oturmuş kahvesini yudumlayan Maria Hanım’ı gördü. Fakat ev sahibi ona seslense de genç kız dönüp bakmadı ve ayaklarını sürükleyerek evine geçti.
Hayatı boyunca istediği hiçbir şeyin olmayışı yetmezmiş gibi cesaret edip aldığı bu kararda bile başarılı olamadı. Zaten bu kararı almak bile onun için hiç kolay olmamıştı. Hayatı hakkında ilk kez karar vermiş, onu da sebebini bilmediği bir şekilde eline yüzüne bulaştırmıştı. Üzerini değiştirip kendini soğuk sular yerine yatağının sıcak ve şefkatli kollarına bıraktı. Onu terk etmeyen bir tek bu yatak kalmıştı.
Sabah alarmın rahatsız edici melodisiyle uyandığında yaşadıklarını zihninden öfkeyle savuşturdu. Bunun yerine monoton ve onun için artık anlamını yitirmiş hayatına geri dönmeyi seçti. Çünkü dünkü denemesi onun için sadece bir başarısızlıktan ibaretti, kumbaraya bir bozukluk daha. O da bu utanç kaynağıyla yaşamaya mecburdu.
Patronu Garrett Amca’yı pek severdi ama artık işe gidecek gücü bile kendinde bulamıyordu. Çünkü yapmak istediği herhangi bir şey yoktu. Sadece onu sürükleyen bu acımasız yaşam dursun ve dinlenmesine biraz izin versin istiyordu. Kaybettiği onca şeyden sonra zaten sürüklenmenin de bir anlamının kalmadığını biliyordu. Dün atması zor bir adım atmıştı, dün orada ölmeliydi.
Kafenin kapısından girerken çalan çan genç kızın yüzünde bir gülümseme bıraktı. Gününün başladığını doğan güneş değil bu minik metal gösteriyordu bu sıcak kafede. Gazete okuyan Garrett Amca’yı rahatsız etmeden mutfağa geçti ve biriken bardakları temizlemeye koyuldu.
Gün boyu gelen gençlere imrenerek bakmaktan kendini alamıyordu. Hayatın ondan söküp aldığı haklara sahip olan yaşıtları, yarın ne yiyeceklerini, nerede kalacaklarını düşünmek zorunda olmadan güzelce eğleniyordu. Eğitim görüp hayal kuruyorlar, sırtlarını ailelerine yaslayabiliyorlardı.
Kath’in böyle bir şansı hiç olmamıştı. Hayat aynı şansları ona önce vermiş, sonra da kullanmasına bile imkân tanımadan insafsızca elinden koparıp almıştı. Kahvenin köpüğü taşıp elini yaktığı için zihnindeki düşünce balonları da çığlık çığlığa koşuşup kayboldu.
Masaları silme işi bitmek üzereyken camlardan sızan keskin gece soğuğunu ciğerlerinde hissetti. Şef, onunla vedalaşmadan çıkıp gitmişti, Kath ise onun peşinden dükkânı kilitleyip çıktı. Aklı hala dün yaşananları ölçüp biçiyor, mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyordu. Ama aklı yerinde hiç kimse buna mantıklı bir açıklama bulamazdı. Aklına sahilde uyuyup kalmış olmasından başka bir düşünce gelmiyordu.
Eskimiş pizzaya sinen dolap kokusu midesini bulandırmaya yetti. Ama dolapta da kahvaltılık dışında yemeye değer başka bir şeyi kalmamıştı. Alışkın olduğu gibi bu gece de boş mideyle yatağa girdi.
Gece boyuysa dönüp durdu, sebebini kestiremiyordu. Boş mideden ziyade onu uyutmayan şey koluna dolanıp kaybolan ışıklardı. Neydi ya onlar öyle? Düşünerek bir yere varamayacağını anladı ve gecenin bir yarısı demeden üstüne montunu geçirip yakınlardaki bir internet kafeye gitmeye karar verdi.
Nereden başlayacağını bilmiyordu. Böyle bir konuyu nasıl araştırabilirim ki! İlk önce sanrı görmekle alakalı birkaç makale okudu. Stres, depresyon, yorgunluk, beyindeki bazı rahatsızlıklar ve hatta yanlış ilaç kullanımının bile buna sebep olabileceğini öğrendi.
Saatler Kath fark etmeden geçmiş, dışarıda güneş yavaşça kendini göstermeye başlamıştı. İnternet kafede ondan başka 3 genç daha vardı ama ortamdaki ölüm sessizliğine bakılırsa çoktan uykuya dalmışlardı. Soğuk kahve isteyecekken dükkân sahibinin de uyukladığını gördü ve gülümseyerek araştırmasına geri döndü.
Hatırladığı birkaç masalda perilerin böyle ışık formunda dolaştığını biliyordu ama buna kendini inandırmak epey zor geliyordu. Perilerin onu kurtarmak isteyeceğine inanmak, perilere inanmaktan da zor bir konuydu. Yine de merakına yenik düşüp masalları okumaya karar verdi. Çaresizlik, onu ne yapacağını bilemediği eşiğe acımasızca sürüklemişti.
1 saat sonra geri çekilip belini esnetirken bilgisayarın sağ alt köşesine bir haber düştü. Puget Boğazı’nda, 28 Şubat 2001 tarihinde yaşanan o dehşet depremin yakınlarda tekrarlanacağı söyleniyor, vatandaşlar hazırlanmaları için uyarılıyordu.
Kath bu depremi sadece annesinin anlattığı kadarıyla hatırlıyordu. Çünkü o dönemde kendisi henüz 1 aydır dünyada bulunuyordu.
O yıl Kath ve ailesinin bulunduğu sokakta birçok kişi evini ve yakınlarını kaybetmişti. Bane hanesinde ise bir çatlak dahi oluşmamıştı. Annesi Kath’in teninin o gün ışıl ışıl gözüktüğünü söylemişti. Babası ise doğumunun evi kutsayarak onlara şans getirdiğini düşünmüştü.
Bu anıyı hatırlamak onu çocukluk anılarında biraz daha sürükledi. Çünkü benzer şekilde evlerini talan edip tüm yakınlarını ondan alan yangında da kendisi bir çizik dahi almadan, yürüyerek evden çıkmıştı. Geçmişin görüntüleri gözünün önünde şekillendiğinde Kath’in nefesi ciğerlerine sıkıştı.
O gün de kırmızı bir ışıktan, alev olduğunu düşünerek kaçmış ama yine de kurtulamamıştı. Işık, sahilde gördüğünün tıpatıp aynısıydı. Önce gıdıklayıp ardından kolunun etrafında dönerken yalnızca korkarak gözlerini kapatmış ve o anın geçmesini ummuştu sadece. Fakat ışık canını yakmadan ortadan kaybolmuştu. Kath bir anda zihnine hücum eden tüm bu anılardan ne anlaması gerektiğini çözemiyordu.
Afetler gerçek olsa da anıları muhtemelen travma sonrası stres bozukluğuyla gelişen bir çeşit komplikasyon olmalıydı. Kötü anıları hatırlamamak için muhtemelen zihni bu görüntüleri uydurmuştu.
Kath internette yeni bir sayfa açıp en yakın tarihte bir psikiyatr ile randevu ayarladı. Şu anda bunlarla uğraşması bile tedavi gerektirecek kadar korkunç gözüküyordu. Bir de kendini düşüncelerinin esaretine bırakırsa eğer kimse onu kurtaramazdı. Yıllardır geciken terapiye gitmeye sonunda hazırdı. Ödemeyi uyuyan adamın masasına bırakıp güneşin yıkadığı sokağa çıktı.
“Kath! Bekle!”
Bir adım diğerini takip etti, sokaklarsa bomboştu. Havayı Kath’in ıslıkla tutturduğu şarkı dolduruyordu. Şarkı söylemek pek huyu değildi ama boş sokakta birilerinin adını seslendiğini duyması şarkı söylemesi için yeterli bir sebepti.
Korkuyla arkasına döner dönmez cebinden telefonunu düşürdü. Almak için eğildiğinde ise zemin kısa süreliğine çalkalandı. Sahildekine benzer şekilde dünya yine dönmeye ve yavaşlamaya başlıyordu.
Genç kız bunun guruldayan midesi sebebiyle açlıktan olduğunu düşündü ve kaldırımın kenarına oturdu. Ama yer, deniz gibi dalgalanmayı sürdürdü. Başı döndüğü için görüşü yine bulanıklaşıyordu. Son 48 saat ona ağır gelmiş olmalıydı, bedeninin daha fazla dayanamayacağını biliyordu.
“Artık zamanı geldi, gidiyoruz.” diyen sesle Kath güçlü bir çığlık kopardı, sesi tellerdeki kuşların kaçmasına sebep olacak kadar yüksek tondan çıkmıştı.
“Sen kimsin? Neler oluyor?” diye peşi sıra sorularını sıralayacaktı ama önünde açılan yarık buna izin vermedi. İçeriden sızan yeşil ışık parçaları onu çağırırcasına yarığın içine doğru akıyordu. Gözleri kararıp bayılmak üzereyken ışıl ışıl beyaz bir el onu tuttu ve yarığın içine sürükledi.