Alevlerle biçimlenmiş ok göğü yarıp hedefine vardığında altında kalan cılız beden titredi, yakıcı şok dalgası ise yaratığın bedeni boyunca yayıldı. Dawn, yerde uzanan ve birazdan etkisiz hale gelecek olan yaratığa son kez baktı. Vendyr’i hareketsizce uzanırken yakalamış olması biraz olsun işine gelmişti, şişip büyüdüğünde onu yakalamak çok daha zorlaşırdı. Ayrıca avladığı ilk Vendyr onda bir gurur hissi yaratmıştı.
Dawn, ikinci okunu hazırlamışken ilk oku büyüyle birden ortadan kayboluverdi. Kayboluşu Vendyr’i kavurmuş olacak ki yaratık tiz bir çığlıkla tüm ormanı sarstı. Fakat ses, Vendyrlerin çıkardığından daha da ince çıkmıştı. Dawn bir yavruyu vurmuş olabileceğini düşünerek yaratığın yanına gitti, yavrulardan da korkulmazdı sonuçta.
Yaratığı ters çevirdiğinde kontrol ettiği şey, Vendyr’den çok daha ilginç bir şeydi. Solgun beyaz teni, titreyen narin bedeni ve ipeksi uzun saçlarıyla önünde uzanan şey, avladıkları yaratık olmaktan epey uzaktı.
Gözleriyle yaratığın yüzünü incelerken ellerinde sıcak bir ıslaklık hissetti, akmasını planlamadığı bir sıvıydı bu. Çünkü özüt akması gereken yerde adeta kızıl bir kan göledi oluşmuştu.
Aklı bu noktada adeta çalışmayı durdurdu. Çünkü büyü hasarının özüt akıtması gerekiyordu, kan değil. Kierran da o tiz çığlığı duymuş olacak ki nefes nefese dostunun yanına ulaştı. Ama gördüğü manzarayı görmeyi onun da beklemediği ortadaydı.
“Kierran, yemin ederim 2. seviye okla vurdum onu. Bu nasıl yaşandı bilmiyorum.” derken hala kollarında uzanan narin yaratığı inceliyordu Dawn.
“Şimdi ne yapacağız?” diye ekledi, sanki az önce bu karmaşaya sebep olan o değilmiş gibi. Korkuyla titreyen gözleri, yaşlarla ıslanmaya başlamıştı.
Hayatı boyunca hiç ciddi avlanma tecrübesi bulunmuyordu Dawn’ın, buraya da zaten bir canlıyı öldüreceği düşüncesiyle gelmemişti. Sadece Kierran’a destek olmak ve biraz da sınıftakilere hava atmak istemişti.
Caelux yavaşça solarak sahneyi terk etmeye, az önce şahit olduklarından sonra ikiliyi yalnız bırakmaya başladı. Önünde uzanan yaratığın nefesleri gitgide yavaşlarken Kierran çevik bir hareketle yaratığı kucakladı.
“Kaleye geri döneceğiz. Biz sadece Vendyr avı için görevlendirildik, bu konu ise bizi aşar. Kral Naskar bununla sessizce ilgilenecektir, eminim.” diyen Kierran vakit kaybetmeden yola koyuldu.
Dawn’ın ise az önceki çığlığı düşündükçe kanı çekiliyordu. Bir tane bile Vendyr yakalayamamış olmaları da işin cabasıydı. Kierran’ın peşine takılırken Dawn, krala yapacakları açıklamaları planlamaya başladı.
Ön kapıdan, kucaklarında daha önce görülmemiş bir yaratıkla öyle rahatça kaleye giremez, dikkat çekerlerdi. Bu nedenle kalenin surunu takip ederek sahile bağlanan arka girişe yöneldiler. Burayı da Vendyr avlamaları durumunda kullanmalarını Kral Naskar emretmişti aslında. Kapıdaki muhafızlar karşılaştıkları manzarayla donup kalsa da prensin geçmesine izin verdiler.
Kral Naskar tam da anlaştıkları gibi o saatte orada ikiliyi bekliyordu, oğlanın kucağındaki ise ona bir sürpriz olmuştu.
Kierran olayları açıklamak için ağzını açar açmaz kral da çevik adımlarla yanlarına geldi. Kucağındaki yaratığın saçlarından bir tutam alıp kokladı. Yüzünü okşarken önünde titreyen solgun bedene uzunca baktı.
Bu ipeksi yaratığın varlığına sebep aramayı düşünmemişti bile. Öte yandan bu kez büyük balığı yakaladığını hissediyor, heyecandan göğe yükselecek gibi oluyordu. Yaratığın yavaşça kalkıp inen göğsü gözüne çarptı, askerlerini yanına çağırdı. Kral tek kelime etmeden emri anlamışlardı. Yaratığı prensin kucağından alıp aceleyle kaleye girdiler.
“Vendyrlerin kolay yakalanmadığını biliyorum çocuklar, kendinize çok yüklenmeyin. Ayrıca eli boş dönmüş de sayılmazsınız.” derken bir elini de Kierran’ın omzuna koydu.
“Siz akademiye dönün, dikkat çekmeyin. Gerisini ben hallederim.” dediği sırada gözlerini prensin kızıl gözlerine kenetledi. “Vendyr avınız buraya kadar. Kimseye bugünkü keşfimizden bahsetmeyin yeter.” Kral, bu son sözünün ardından tartışmaya yer vermeden arkasını dönüp ikiliyi terk etti.
Kierran ve Dawn da üzerlerindeki kanı 1. seviyeden bir büyüyle temizleyerek akademinin yolunu tuttu.