İçeriğe geç

Ruhbağı

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Ruhbağı

Bölüm 2

2 ~ Sonra: Yolun Başında

Genç adam bir zamanlar ruhunun diğer yarısını taşıyan arkadaşının cesedine baktı.

Hareketleri sakindi. Uzun, ince bedenini zerafetle taşıyor; çökük göz altları ve alnını dolduran çizgilere rağmen soylu bir bey gibi görünüyordu.

Acele etmeden çevrelerine yayılmış mumları söndürmeye, üstüne başına bulaşmış toprak ve çamur parçalarını temizlemeye başladı. Boğuk ve nemli hava midesini bulandırıyordu.

Her şey gerektiği gibi olmuştu. Cesedi fazla özenmeden bir kenara taşıdı. Birazdan hazırladığı araba gelecek belki de geçen yirmi yılın ardından son kez birlikte yolculuğa çıkacaklardı. Ong sessizliğe gömülmüşken yol bitmek bilmeyecekti. Araba gelmeden önce düşünmesi için fazla zaman kalmamıştı.

Her sey hazırdı, her şey olması gerektiği gibiydi. Elindeki çamur kalıntılarını yavaşlamış hareketlerle temizlemeye çalışırken bir anda iki büklüm olup kustu. Daha çok midesine kramplar veren öğürmelerden oluşan rahatsızlık verici bir kaç dakikadan sonra yan tarafındaki demir mezar taşına tutunup nefeslenmeye çalıştı. Nemli hava demir mezar taşının üzerinde birikmişti. Dokunduğu, gördüğü, olduğu her şeyden tiksiniyordu.

Düşünmemeye ihtiyacı vardı. Mekanik hareketlere, kendi zihninden uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Yere çöküp mumları ve çevreye yayılmış aletleri kendine çekerek deri kaplı çantaya yerleştirmeye başladı. Hemen yanındaki cesedin uzerinde bıraktığı soluk uçuç feneri yerde yatan adamın çehresini aydınlatıyordu. Çamurlu saçlarına bakmamak son bir kaç saatte yaşadıkları her şeyden daha zordu. İçine dolan kahkahayı bastırmak için derin bir nefes aldı.

Aklımı kaybediyorum. Bu defa sen değil, ben.

Ong biraz pislikten şikayetçi olacak bir tip değildi. Birlikte geçirdikleri yirmi yılda beş at tarafından tepilmiş gibi görünmediği bir anı hatırlamaya çalışırken kendi kendine gülümsedi. Şuanki halini görse Ong'un ne düşüneceğini merak etti. Bataklığın kıyısında kimsesiz bir demir mezarlığında yanındaki cesetten gözlerini kaçırmaya çabalayan karalar içinde perişan bir adam... Ong olsa aklına komik bir şeyler gelirdi. Kev onu taklit etmek istercesine durumu hafife almaya, yüzündeki gülümsemeyi korumaya çalıştı.

Çantayı kapattı. Ellerini mesgul edecek bir sey kalmayınca Ong'un saçına bulaşmış çamurları temizleme isteğiyle doldu. Biraz pislik umrunda olmaz, baska şeyler... başka bir şey düşün diye emretti kendine.

Saçları çamurdan, yağmurdan ya da tahmin etmek istemediği şeylerden yüzüne yapışmış gözlerinde çılgın bir parıltıyla ona baktığında başlarının belaya gireceğini anlayabilirdi Kev. Gözlerini bir daha göremeyecekti. Her şeyi düşünmüştü, her sey olması gerektiği gibiydi. Gözlerini bir daha göremeyeceği bir kez bile aklına gelmemişti. Dudaklarına bastırdığı elin titrediğini hissetti. Şimdi yalan da olsa gülmüyordu. Ong'un hareketsiz bedenine uzanıp kapalı göz kapaklarını zorla açmak istedi.

Onun yerine uzandı ve cesedin henüz soğumamış sol elini kendi sol eline aldı. İkisinin de işaret parmağına işlenmiş eskimiş yaq sembolleri bir an birbirine dokundu. Kev parmaklarını cesedin ön kolundaki beyazlamış yaralarda ilerleterek dirseğini kavradı. Nefes almak kadar iyi bildiği o cümleyi mırıldanmaya başladı.

Üç şey gerçeği gün yüzüne çıkarır; fısıltı gerçeği yankılar, gölge sırları ele verir, sessizlik yalanları açığa çıkarır.

Kendi sesini yankılayan Ong'un fısıltısı yokken eksikti. Bu kutsal sözler iki kişilikti. Mantra tek başına söylendiğinde olması gerektiği gibi işlemiyordu. Yine de onun getireceği durgunluğa ihtiyacı vardı. Gözlerini kapatıp ısrarla devam etmeye, düşüncelerini uzaklaştırmaya çalıştı.

Biri ölünce diğeri de ölür inancı yalanmış belliki, diye düşündü önce. Say Meclisinin yaydığı yüzlerce yalana biri daha eklenmişti işte. Meclisi düşününce içinde yeniden kabaran nefretle Ong'un hareketsiz dirseğini iyice sıktı. Kendi kalp atışını duyar gibi oldu. Bu tuttuğu beden ondan bir parçaydı. Ruhumun ruhu, kalbimin kalbi. Bedenini saran ürpertiyi bastıramıyordu.

Ölmediğini iddia edebilir miydi? Tamamıyla, her şeyiyle bütün bu olaylardan önce olduğu kişi miydi? Geçmişinde artık hatırlamadığı bir benliğin istekleri için çabalamıyor muydu? Ne istediğini nereye varmaya çalıştığını hatırlayamaz hale gelmişti. Zaten Ong yanında değilken var olmayı biliyor muydu ki? Giderek artan çaresizlik hissinden iğrenerek sesini yükseltti.

Fısıltı, gölge, sessizlik.

En iyi parçasını öldürmüştü. Kendinde sıkışıp kalmıştı şimdi.

Fısıltı, gölge, sessizlik.

Ong' un 'orada' tek başına sonsuza dek kendisini bekleyerek dolaşacağını düşündü.

Fısıltı, gölge, sessizlik.

İhanetin ne kadar kolay olduğunu, onun ne kadar hazırlıksız olduğunu düşündü.

Fısıltı, gölge, sessizlik.

Gözlerine tekrar bakamayacağını düşündü.

Uzaktan gelen teker sesleriyle sayedar'ının kolunu elini yakmışçasına bıraktı. Cebinden çıkardığı uzun, beyaz kumaş parçasını hızlı hareketlerle cesedin sol elinin parmaklarına sonra da kolunun geri kalanına sarmaya koyuldu.

Kendi elindeki yaq'ı saklamak mümkün değildi. Sol eli kapatmak muhtemelen yolları üzerindeki köylerde de içinde olduğu köydeki gibi yasaktı. Cesedin tamamını daha büyük bir kumaş yığınıyla sarıyordu şimdi. Kimse cesedi kontrol edecek değildi. Açıp baksalar dahi onun bir Say ustası olduğu, cesedi taşıyan saye'nin kendi sayedar'ı olduğunu akıllarına getirmezlerdi.

Kendi sayedarını öldürmenin bir cezası yoktu. Kimsenin ihtimal vereceği, duyulmuş bir olay değildi. Bağ dokunurken on sekiz bin alemde birbirlerini takip edeceklerine, gerekirse birbirleri için can vereceklerine yemin eder, büyülü yaq sembolleri aracılığıyla bu yemini bedenlerine ve ruhlarına işlerlerdi. Bedene odaklanan yüzlerce bağ türü içinde ruhu bağlayan tek dokuma biçimi Say ile mümkün olurdu. Saye ve Sayedar sadece hayatlarını değil ruhlarını da birleştiren iki savaşçıya işaret etmekteydi. Dünyaları değil varlıkları birbirine bağlanırdı. Hiçbir bağ Say kadar derin işlenmez onun kadar güçlü dokunamazdı. Bağın sebep olacağı acıdan daha büyük bir ceza olamayacağı düşünüldüğünde yasanın bir anlamı kalmıyordu.

Hala orada olduğu için, diye düşündü Kev. Kendinden saklamaya çalıştığı titreyen elleri, başındaki zonklama, kalbini sıkan ağırlık, o iğrenç bulantı ve bir uzvunu kaybetmeyi andıran son yirmi yıldır Ong'un varlığına işaret eden o tanıdık karıncalanma hissinin yokluğunu görmezden geldiği sürece iyiydi. Bağ zedelenmişti ancak henüz yok olmamıştı. Yaşayacağı acıyı düşünmek onu huzursuz etti. Orada kaldığı sürece say devam edecekti, bağ kopmayacaktı. Cesedi gömmediği sürece iyi olacaktı.

~

At arabası etrafa çamurlar sıçratarak önlerinde durdu. Ata bağıra çağıra birşeyler anlatmayı kesmeden aşağı atlayan adam herşeyiyle sıradan görünüyordu. Birbiriyle uyumsuz eski püskü bir şalvar ve gömleğin üzerine ince deriden uyduruk bir koruyucu giymişti. Başında köy çevresindeki tarlalarda çalışan işçilerin taktığına benzer yıpranmış bir kavuk vardı.

Her şeyiyle Kev'de nefret uyandırıyordu.

Şehre ulaşana kadar sürdürmesi gereken plan uğruna para ile satın alınabilecek adamlar içinde sürdüğü attan daha ahmak olan nadide parça Bahram'ı bilinçli olarak seçmişti.

Atına anlatacak çok şeyi varmış gibi görünen adam yerde yatan sarılı cesede ve yanında dikilen uzun boylu tekinsiz görünüşlü adama kaçamak bakışlar atarken yüzünde onları çok da umursamadığını, tenha bölgelerden ceset toplamak gibi tehlikelere pabuç bırakmayacak kadar cesur bir adam olduğunu kanıtlamaya çabalayan mağrur bir ifade vardı.

Kev kollarını açarak adama gülümsedi.

"Iyi görünüyorsun Bahram!"

Adamın berbat kokusunu içine çekmemeye odaklanarak hızlıca sarıldı. "Sana güvenebileceğime emindim."

Bahram genç adama sıkı sıkıya yapışarak kabaca sırtına vurdu. Sonra ağır kokulu nefesini etrafa saçarak konuşmaya başladı.

"Yolda birkaç problem çıktı tabi. Hallettik hepsini. Üç haftalık yola gittiğimi duyunca da soran eden oldu baya. Bilirsin işine koştuğum adam çok. E sayarlar da beni. Kadını da bi başına bıraktım. Çok sordu ama önemli iş sen karışma dedim. Sözümü dinler o da kimseye demez."

Kev yüzüne gerçeğinden ayırt edilemeyecek sahte bir gülümseme oturtarak cebinden ince metal bir kutu çıkardı. Bir saniyeliğine nefesine odaklanması titreyen ellerini yeniden kontrol altına almasına yetmişti. Muhtemelen hayatında ilk kez gerçek bahar gören adam ikram edildiği anda sesini kesip kutuya atılarak bir tane almaya çalışırken bir kaç baharı çamura düşürdü. Sonra heyecanını saklamaya çabalayan gereğinden yüksek bir tonda saçmalamaya devam etti.

Kev adamın beceriksizce baharını yakmasını, hızla içine çekmeye çalışırken bir yandan da yerdekileri toplayıp cebine doldurmasını sakince izliyordu. Oldu olası alık bir adamdansa kendi zekasını, gücünü ya da değerini kanıtlamak için debelenip duran tipleri yönetmeyi tercih ederdi. Böylesi daha kolay, izlemesi de daha keyifliydi.

Adamın biraz daha kendini övmesine aptal köyünden aptal arabasıyla çıkarken aptal karısına söylediği yarım akıllı yalanları anlatmasına izin verdi. Küçümseyici ifadelerini yakışıklı yüzü ve gülünce kısılan gözlerinin yarattığı sevimli maskenin ardına saklamayı ilk gençlik yıllarında öğrenmişti. Adamın varlığı midesindeki nahoş hissi ikiye katılıyordu ancak karanlık düşüncelerinin kısa süre de olsa bir kenara kaldırılmasına yardımcı olmuştu.

Bahram'ın kararmış sol elinin üstüne özensizce işlenmiş yan yana üç altıgenden oluşan son derece basit yaq sembolüne kısaca göz attı. Bahram'ı en az kırk kisiye bağlayan petek bağının sefaletini ve işe yaramazlığını vurgularcasına kapkara bir renkte yamuk yumuk çizgilerden oluşuyordu. Yaq'ı işleyen dekkakın yaptığı işi dokuma sanatından çok mal damgalama gibi gördüğü ortadaydı. Petek bağı bedenin harcadığı enerjiye ve türlü zihin oyunlarına dayanan yaygın bir işçi bağıydı.

Bu tip insanlar sıradan, eğitim bile gerektirmeyen bağlarını koca bir kalabalıkla paylaşmanın onları daha değerli yaptığını sanar, ya da buna inanarak toprak sahibinin değersiz marabaları oldukları gerçeğinden kaçmaya çalışırlardı.

Bahram'ın petek bağı esasında onu birlikte çalıştığı işçilere bağlayan ve kalabalığa orantılı olarak enerjilerini eşitleyerek iş verimini arttırmayı amaçlayan basit bir süreli bağ idi. Toprak ağaları çalıştırdıkları işçilere bu bağ türünü bir ödül gibi sunar böylece işçileri gaza getirir, verimlerini arttırır ve insan olarak sorgulamayan tek başına aklını kullanamayan bir işe yaramazlık halkasına dönmelerini sağlardı. Kev için petekleri ilginç kılan yegane şey bulunabilecek en geniş dedikodu ağı olmalarıydı.

Yola çıkarken Bahram'ın türlü şovlarla peteğine yapacağı her şeyi anlattığına, araya bolca uydurma saçmalık eklediğine emindi. Umduğu gibi bir kaç güne haber duyulur, yolda zabıtalar tarafından durdurularak çıkacakları yolun tam aksinde yer alan Vatan'a kendi başlarına gidebileceklerinden çok daha hızlı şekilde götürülürlerdi.

Bu sürede hikayesini özenle Bahram'a açacak, her detayın ne kadar önemli olduğunu bu gizli bilgileri kendisinden başkasına anlatamayacağını tekrar tekrar vurgulayacaktı. Bahram da tam ihtiyacı olan ahmaklığıyla fırsatını bulduğu anda her şeyi peteğine yetiştirecek, olayların hızla farklı peteklerde de duyulmasını sağlayarak Kev'in istediği kulaklara ulaştıracak sonra da Kev'in elinin kirlenmesine gerek kalmadan kendini öldürtecekti.

Tek başına gitmesi birçok açıdan daha kolay olacak, üstelik onu Bahram'la saatlerce muhabbet etmekten kurtaracak olsa da Vatan'da dikkatini çekmek zorunda olduğu adama ulaşmanın en hızlı yolu buydu. Ong orada yardım bulamadan işi halletmek zorundaydı. Bahram'ın Ong'un cesedine uzanan pis ellerini görünce öfkeden nefesi kesildi.

"Dokunma ona!" Bahram titreyerek geri çekilirken gözlerini sağa sola çevirip duruyordu.

Kev cesede doğru atılıp kendisi kadar uzun olan ince bedeni kolayca ve özenle kaldırdı. Arabacı bir kenarda ellerini ovuşturuyordu. Gençce görünen sevimli bir gülümsemesi olan bu adamın bir anda değişen yüzü ve şeytani sesi karşısında bedenini bir titreme sarmıştı. Adama dikkatle bakınca başlangıçta gözünden kaçan detaylar onu ürküttü. Gözleri derin bir karanlığa gömülmüş, göz altları doğal olamayacak şekilde koyulaşmıştı. Yüzünün sağ yanında şakağından kulağına doğru inen derin bir hançer yarası, ince kaşlarının arasında genç yaşına yakışmayan belirgin bir kaş çatma çizgisi vardı. Duruşu, bakışı, kendini taşıyışı zor gün görmemiş saf bir paşa çocuğu zerafetinde olsa da yüz hatları sert ve otoriterdi. Cesedi sıkı sıkıya tutan sol elinin işaret parmağına gözü takılınca heyecandan eli ayağına dolaştı. Say ustası!

"Taşımana gerek yok beyim, ben kaldırsaydım" diyerek ona doğru uzandı. Yaqını gördüğü an telaşesi yok olmuş gözlerinde sadece hayranlık kalmıştı. Bu yörede bir say ustasıyla karşılaştığına inanamıyordu. Peteğindekiler duyunca kıskançlıktan akıllarını şaşacaklardı. Belki köy riyasetine say ustasıyla anılarını anlatan bir kaç röportaj bile verebilirdi.

Kev tekrar yüzüne sakin bir gülümseme kondurmuştu. Cesedin önemli biri olduğunu düşünmesini istemedi. "Buraya gelene kadar yoruldun zaten değil mi? Yolda bana lazımsın, seni amelelik etmeye çağırmadım. Kendi işimi kendim göreceğim. Sen dostum olarak bana eşlik et yeter."

Anında omuzlarını dikleşen Bahram'ın yüzü aydınlandı. Bir say ustası ona dost demişti. Hiç zaman kaybetmeden ona eşiti olduğunu kanıtlama isteğiyle dolup taştı. Sonuçta kendi de yaq sahibiydi. Şarham köyleri içinde en kalabalık peteklerden birinin işçisiydi. Diğer köylerin petekleri onların uyumuna imrenerek bakardı. Arabanın arka tarafındaki eski bez parçalarını toparlarken kabardıkça kabarıyordu. Riyaset yazısına mutlaka say ustasının onu nasıl övdüğünü de ekletecekti.

"Taşıyaman diye dedim. Uzaktan bakınca pek yapılı duruyon ama yanında durunca çok da gücün yok gibi" dedi kasıla kasıla.

Kev nazikçe gülümsedi. "Göründüğümden güçlüyümdür" dedi cesedi arabanın arkasına yerleştirirken.

"Kendi işin mi başkasının pisliği mi?" diye sordu Bahram hiç önemi yokmuş gibi cesede işaret ederek. "Bana sadece buradan teslim almam söylendi" dedi Kev umursamaz bir tonda. "Güçlü birilerini kızdırmış köylünün biri olsa gerek."

"Yaq'ı var mıydı? Bizim peteklerden olmasın?" dedi Bahram atın ardına yerleşirken sesi biraz telaşlıydı şimdi.

Kev sesine özenle gizemli bir ton kattı "Elleri kesikti."

Bahram'ın gözleri dehşetle büyüdü "Bağ katli!" diye bağırdı arkasına dönerek. Kev çantasını Ong'un üstüne gelmeyecek biçimde arabanın arkasına yerleştirmekle meşguldü. İlgisiz görünmeye çalışarak seslendi "Ne katli dedin?"

Say ustasının bilmediği bir şey bilmenin heyecanıyla Bahram'ın sesi yükseldi, kelimeleri birbirine girdi "Bütün alem bu kafirlerle uğraşıyo, nasıl duyman! Yedi cihana haber salmışlar Vatan'dan yardıma gelin diye. Bütün Şahram köylerine saymanlar inmiş tee Vatan'dan bura! Geldiler ki bağlıları kontrol etmeye öldüz mü kaldız mı diye ya!" Şüpheyle Kev'e baktın "Hem sen nerden geliyon? Çok mu ufak sizin köyüz? Sayman uğramadı mı size?"

Kev belli etmeden ön tarafa geçip atı kontrol ettikten sonra Bahram'ın yanına yerleşti. Pinti herif ona ödediği onca paraya rağmen ölmeye yakın hastalıklı bir at seçmişti. "Buralara uzak. Bozkır halklarının ötesinde" dedi neşeyle gülümseyerek. "Demek sayman gördünüz ha? Uzun süredir yollardayım. Evimden pek haber alamadım. Vaktimiz bol ya, sen bana anlatırsın" dedi dostça Bahram'ın omzuna vurarak.

Fısıltı, gölge, sessizlik diye geçirdi kafasından. Her şey olması gerektiği gibiydi. Her şey planlanmıştı.

Her şeyin herkesin bir bağa sahip olduğu bu dünyada kendini yapayalnız bırakmıştı.

~~~

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.