Vatan'a dört deniz uzaklıkta, bozkır halklarının ötesinde, antik dev harabelerini geçtikten sonra Hiçdeniz'in kıyısında yer alan birbirine gizli kalmış köylerden oluşurdu Ejder Koyları. Bozkır halkları yurtlarını terketmez, Vatan'dan yola çıkan en çılgın kaşifler dahi dev harabelerini geçmeye kolay kolay cesaret edemezdi. Hiçdeniz'den ise İlk Savaş'tan bu yana yabancı gemi geldiği görülmemişti. Bu sayede Ejder Koyları yüzyıllardır geleneklerin yasalaştığı, yabancı bir yüzün şaşkınlıkla karşılandığı ve karmaşadan uzak yaşam sayesinde bağ dokuma sanatında ustalaşmış halklardan oluşan güçlü bir bölgeye dönüşmüştü. Öyleki dünyanın geri kalanıyla temel iletişimleri bağ üstadlarının farklı alemlere yaptıkları yolculuklar olagelmişti.
Koylar ismini İlk Savaş'ın sürdüğü kanlı yıllardan kalma Ejder Bağı geleneğinden alırdı. Gelenek eskimiş, Koy halkları yeni bağ sanatlarında ustalaşmış, Ejder Bağı çocukların gizli gece buluşmalarında anlattıkları korku hikayeleri ve Koyların anıldığı isim dışında unutulmuştu. Her şeye rağmen burada yetişen bağ üstadları hem yetmiş bin alem içinde hem de var olan cihanda tedirginliğe sebep olurdu. Zira Koylar ilk medeniyetlerden bu yana kara bağlara ev sahipliği yapmasıyla bilinir, belki de bu yüzden Koylardan Vatan'a giden hiçbir yol bulunmazdı. Vatan'a, dolayısıyla da tüm cihana, hüküm süren Saltanat'ın Koy halklarından korktuğu fısıltıları bir çok alemde dolaşsa da Ejder Koy'u halkları Vatan'a özlem duyar, Saltanat'a sadık kalırlardı.
Sonra Ejder Koylarının geçmişini ve geleceğini yeniden yazacak bir bağ dokundu ve bütün bunlar değişti.
Aslında ormanda buldukları ölü adamla başladı. Ormanda her zaman ölü adamlar olurdu. Ancak bu adam onlara bir hikaye anlattı. Çocukların şaşkınlığını tahmin edersiniz. Ölüler genelde utangaçtır. Ölü adamın hikayesini dinlemekse Dünya Alemi sakinlerine nadiren nasib olur. Hikayenin kendisi lanetli değildi ya, dönüp dolaşıp çocuklardan birine lanet oldu. Çocuk o hikaye ile birlikte alemleri fethettiklerini hayal etmeye başladı. Bu uğurda önce kendinden, sonra diğerlerinden vaz geçti. Oysa o güne değin ne gerçekte ne de çocuğun hayallerinde hiç ayrılmamışlardı.
~
Saatçi Wang'ın biricik oğlu genç Sempat tek katlı evlerinin küçük iç avlusundaki yalnız ağaca yaslanmış, omzundaki örülmüş deriden askıyla oynarken sabırla arkadaşı Kaplan Paşa'nın yatak odasını darmadağın edişini izliyordu. Parmakları derinin üzerinde dolaşırken tanıdık aşınma ve çatlakları hissetti. Uzun yıllardır kullanımdan yer yer dikişlerindeki ipler sökülmüş, özellikle omzuna değen kısım bir hayli yıpranmıştı.
"Sana yemin ederim ki masana bıraktım!" diye seslendi Kaplan Paşa, Sempat'ın odasının iç avluya bakan açık kapısına doğru. "Bu sefer ben kaybetmedim. Kev canımı almaya kalkarsa beni savunacaksın değil mi Sempat?"
Sempat arkadaşının her zamanki dramatik tavırları karşısında iç geçirse de abartılı telaşesi ve Sempat'ın aksine asla kapanmayan çenesini çoğu zaman eğlenceli bulurdu. Kaplan Paşa'nın düşüncelerinin zihnine uğramadan önce ağzından çıkmak gibi bir becerisi vardı. Sıklıkla kendisi de kendi düşüncelerini başkalarıyla paylaşırken öğrenip şaşkınlığa uğrardı.
"Zaten geçen defa da ben kaybetmemiştim! Hatırlıyorsun değil mi? Ong'un yaptığı saçma sapan şaka yüzündendi. Komikti gerçi... ama benim suçum değildi!" Odanın içinde kopan şangırtıyla bir an sesi kesildi.
Sonra ağlamaklı bir tonda devam etti. "Ellerim titriyor var ya. Yemin ederim Kev bir gün birimizi öldürecek ve o kişi ben olacağım"
Sempat kendi kendine gülerek "Kev bizi öldürmeye başlayacak olsa Ong'dan başlardı ve sen sıranın en sonunda olurdun Paşa" dedi. Üstün strateji yeteneklerine içten içe hayran olsa da Kev'in ortamı okuma becerisi acınası durumdaydı. Oluşturdukları ahmak ve daha ahmak ikilisinin daha ahmağı Ong'un hayattaki en büyük eğlencesi ise, beklenmedik zamanlarda Sempat'ın odasına türlü kurbağa cinsleri saklamak dışında, bu zayıflığını kullanarak Kev'i yaratıcı biçimlerde çıldırtmaktı.
Yine de ne kadar sinirlenirse sinirlensin Kev içlerinden birini incitmektense kendi bacağını yemeği tercih ederdi. Elbette Kaplan Paşa Dipsiz'in anahtarını, bir kez daha, kaybettiği için uzun bir azar yiyecekti ama bu günlük rutinlerinin bir parçasıydı zaten. Arkadaşı odasının altını üstüne getirmeye devam ederken deri askı omzunu kesiyor sırtındaki ağırlık onu yormaya başlıyordu. Derin derin nefes almaya başladı. Kaplan Paşa arkadaşının sabrının tükenmek üzere olduğunu hissetmiş gibi odanın kapısından başını uzatıp masum bir ifade takınarak sordu
"Böylece gidelim mi o zaman?"
"O odayı sen toplayacaksın biliyorsun değil mi?" dedi Sempat, toplamayacağına emindi ya...
"Tabii ki! Neyse konumuza dönersek," Kaplan Paşa hızla pabuçlarını ayağına geçirip avludan çıkarken Sempat'ın omzunda asılı yuvarlak hatlı ince metalden yapılma nefes kutusunu kendi omzuna aldı
"..dediğim gibi şişko yeni çocuk hafif alık görünüşüyle bana sevimli bir su mandasını hatırlatıyor. Bence iyi anlaşırız. Hatta bence bakışlarıyla arkadaş olmak için yalvarıyor bize."
Yuvarlak hatlı kutunun alt kısmından çıkan pirinçten yapılma ince boru Sempat'ın sağ kulağının üzerinden kıvrılıp burun deliklerine uzanıyordu. Çocukken geçirdiği hastalık sonsuza dek nefesini kesmişti. Etrafını saran havayı bir aracı olmadan soluyamayacak kadar zayıf düşmek Sempat'ı öfkelendiriyordu. Yine de, annesi dahil onlarcasının canını alan bu veba dam-nabut 'un ona şefkatli davrandığını düşünüyor, bütün çocukluğunu hastalığın pençesinde, şifahanede acı içinde geçirdikten sonra bu kadar hasarla kurtulmuş olmasını şükür sebebi biliyordu.
Omzundaki nefes kutusuna rağmen kollarını sağa sola sallamaya devam eden Kaplan Paşa'dan korumak için kutuya doğru kıvrılan boruyu düzeltti. Kaplan Paşa gözlerine kadar inen düz siyah saçlara ve ince bedeniyle orantısız tombul yanaklı tatlı bir surata sahipti. Altınara turnuvalarına hazırlanmakla geçirdiği yıllar bedenini güçlendirse de Sempat'a sevimli gelen bir şekilde yüzü küçüklüklerinden beri biraz bile değişmemişti.
"Geçen gün mektepteki akılsız mankurtların onu sıkıştırdığını görmüştük ya biraz içim acımadı desem yalan olur. Hatta rüyamda perişan halde gördüm daha dün. Benim rüyalarımı biliyorsun" kaşlarını kaldırarak ciddi bir suratla Sempat'a baktı. Biliyordu. İçten içe gözlerini devirdi Sempat. Arkadaşı son zamanlarda rüyalarında başka bir aleme yaklaştığına dair bir inanç geliştirmişti. Geleceğin versiyonlarına dair duyumlar bu alemden rüyalarına ulaşıyordu. Kaplan Paşa henüz hiçbir bağa sahip olmadığı için, güçlü hayal gücünü de hesaba katınca, Sempat'ın oldukça saçma bulduğu bir inançtı bu.
"Sonuçta bizim sokağın çocuğu. Onu Dipsiz'e alalım demiyorum ama hazır ciddileşmeye başlamışken küçük işçimiz falan gibi kullanabiliriz yani bizim için getir götür yapar, Dipsiz'i süpürür falan.."
Yeni çocuk geleli iki yıl olmuştu. Muhtemelen bir on yıl daha yeni çocuk olarak anılacaktı. Sempat bir önceki yeni çocuktu ve yakın adalardan sokağa taşıdıklarında henüz dört yaşındaydı.
Sokağın sonundaki iki katlı, iki avlulu eve annesi ve erkek kardeşiyle yerleşen iri yarı hırpani görünümlü yabancı çocuğun 'küçük işçileri" olduğunu gözünde canlandırmaya çalıştı. Kendilerinden bir iki yaş küçük, belki daha on dördünde olmasına rağmen köy dışındaki dev tarlalarda çalışan besili halka özgü kalın kolları, iri gövdesi ve uzunca boyuyla su samuruyla ortak olan tek bir özelliği yoktu. Geldiğinden beri her gün mektepte olay çıkarmasına ve Alimler'e dahi agresif tavırlar sergilemesindeki cüretine bakılırsa onların küçük karargahını temizlemeye meraklı olduğunu da sanmıyordu.
"Ong ondan hoşlanmıyor" diye hatırlattı Sempat.
"Aman karşı penceresine kur yapabileceği güzel bir kız gelmedi diye surat yapıyor işte. Sanki fingirdemeye çok vakti var da! Asıl ihtiyacımız olan bir yoldaş! Dostumuz olacak sevimli bir su mandası!" Paşa dramatik el kol hareketlerini sürdürürken Sempat'ın burnuna bağlı pirinç boruyu sarsınca ensesine bir şaplak yedi.
"Su mandası saçmalığını kes. İçinde bulunduğumuz durumu biraz ciddiye al." diye buyurdu Sempat sakince. İlerledikleri dar sokaklar genişlemeye başlamış, sahil yoluna girmişlerdi. Balık marketinin üst yolundan kayalıklara ulaşacak, üst üste mağaraların oluşturduğu deliklerle dolu yamacın altındaki eski odaya giden gizli geçide gireceklerdi.
Sempat her zamanki durgun ve kendinden emin ses tonuyla azarlamaya devam etti "Yeni birine güvenebileceğimiz bir dönemde değiliz. Kabul sınavları sona erdiğinde ortalık sakinleşecek, biz de yüksek medresede kendimize bir yer edinmek zorunda kalacağız" Kaplan Paşa'nın araya girmesine izin vermeden ciddiyetle ekledi "Artık çocuk değiliz Paşa, bir çok şey değişmek zorunda kalacak." Nefes kutusu Kaplan Paşa'nın omzunda olduğundan dip dibe yürümek zorundalardı, ki bu alışık oldukları bir tempoydu.
Paşa iç geçirdi "Kev bu yüzden toplanmak istedi değil mi? Yine ilgilenilecek 'acil' planlar var"
"Muhtemelen sınav sonuçlarıyla ilgilidir." diye umursamadan geçiştirdi Sempat. Sonra devam etti "Yüksek medresenin ortamı mektep gibi korunaklı değil. Üstüne bir de iki say ustasının dostu olduğumuz için gözler üstümüzde olacak. Çevrede onlardan başka Say ustası yok. Medresede olacağını da sanmıyorum. Neyin içine düşeceğimiz belli değil. Bizi korumak istiyor sadece."
"Her zamanki gibi..." diye göz devirdi Kaplan Paşa. Kev'e oldu olası tartışmasız bir güven ve saygı duyardı. Çoğunluğa göstermediği şapşal yanını küçük arkadaş gruplarına açması Kaplan Paşa'ya kendini özel hissettirse de yoğun karakteri nedeniyle ondan biraz çekinirdi. Kev'in sevdiklerini güvende tutmak için seçtiği yollar bazen anlaşılmaz olabilirdi, ama her zaman işe yarardı. Çocuklar sürekli peşinden savaşa bile gideceklerine dair şakalaşırlardı. Sonunda gerçeğe dönecek diye korkuyorum diye huzursuzca içinden geçirdi Kaplan Paşa.
"Buradaki çetelerin tehlikelerini anlıyorsun değil mi Paşa? Bir tufeyli bağına hapsedilmemiz işten bile değil. Herkesle arkadaş olmaya çalışıp durma. Turnuvalara hazırlandığını biliyorlar. Hepsi çetesine bilindik bir isim katmaya çalışıyor o kadar." dedi Sempat. Sonra kendisinden 'bilindik isim' diye bahsedilmesinin Paşa'yı daha da heyecanlandıracağını fark edip dediği lafa pişman oldu.
"Daha bilindik isim değilim ya" dese de keyiflendiği belliydi Paşa'nın. "Hem bütün o rūshanlar içinde baya ortalama sayılırım. Bıçakların üstündeki dengem de onlar gibi değil. Cihan Oyunlarını izlemeye bile çağırmazlar beni daha. İyi bir üstad bulsak belki yetişirdim onlara ama böyle..." Bir anlık yükselen keyfi kısılan sesiyle sönüp gitti. Sempat aklından dile getirilmeyen cümleyi tamamladı. İyi bir üstada yetecek paramız olsa.
Kristal üstün beceri gerektiren tehlikeli bir spordu. Daha da önemlisi pahalı bir spordu. Ayaklarında keskin bıçaklarla kristal döşenmiş açık bir meydan üzerinde rüzgar gibi kayan, bıçak üzerinde dengede durmak bile imkansızken rahatlıkla ardı ardına taklalar atmada usta olan rūshanlar hep zengin ailelerin çocuklarından çıkar, bu şaşaalı sporu zenginliklerinin bir göstergesi olarak kullanırlardı. İyi bir üstad olmadan Kristalin inceliklerini çözmek de diğer rūshanlarla yarışmak da hatta yaralanmadan bir müsabakayı tamamlamak da çok olası değildi. Paşa'yı üzmemek için konuyu kapattı. Doğrusu Kaplan Paşa'nın öncelikle kabul sınavlarına dertlenmesi gerekirdi.
Sempat ve Mahir çoktan kendi sınavlarını vermişti. Ong ve Kev ise hali hazırda Say ustaları oldukları için bugün girdikleri sınav onlar için bir formaliteden ibaretti. Sonucu sormaya gerek duymamışlardı bile. Şimdilik geriye sadece Kaplan Paşa kalıyordu. Zaten bütün gece kim bilir ne hakkında tartışmayla geçecekti, yeniden neden bu anlamsız sporu takıntı haline getirdiği konusunu açmanın faydası yoktu. Sempat, en azından yüksek medresenin Kaplan Paşa'nın Kristal konusundaki becerilerini fiziksel dayanıklılığı ve azmine bir işaret olarak göreceğini umuyordu.
Temkinli davranmak konusunda arkadaşlarının her biri diğerinden beterdi Sempat'e göre. Kev ve Ong güçlerine fazla güvenerek sonunu düşünmeden hareket etmeyi bir yaşam tarzı haline getirmişlerdi. Mahir'in gereksiz yere kendini başkaları için feda etmek gibi sinir bozucu bir takıntısı vardı. Kaplan Paşa ise... hala çocuktu. Dipsiz'e doğru ilerlerken Sempat'ın asıl endişeleri yüksek medreseye girdikten sonra hepsinin karşı karşıya kalacağı karmaşa ortamında arkadaşlarını beladan korumak üzerineydi.
~
Denizden gelen hafif esinti Dipsiz'in açık kapısından içeri doluyordu. Sahildeki üst üste binmiş mağaralar yığınının en alt katına yıllar önce yapılmış eski küçük bir odaydı burası. Odanın bir ucu hala karanlık mağaralardan birine bakıyor, içeriden gelen kuru esinti denizin nemli esintisine karışıyordu. Çocuklar henüz bu yolun nereye gittiğini tam anlamıyla keşfetmemişlerdi. Karargahlarını uçsuz bucaksız gizem dolu bir geçitin ağzına yerleştirdiklerini hayal etmek hoşlarına gittiği için o yolu bir gizem olarak bırakmayı bilinçli olarak tercih etmişlerdi. Odanın diğer ucundaysa şimdi ardına kadar açık olan basit bir kapı inşa edilmişti. Anahtarı sürekli kaybettikleri için kapıyı sık sık Mahir'in yaptığı maymuncuklar ile, bugünkü gibi acil durumlarda ise Ong'un fazlasıyla hevesli tekmesiyle, açmayı huy edinmişlerdi.
Dört genç şimdi rahat bir şekilde odaya yayılmış birbirinden farklı yüz ifadeleriyle ortadaki geniş ahşap masanın etrafında gergin bir ifadeyle turlamakta olan Kev'i izliyorlardı. Kaplan Paşa duvar kenarındaki sandalyelerden birine bağdaş kurarak oturmuş elindeki sönmüş kandille meşgul gibi görünmeye çalışırken hızlı hızlı dizini sallıyor, bir yandan da kaçamak bakışlarla Kev'i takip ediyordu. Sempat eline rastgele bir kitap almış Kev'i izler gibi görünmeye çalışırken kaçamak bakışlarla kitabı okumaya çalışıyordu. İri yarı bedeniyle kapının yanına çömelmiş olan Mahir bir yandan kilidi tamir etmeye çalışırken bir yandan endişeli bakışları Kev ve Ong arasında gidip geliyordu.
Elindeki topu dikkatsizce duvara fırlatıp duran Ong yüzünde memnun bir sırıtışla yediği haltları anlatıyordu. Dinleyicilerinin her kelimesine vereceği tepkiyi yakalamak istediği için bir gözü onların üzerindeydi, en çok da Kev'in üzerinde.
"Her şeye rağmen bizi medreseye kabul edeceklerinin bal gibi de farkındalar. Sanki onlar beni değil de ben onları istiyormuşum gibi bir de sınav saçmalığına katlanıyorum. Onlarla dalga geçmem için yalvarıyorlar. Madem okulunuza gelmemi o kadar istiyordunuz, madem okumayacağıma evdekileri zar zor ikna etmişken gelip aileme yalvardınız başınıza geleceklere katlanacaksınız" dedi Ong eğlenen bir tavırla.
Kev çatık kaşlarla ortada dönüp dururken Ong'un uzata uzata anlattığı hikayeden çok problemi çözmeye odaklanmıştı. "Yalvarmak demezdim" diye düzeltti yavaşça.
"Ben derdim" dedi Ong. "Yalvarıp yakarmak ve de ayaklarıma kapanmak derdim." Mağara tarafından esen kuru hava siyah saçlarını ve bol giysilerini hafifçe uçuşturuyordu. Kısık gözleri, hareketleriyle anlatımına ifade katan kaşları ve cümlelerinin arasına sıkıştırdığı alaycı gülüşlerle en basit konuşmasını bile bir gösteriye dönüştürme becerisine sahipti. Şimdi de o anlatırken arkadaşlarının yüzlerinde ortaya çıkan hafif dehşetin tadını çıkarıyordu.
"Benden yedi cihan hükümdarlarını saymamı istediler. Saydım. Saltanatın dört para birimini ejder puluna çevirmemi istediler. Çevirdim. Bağ türleri hakkında saçma sapan soruların hepsini cevapladım. Onlar da her soruya cevap veriyorum diye sinirlendiler! Bu kez Berzah Alemi'nden çekilen enerjinin bedenden atılamayacağını iddia eden o salak filozoftan alıntı yapıp bana nutuk çekmeye başladılar. Bana! Odadaki tek Say ustasına!" dedi kendini beğenmiş tavırlarına sözde bir şaşkınlık ifadesi eklemişti.
Kev gözlerini kapatıp bir eliyle burun kemerini ovmaya başladı "Yine de--" diyecek oldu.
"Oraya ortalığı karıştırmaya niyetli gitmişim gibi davranıyorsun ki bu tamamen iftira!" dedi Ong topu bir kez daha sertçe duvara fırlatırken. "Bana ahmak muamelesi yapmalarına göz yumacak değildim. Sen olsan konuşmalarına izin mi verecektin? Ayrıca--" diye yükseldi birden.
"Sınav salonunun duvarında bir delik açmana gerek var mıydı gerçekten?" diye bıkkınlıkla araya girdi Kev.
Ong masum bir ifade takınarak Kev'e baktı. Kendisinden beklenmeyecek bir sakinlikle devam etti "Berzah Aleminden çektiğim enerjiyi bedenimden atabileceğimi görmeleri gerektiğini düşündüm" gözlerinde eğlence parıltıları vardı. "Aslında sadece önlerindeki kandilleri belki bir iki hokkayı uçurmak istemiştim ama Baş Alim'in dehşet ifadesi çok eğlenceli olduğu için dikkatim dağıldı. Kandillerden biri bana doğru uçunca bilinçsiz olarak" son iki kelimeyi bastırırken sesi yükselmişti "tamamen içgüdüsel bir şekilde kandile bir yüksek tekme savurmuş bulundum" bir yandan elleriyle kandilin ona doğru gelişini ve attığı tekmenin yüksekliğini gösteriyordu. Kaşlarını kaldırıp masum ifadesini daha inandırıcı kılmaya çalışsa da Kev gözlerindeki kahkahayı çok iyi görüyordu. Sonra rol yapmayı bırakıp sırıttı "O enerjiyi bir başıma çekmeyeceğimi çok iyi biliyoruz değil mi Kev? Sevgili Saye'm? Hiç suçun yokmuş gibi davranmayı bırak Yaradan görüyor, kapının önünde beklerken nasıl odaklandığını hissedemediğimi mi sanıyorsun gerçekten?"
Kaplan Paşa elindeki basit camdan yapılma içi boş ve fitili kuru kandili sağa sola çevirdi. "Canavar mısınız siz ya? Bununla nasıl duvarda delik açabilirsin?" Elindeki ince camı hepsinin görebileceği şekilde kaldırmış, şaşkın bir ifadeyle Ong'a bakıyordu.
Ong ona sırıtıp göz kırpmakla yetindi ve yüzündeki tamamıyla eğlenen ifadeye rağmen Kev'e dönüp olabildiğince suçlayıcı bakmaya çalıştı.
"Tehlikede olduğunu ya da sana bunu gerektirecek bir soru sorduklarını düşündüm seni gerzek deniz iti" dedi Kev her kelimesini bastırarak "şaklabanlık uğruna sınavını yakacağını tahmin etmeliydim." İki elini masaya yaslamış keskin bakışları Ong'un üzerindeyken ürkütücü derecede sakin bir tonda konuşuyordu "Sana bir kez olsun dikkat çekmemeni söyledim. Şimdi bizden korkacaklar, başlangıçtan itibaren gözleri üzerimizde olacak. Alimler tepemizdeyken ne şekilde kumar oynatmamı bekliyorsun?"
"Yakışıklı bir şekilde elbette" dedi Ong Kev'in sinirini bozmak için bu kez ona doğru göz kırparak.
"Ne oynatmanı?" diye bağırdı Mahir aynı anda. Kaplan Paşa hala havada tutmakta olduğu kandille dona kaldı. Sempat gözlerini devirerek elindeki kitabı kapattı. Sert yüz hatları öfkeden çok bıkkınlığı yansıtıyordu. "Kumar? Şimdi de bu mu?"
Mahir elindeki tamir edilmiş kilidi yerine yerleştirmeyi bitirip kapıyı setçe çarparak kapattı. Ong'un sırıtarak konuşmaya devam edişini görmezden gelerek "Gizli saklı işlerinizden gerçekten usandım! Şimdi de bunu mu buldunuz? İkinizin gün gelir de huzur buluruz diye ödünüz kopuyor değil mi?" dedi Kev ve Ong'a işaret ederek.
"Geceleri uykularım kaçıyor ve yemekler boğazımda kalıyor" dedi Ong dramatik bir yüz ifadesiyle topu mağara ağzında duran ıvır zıvır sepetine fırlatırken. "Hem konumuz o değil--"
"Alimleri ateşe vermeye çalışmanı bir kenara bırakırsak" diye başladı Mahir imalı bir şekilde Ong'a bakarak.
Ong şaşkın bir ifadeyle sesini yükseltti "Onları ateşe vermeye çalışmıyordum! Becerilerimi sorguladılar ben de--"
"Sen de yedi yanan kandili havaya yükseltip birine lanetli tekmeni savurarak DUVARDA BIR DELIK AÇTIN KUŞ BEYİNLİ" hayal kırıklığı ve öfkesini gizlemeden Ong'a baktı "Deliğin büyüklüğünü çok iyi gördüm. Birini öldürebilirdin, birini öldürmemiş olman bir mucize ve bu olayı eğlenceli buluyorsun!"
"Kontrolüm altındaydı..." dedi Ong umursamaz görünmeye çalışarak kendini duvar kenarındaki yüksek sedirlerden birinin üstüne fırlattı. Olayı komik bir hikayeye çevirmeye çalışıyordu ancak Kev ile farkında bile olmadan çektikleri enerjinin bu şekilde orantısız çıkışı onu dehşete düşürmüştü. Mahir arkadaşının yüz ifadesinden fazla üstüne gitmemesi gerektiğini çıkararak zorla da olsa kendini durdurdu.
Çekilen enerjiyi kontrol etmekte henüz ustalaşmadıklarının farkındaydı. Ikisinin Say bağı bir sebepten ötürü aynı eğitimi alan diğer ikililerden çok daha hızlı ilerliyordu. Gittikleri her yerde haberler yayılıyor sık sık farklı köylerden ustalar çocukları gözlemlemek için ziyarete geliyordu. Ong'un bu güç akışı nedeniyle zorlandığını ve bundan utandığını biliyordu. Bir an önce konu kapansın ve eski hallerine dönsünler istedi. Içindeki gerilimi uzaklaştırmaya çalışarak "konuyu artık toplanma amacımıza getirseniz iyi olacak" dedi dişlerinin arasından. "Bir halt peşinde olduğunuz belli."
"Paraya ihtiyacımız var" dedi Kev basitçe. Kaplan Paşa'nın gözleri büyüdü. Şimdi ilgisi açıkça Kev'in sözlerindeydi. "Hızlı bir şekilde ve yüksek miktarda. Bir planım var."
"Kev..." Sempat itiraz eder bir tavırla öne eğilirken kitabı yerine bıraktı. Aklından bin tane senaryo geçiyor, hepsinin güvende olduğu yüksek medrese hayatı fikri giderek uzaklaşıyordu. "Sessiz kalacaktık. Medreseyi çetelere bulaşmadan bitirip buradan kurtulacaktık."
"Çetelere bulaştığımız yok zaten" dedi Kev. Hala masanın başında ayaktaydı. "İzlerimizi örteceğim, bizim yürüttüğümüzü kimse bilmeyecek. Müderris divanına gireceğim. Sizden ihtiyacım olan tek şey--"
Mahir dayanamayıp araya girdi "Öylece kumar tertip etmene izin vereceklerini mi zannediyorsun? Alimler bir yana içerideki örgüt ve çete çocukları haberleri her yana yayacaklar. Say Meclisinin kulağına giderse size ne yaparlar? Zaten hiç bir çeteye dahil olmamakta ısrar ettiğiniz için medresedeki bütün kurtlar ikinizin peşinde dolanıyor olacaklar!"
"Aptal çetesine köpeklik etmeyeceğimizi abine tekrar hatırlatabilirsin" dedi Kev buz gibi bir tonda. Bu konuyu konuşmaktan sıkılmış görünüyordu. Mahir ise konunun genelde kaçınmaya çalıştıkları noktaya gelmesine şaşırmış ve Kev'in soğuk tonuna bozulmuştu "Sizi korumaya çalışıyor" dedi kırgınlıkla.
Abisi tufeyli bağıyla orta seviyeli bir örgüte alınalı bir yıl olmuştu. Örgüte katılmaları için uzun zamandır Ong ve Kev'i ikna etmeye çalışıyordu. Kendi isteğiyle değil örgütün baskısıyla hareket ettiğini bildikleri için onu ciddiye almamaya çalışıyorlardı. Çocukların durumu kabullenmiş gibi davranmaları, yaşam enerjisi karşılığında örgüt koruması kazanmaya dayalı geçici bağın utanç verici bir bağ türü olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tufeyli parazit gibi işlerdi. Vücuda giren bir mikrop gibi insanın canını çekip bitirir, bağın diğer yanındaki kişiye aktarırdı. Say gibi derin bağlardan, üst düzey eğitimler sonucu insanın ahlakını, zihnini, bedenini ve ruhunu şekillendiren bağlardan çok farklıydı. Hepsi bir zamanlar sevip örnek aldıkları abinin çökük gözlerini, aniden seyrelen saçlarını ve griye çalmaya başlayan ten rengini görmezden gelmeye çalışıyordu. Tufeyli bağını kendi seçmişti. Abisi onları değil, kendini korumaya çalışıyordu. Bağlı olduğu örgütün emirleri dışına çıkması tufeyli ile engellenmiş durumdaydı.
"Abimle ilgisi yok" dedi Mahir kırıldığını belli etmemeye çalışarak. "Ne yapmaya çalıştığınızı biliyorum. Kendinizi medresede kanıtlamak istiyorsunuz. Kandilleri uçurmakla aynı şey işte! Türlü haylazlıklar yapıp çalışmanı engelleyerek seni okula aldıkları için onları pişman etmek istiyorsun" dedi Ong'a dönerek.
"Edeceğim de zaten, medreseyi başlarına yıkacağım" diye sırıttı Ong yattığı yerden "ancak, konumuz bu değil" dedi yumuşak bir tavırla.
"Endişeliysen katılmak zorunda değilsin, kendimiz halledebiliriz" dedi Kev Mahir'e doğrudan bakmadan. Hayal kırıklığını hızlıca soğuk tavırlarının ardına gizlemişti.
"Sürekli başınızı belaya sokacak hareketler yapıp da istemiyorsam başka yöne bakmamı söyleyip durmayın! Alimlere sataşıyorsunuz, kabul sınavında olay çıkartıyorsunuz, sarnıç dövüşlerine katıldığınızı ustanızdan gizliyorsunuz!"
Kapının önünde dikilmiş ne yapacağını bilemeden huzursuzca sağa sola gidiyordu. "Evet duydum, içinde olduğunuz bin türlü beladan haberim var" dedi Ong ve Kev arasındaki suçlu bakışmayı görünce. Şimdi ikisi de gözünü Kaplan Paşa'ya dikmişti. "Onu suçlamayın, söylemesi için ben sıkıştırdım" diye ekledi Mahir.
Ong ortamı yumuşatmak isteyerek "Kendine daha sevimli arkadaşlar edinebilirdin ama bu şahane hayatı kendin seçtin değil mi?" dedi Mahir'e, ellerini rastgele havada sallayıp çevrelerini göstererek.
"Arkadaşım olduğunuz için arada bir de olsa düzgün davranmanızı istiyorum. Gidip tefecilerle iş yapıyor şimdi de kumar oynatmaya başlıyorsunuz! Bunun sonu nereye varacak? Sence baban canını alan adamlarla aynı yolda ilerlediğini görse hakkında ne düşünürdü?" Son cümleyi söyler söylemez pişman oldu.
Başlangıçtan beri Ong'un yüzünden düşmemiş gülümseme önce hafifçe titredi, sonra tamamıyla yok oldu "Ne yapmamı tavsiye edersin peki?" diye sordu bir anda ciddileşerek. "Tefecilerin evime geldiğinden de haberin var mıydı?" yerinden doğrulduğunda yüz ifadesi tamamen değişmişti. "Onlarla iş yapan ben değilim, geberip gitmiş amcamın pisliğini temizlemeye çalıştığımı biliyorsun! Geçen ay gelip annemin yüzüne bakarak borcunuzu kapatamıyorsanız kızlardan birini satın alabiliriz dediklerini de duymuş muydun?" giderek artan bir öfkeyle "Nasıl yetişebilirim?! Her biri köyün başka bir ucunda mektebe gidiyor, hepsini nasıl takip edebilirim! Bir çözüm bulamazsak hepsini eve kilitleyip kapıda nöbet tutmam gerekecek, o zaman da düzgün davranmamı isteyecek misin Mahir? Ya da benimle nöbet tutacağını mı söyleyeceksin? Ahh değerli dostum! Her zaman en büyük destekçim!" dedi hala yarı alaycı tavrını korumaya çabalayarak.
"Sakinleş" dedi Kev soğukkanlı bir tonda.
Mahir'in rengi solmuş, yüzü utanç ve öfkeyle çarpılmıştı. "Kızlardan birini... almak mı?" diye sordu tiksintiyle.
"Satın almak Mahir, dile getirmeye utanmana gerek yok. Yapan kişi sen değilsin. Benim yaptıklarımı yapan da sen değilsin yani benden utanıyorsan yakamdan düşebilirsin." İğneleyici bir tonda konuşurken Mahir'e bakıyordu. Alaycı tonuna rağmen gözlerinde parlayan hiddet, ardındaki kırgınlığı gizliyordu.
"Nereden bilebilirim ya söylesene?" diye patladı Mahir "Her şeyi alaya alıyorsun, hepsi bir şaka senin için! Neye ihtiyacın olduğunu nereden bilebilirim? Böyle bir şey yaşandığını bize nasıl anlatmazsın? Gidip dövüşlere katıldığınızı benden neden gizliyorsunuz? Asla sana yaklaşamıyoruz değil mi? Hiçbirimizi yakın görmüyorsun! Salak gibi sırıtarak aptal hikayelerinle gevezelik ederek herkesi bir kol mesafesi uzakta tutmak hoşuna gidiyor değil mi!"
"Yaklaşayım o zaman ben sana?" diyerek öfkeyle Mahir'in üzerine saldırdı Ong. Kev sinirli bir ifadeyle atılıp Mahir'e ulaşamadan kollarından tutarak onu geri çekmeye başladı. Ong'un haykırışları Dipsiz'i inletiyor, bir yandan uzun bacakları ard arda savurduğu tekmelerle Mahir'e erişmeye çabalıyordu. "Yaklaşayım çok istiyorsan! Gelsene! Bakalım hoşuna gidecek mi bana yaklaşmak!"
"Öfke ya da alay! Birini bırakınca diğerine sığınıyorsun!" Mahir'in yüzü de sinirden kıpkırmızı olmuş, Ong'un havayı kesen tekmelerine endişeyle baksa da kendisini durdurmak için önüne geçmiş Sempat'ın, göğsüne bastıran elini ittirip Ong'a doğru ilerlemeye çalışıyordu.
Sempat'ı aradan çekmeye çalışırken çocuğun omzunda asılı duran örgü deriden askı koptu ve nefes kutusu yere düşüp sekerek yuvarlandı. Beraberindeki ince pirinç boruyu da Sempat'ın burnundan çıkarmıştı. Sempat aniden ona çarpan filtresiz hava karşısında nefessiz kalınca istemsizce ellerini boynuna doğru kaldırdı. Gözleri ve ağzı kocaman açılmış, yüzü bu beklenmedik darbe karşısında yaşadığı şokla çarpılmıştı.
Dört çocuk da donakaldı, çok kısa bir an sessizlik çöken Dipsiz'de Sempat'ın havayı içine çekmek için zorlanan tek bir soluğu duyuldu.
Sonra dördü birden tek kelime etmeden Sempat'a doğru koşuşturdular. Kev, Ong'u bırakıp nefes kutusunu yerden kaldırarak pirinç boruyu Mahir'e uzattı. Ong öfkesini tamamen unutarak fark etmeden Mahir'in ceketinin omuz kısmındaki kumaşı sımsıkı tutmuştu. Kaplan Paşa hepsinden önce yerinden fırlamış, nefessiz kalan çocuğu nazikçe yere oturturken Mahir titreyen ellerle pirinç borunun ucundaki ince deri kaplı kanülü tekrar burnuna yerleştiriyordu. Ellerini Sempat'ın panik içindeki yüzünün iki yanına yerleştirip endişeyle fısıldadı "İyi misin? Yavaşça, benimle birlikte nefes al. Yavaşça."
Sempat Mahir'in nefeslerini ağır ağır taklit ederken diğer üçü korku içinde çevrelerinde dikiliyordu. Kev eğildi ve nefes kutusunu çocuğun yanına bıraktı. "Derisi yıpranmış ama kutuda hasar yok, tamir ederiz" dedi, az önceki soğuk ses tonundan eser kalmamıştı. Gözleri Sempat'ın yüzünü tarıyor, iyi olduğundan emin olmaya çalışıyordu.
Çocuğun nefesleri şimdi sakinleşmişti. Boğuk bir sesle "Bir şeyim yok, şaşırdım bir an dedi" mahçup bir tavırla.
Ong genişçe gülümseyerek sırtına vurdu "Bir şeyin yok" diye tekrarladı yumuşak bir tonda. Bir eli hala farkında olmadan sıkıca Mahir'in omzuna tutunmuştu. Havada kala kalakalmış titreyen elleri ve kocaman açılmış gözleriyle Sempat'ın arkasında çömelmiş hiçbir şey yapmadan ona destek olmaya çalışan Kaplan Paşa'ya döndü, "Nefes al Paşa" dedi gülerek. "Her seferinde sen de nefesini tutuyorsun." Kaplan Paşa yeni aklına gelmiş gibi derin bir nefes aldı. "Her seferinde" dedi kendi de gülerek, henüz gerginliği yatışmamıştı.
Sonra Ong'un gamsız ses tonuna rağmen Mahir'in ceketini avuçlamış yumruğuna, sıkılmaktan beyazlamış parmak boğumlarına işaret etti "Sarılmak falan ister misin?"dedi çocuksu gülümsemesiyle ellerine işaret ederek.
Ong hızlıca elini çekip başını Mahir'den öte yana çevirdi. Yine de uzaklaşmamıştı.
"Özür dilerim" dedi Mahir Sempat'ın kolundan tutup ayağa kalkmasına yardımcı olurken "Zarar görmemen için... seni aradan çekmek istemiştim..." Sempat sorun değil dercesine kolunu sıktı "Kavga edip duruyorsunuz" dedi küçük bir çocuğu azarlar gibi.
"Özür dilerim" diye tekrarladı Mahir bu kez Ong'a dönerek elini çocuğun koluna koydu "Her şeyi yapardım Ong. Bilseydim aileni korumak için her şeyi yapardım, özür dilerim. Anlatmadın ki..." dedi hafifçe dolmuş gözlerini ona dikmişti. "Baban hakkında--"
Duygusallığı Ong'u utandırmıştı. "Aman" diyerek umursamaz bir şekilde elini sallayarak devam etmesini engelledi. Gülümsemesi yeniden yerine yerleşmişti "Haksız sayılmazsın kaos içinde yaşamaya alışmışız" dedi. "Hayatınıza heyecan katmak hoşuma gitmiyor değil ama benim de arada bir sessiz bir gün geçirmeyi dilediğim oluyor." Şakayla Mahir'in omzuna yumruk attı. Alaycı tavrını korumaya çalışsa da sesinde hüzünlü bir ton vardı. Hepsi bataklıkta debelenir gibi giderek daha büyük sorunlara bulaştıklarının ve bir sorunu çözmek için daha beteriyle karşılaştıklarının farkındaydı.
Kev önce hepsinin suratına teker teker baktı, herkesin iyi olduğundan emin olunca bir kaşını kaldırarak sadece arkadaşlarının görmesine izin verdiği muzip bir ifadeyle öne doğru eğildi. "O zaman... plana geçiyorum" dedi sırıtarak.
Hepsi aynı anda bağırmaya başladı
"Hay senin planına" dedi Mahir yarı gülümser şekilde "Havalı görünmeye çalışmayı kes" diye bağırdı Ong tiksinmiş bir ifadeyi taklit ederek. Sempat gerçekten tiksinmiş bir ifadeyle homurdanıyordu. Kaplan Paşa aniden heyecanla dolmuş haykırarak ayaklarını yere vuruyordu.
Kev anlatmaya başladığında hepsi sustu.
~~~