Gün ışımasına saatler kala, yağan ılık yağmurun altında on yaşlarında sıska bir çocuk çılgınca koşarak labirenti andıran dar sokakları geçiyordu. Başının biraz üzerinde, havada süzülerek onu takip eden uçuç feneri yolunu aydınlatıyordu. Gece karanlığında çocuğun kaygısız haykırışı yankılandı:
"Kev! İzin verdiler Kev!"
Üst üste binmiş evlerle dolu sokaklarda bilmeyen biri kolayca yolunu şaşabilirdi. Aşınmış taş duvarların çerçevelediği alçak çatılı binalar iç avlularını gizliyor, bazı avlular rastgele birbirine bağlanırken bir çok ev arasında çatılardan erişilebilen gizemli kısa yollar bulunuyordu. Köyün kimi sokakları dar olmasına rağmen herhangi bir sokağı andırırdı. Kimi sokaklara giriş yalnızca çatılardan geçen kestirmelerle mümkündü. Farklı boyutlardaki siyaha çalan kiremitlerle döşeli çatılar, dev toprak testilerin stoklandığı geniş teraslar ve içinde bir kaç ağacın yaşayabileceği saklı orta avluları ile köy, kendine özgü bir düzene sahipti. Bazı sokaklara inmek için aniden karşınıza çıkan uzun taş merdivenlerden çıkmanız gerekebilirdi. Bazı yokuşlar sahildeki geniş balık marketine açılır bazılarıysa iki kişinin ancak yan yana durabileceği daracık yeni sokaklara çıkardı. Yıllardır aynı ailelere ev sahipliği yapan köyün karmaşık yapısı zaman zaman kendi sakinlerinin bile yol bulmada zorluk yaşamasına sebep olurdu.
Neyseki çocuk burada geçirdiği son üç yılda gece gündüz bütün merdivenleri, dar sokakları ve uzun yokuşları arşınlamakla kalmamış, olan ve olmayan kestirmeleri de bir bir keşfetmişti.
İşte şuradaki gevşemiş taşların arkasında gizli kalmış taş merdiveni tırmanırsanız Yian ailesinin iç avlusuna bakan çatıya kolayca atlayabilirdiniz. Yianlar'ın ninesi pirinç kekleri ve altın topakları yaparken Kev ile burada saklanır öteki seslerini taklit ederek nineyi korkuturlardı. Çocuk evin önünden rüzgar gibi geçerken Kev'in taklide kendini fazla kaptırıp çatıdan avluya düştüğü günü hatırladı. Bir süredir bu konuda onunla dalga geçmemiş olduğu için fırsat bulur bulmaz Kev'i düşme taklidiyle kızdırmayı zihnine not etti.
Sol tarafındaki ufak dört yola çıkan dar sokak Gece Bekçisi'nin favori pinekleme mekanı, Kev'le haylazlık peşinde olduklarında parmak ucuna basarak geçtikleri kızıl taşlı yoldu. Kızıla bulanmış bin bıçak tutan el, diye ezberinden geçiriyordu koşarken. Bıçak hakkı hangimize verilecek acaba?
Dört yolun ucunda saatçi Wang ve oğlu Sempat'ın evi, çocuklar için kendi sokaklarının giriş kapısı sayılırdı. Sempat ve babası aynı birbirlerine benzerdi. Aynı koca gözlükler, aynı ciddi huzurlu ifade. Zihninde ikisini canlandırırken bir yandan da on sekiz bin alemi gören göz, diye ezberi devam ediyordu. Bağın hangi parçası olmak istediğini çok iyi biliyordu aslında ama bıçaklar da epey havalıydı. Dedem de kendi gibi Sayedar yetişmemi ister diye düşündü bacakları dolaşarak eve doğru koşarken.
Sokağa asla düz yoldan girmez, mutlaka saatçi Wang'in dükkanından iç avlusuna oradan da evine uğrayarak geçer, yolda bir kaç atıştırmalık kapıp Sempat'ı yoklamayı ihmal etmezlerdi. Sempat... Sempat'ın gözlükleri... on sekiz bin alemi görecek gözlerim...
Ong'un zihni oldu olası aynı anda farklı şeyler düşünen beş ayrı kafa, biri acıklı biri neşeli şarkılar bağıran iki ayrı çingene kumpanyası, on sekiz bin alemin listesi ile Say ezberlerinin sürekli döndüğü bir kara kitap ve olur da canı sıkılırsa sataşmaya başlayacağı favori insanlarının anılarını izlediği bir derlemeden oluşmaktaydı. Bazen yeni tür kafalar araya karışıp onu heyecanlandırır bazen de kumpanyalardan birinin müzik sesi her şeyi bastırırdı. En zoru içerdeki hengameyi hiçbir şey atlamadan Kev'e anlatmaktı.
Düşüncelere dalınca yanlış sokaklarda bağırarak koştuğunu fark edip kendine söverek aynı hızda geri dönmeye geçti. Bir anlığına Bekçi'yle uğraşıp düz yoldan mı geçse, Saatçi Wang'ın evine girip Sempat'ı mı uyandırsa bilemedi. Ama haberler Sempat'dan önce Kev ile konuşulmalıydı. Kev sevinecek. Kev çok sevinecek!
Bekçi'yi kızdırmak için küçük fırsatları kaçırmak uygunsuz olurdu. Derin bir nefes alıp avazı çıktığı kadar arkadaşının ismini haykırırken tekrar kızıl taşlı yolda koşmaya başladı. Yağmurdan sırılsıklam haldeydi. Bağırışları içinde ağzına yağmur suyu giriyor, yağmur ve Ong birbirinin sesini bastırmak için yarışıyordu. İçten içe eğlenerek uyandırmak istediği kişi Kev'den çok Bekçi'ydi bu kez.
Kev uyanıktı. Niyet söze dökülmüş, bağın ilk adımı atılmıştı. Şimdiden diğer çocuğun yakınlardaki varlığına işaret eden hafif karıncalanmayı hissedebiliyordu.
"KEV!"
Öfkeyle çatılardan birinin dibinde debelenen Gece Bekçisi'nin ıslanmakla haylaz çocuğa dersini vermek arasında kararsız gidip gelmelerini, duvar dibinde elini kolunu sallayarak dikkat çekmeye çabalayışını görünce keyfi iyice yerine geldi.
"Kes sesini be çocuk! İkiniz ne halt karıştırdınız yine gece gece? Koy şeytanları! Yemin verdim seni tuttum mu bu kez doğruca Hekim dedeye götüreceğim arsız cüce seni!"
Çocuk haykırışlarının arasına karışan kahkahalarıyla koşmaya devam etti. Cüce lafı biraz sinirine dokunmuştu. Dayanamayıp sokağın sonunda durdu. Arkasını döndüğünde ıslak kara saçları minik yüzüne yapışmış üstünden düşecek gibi duran çamur içindeki giysileri, sıska gövdesine iki beden büyük görünen el ve ayakları ve gözlerindeki muzip parıltıyla gerçekten haylazın birine benziyordu. Bekçiyle aralarındaki mesafe çok olmasada sağanak yağmur görüşünü bulanıklaştırıyordu.
"İzin çıktı bunak, git de kına yak! Say aldık mı ne senden ne de Hekim dededen korkacağız!" Gösteririm cüceyi ben sana diye ekledi içinden.
Hekim dededen korkmayacağı günün geleceğine hiç inanmıyordu ya, Bekçi'nin bunu bilmesine gerek yoktu. Lafı biter bitmez yoluna dönüp bağırarak koşmaya devam etti.
"Kev! Uyanıksın Kev!"
Kafasında bir şarkı uydurmaya başladı. Gören göz, bin bıçak git de kına yak! Yanındaki evin avlusuna atlayıp bir sonraki sokağa daldı. Şimdi tanıdık evlerin camlarından komşuların uykulu gölgeleri geçiyor, gece sessizliğini kırıştıran homurdanmaları duyuluyordu. Neyseki kendi sokaklarına dalmış üç katlı, üç çatılı, üç kapılı heybetli evin önünde soluk soluğa durmuştu.
Bunca yolu bağırarak gelmiş olsa da şimdi Hekim dedeyi uyandırmaya çekindi, Bekçi'nin yanından geçerkenki güveni de bu sokakta yediği dayaklar ve işittiği azarları hatırlayınca silinir gibi oldu. Büyücüyü kızdırmama düşüncesiyle heyacanını yatıştırdı.
Bir an eve girip Hekim Dedenin türlü mistik alet ve tuzlarla dolu yasak odasını karıştırmak için doğru zaman mı acaba diye düşünmekten kendini alamadı. Şimdiye dek göz ucuyla, kapı aralıklarından gördükleri oda çocuklara kesinlikle yasaktı.
Meczupların içeri girip akıllı çıkmaları, ruhu kaçırılmış denizcilerin geri çağırılmaları, innah hastalığına yakalanmış çocukların tamamen griye dönmüş bedenlerinin telaşla içeri taşınıp bir kaç güne kanlı canlı dışarı çıkmaları gibi mucizeleri defalarca görmüşlerdi ya, kapının altından yansıyan mavi alev parıltıları, türlü öteki sesleri ve it boğan, dağ keçisi, şamarcı yılanı ya da kızıl diken gibi nadir yaratıkların hareket eden parçalarının duvarları dolduran sayısız kavanozda oynaştıklarına da şahit olmuşlardı.
Çocuk korku ve heyecan karışımı bir ifadeyle odayla ilgili kısıtlı anıları içinde dalıp gider gibi oldu. Sonra dağılan merakına sinirlenerek kafasını salladı. Şimdi sırası değildi. Tekme atarken bacağımıza şamarcı yılanı dolamayı denesek nasıl olur ki?
"Kev!" Diye elinden gelen en yüksek sesle fısıldadı bu kez.
Evin birinci katında bir pencerenin camı anında açıldı. İçeriden küçük yaşına göre uzun ve olgun bir zerafete sahip çocuk önce bahçe duvarına sonra da evin dışına ustaca atladı. Harcadığı çabaya ve gecenin geç saatine rağmen antreman giysilerini kusursuz giymiş, saçı muntazam halde taranmış, tamamen uyanık haldeydi. Hafif tombul yüzünde gergin bir ciddiyet, kara gözlerinde meraklı parıltılar taşıyordu. Arkadaşının yine heyecanla bağırmak üzere olduğunu anlayıp telaşla ağzını kapattı.
"Seni duydum Ong! Ne demeye bütün köyü uyandırıyorsun? Sakince anlat." Sağa sola bakıp arkadaşını yolun diğer tarafına yöneltti. Ong'u daha da gaza getirmek istemediği için sakin bir yüz ifadesi takınmak istiyordu ancak gözleri arkadaşının beynini görmek istercesine kocaman açılmıştı. Çocuğu kollarından sıkıca tuttu "Usta seni gördü mü gelirken? Ya Cullahlar? Cullahlarla ilgili her şeyi anlat! Gerçekten yüz yaşında var mı hepsi?"
"Görmen lazımdı! Acayip ucube tipler!" Dedi Ong hiç de fısıltıya benzemeyen bir fısıltıyla.
Kev sırıttı "Yüce meclisten konuşurken laflarına dikkat et sersem. Ucube lafını duysalar ikimizi de meydanda kırbaçlatırlar."
"Sana resimlerini çizerdim ama gerek kalmayacak göreceksin nasıl olsa." dedi Ong kırbaç konusunu geçiştirerek. "Meydan demişken Yian'ların avlusuna düştüğün günü hatırladın mı?" diye ekledi hızlı hızlı.
"Yianlar'ın ne alakası var şimdi?" dedi Kev gülüşmelerin arasında afallayarak.
"Gemiye düşen ahtapot gibi yere yapışmıştın ya hahaha Cullahlar var ya ahtapot tipli bunaklar cidden dedikleri kadar varmış!" Ong elini kolunu nereye koyacağını Kev'e hangi birini anlatacağını şaşırmıştı. Çocuğun kafası karışmış suratına bakınca kahkahası daha da yükseldi.
Sonra, "Beraber gidelim demiştim sana işte!" dedi istediği hızda her şeyi anlatamamanın getirdiği öfkeyle.
Kev'in yüzü aydınlandı "Heyecanlısın. Düşündüğümüzden de iyi geçti değil mi?" dedi ellerini Ong'un omuzlarına bastırarak.
Yağmurdan korunmak için iki çocuk duvar dibine iyice sokulmuştu. Hızlanan yağış seslerini iyice bastırıyordu şimdi.
"Ruhunu bağlamak için kendine benim gibi bir yıldız seçtin ya beyim, elbette güzel geçti" diye böbürlendi Ong. Kev bu lafı çok komik buldu zira arkadaşının günlerdir gerginlikten yemek yiyemediğini çok iyi biliyordu.
"Cullahlar?" dedi soru soran bir bakışla.
"Yüz elli yaşında bile olabilirler, belki de beş yüz! Üstleri başları da yara dolu. Tipsizler baya ama gerçek dokumacılar bunlar. Kesin yaraları başka alemlerden gelmedir! Başka alemlerde karnımız acıkırsa ne yaparız sence?" Yian nineyi düşünmek onu acıktırmıştı.
Sonra aniden aklına gelmiş gibi Kev'i sarsarak ekledi "Hele bir kadın vardı gözünün biri yarılmış resmen! İçi görünüyordu! Alkarısı gibi!"
"Bağırma sersem." diye tısladı Kev "Alkarısı'nın gözlerinde yarık olmaz" diye ders vermeye başlayacak oldu. Gözleri gayet iyi görürdü sorun da buydu zaten. Sonra telaşla tekrar sordu
"Usta gördü mü seni? Birimizi bile meclisin yakınında görürse bizi bırakacağını söyledi."
"Yine boş tehdit savuruyor anlamayacağız sanki."
"En azından tedbirli davranacak kadar akıllı olacağımızı umuyordur."
"Kimse beni görmedi sanki görebilirler de!" dedi Ong kendini beğenmiş bir ifadeyle. Baş aşağı damdan sarkarken ustasıyla göz göze geldikleri kısa anı kendine saklamıştı.
"İzin verdiler işte! Bekletmeyecekler! Bize Say verecekler! İlk kara ayda! Bir Dekkake'ye mektup yazdılar! Gözümün önünde!"
"Dekkake mi? Kadın mı? Dekkak demediğine emin misin? Kadın dokumacıları sadece ordu bağlarında kullanırlar." Kev'in kalbi heyecandan güm güm atmaya başlamıştı şimdi.
Bir dekkakenin dokuduğu bağ en güçlüsüydü. Vatan'a yolu bile olmayan, deniz ile dağ ormanları arasına sıkışmış küçük köylerindeki iki sıradan çocuğa verilecek şey değildi. Belki Hekim dedesinin arkadaşlarından iyi bir dekkak bulurlardı diye ummuştu ama...
Aslında sıradan olmadıklarını düşünüyordu Kev. Güçlülerdi. Ustanın yavaş ilerlemeleri için tüm çabasına rağmen diğer çocuklardan çok daha hızlı gelişmişlerdi. Say onlar için nefes gibiydi. Doğaldı, olması gereken, yokluğunun rahatsızlık verdiği bir şeydi bu bağ.
Bağdan korkan, tören esnasında orada sıkışıp geri dönemeyen, ya da eğitim sürecinde aklını kaybeden çocukların hikayeleri onları korkutmanın aksine eğlendiriyordu. Hızlı gelişimlerinin ve bağa bu derece kolay adapte olmalarının ailelerini de ustalarını da en önemlisi bunak meclisini de nasıl tedirgin ettiğini kavrayacak kadar büyümüşlerdi.
Henüz on iki yaşına basmak üzere olmalarına rağmen yetişkin bir adamı kolayca devirebilirlerdi. İkiden fazla güçlü adama denk olduklarına emindi. Beş nefes tekniği onlar için çocuk oyunuydu. Şimdiden Berzah alemini bir anlığına da olsa görmüş on sekiz bin alemden onlarcasını ezberlemişlerdi. Rüyaları derinleşmiş, göz perdeleri hafiflemişti. Herkes Say alacakları günü bekliyordu. Güçlü olduklarını Kev biliyordu. Aralarındaki bağ daha şimdiden Say dokunmuş gibi güçlüydü.
Bütün bunların onları tanımayanlara anlatılmasının zaman alacağını düşünmüştü. Ama görünüşe bakılırsa meclisin hepsinden haberi vardı.
Bir dekkakenin dokuduğu bağ! Ejder koylarında hiç böyle güçlü bir Say bağlanmış mıydı? Güçlerini gösterebilirlerse Say ordusuna çağrılabilecekleri anlamına mı geliyordu bu? Dekkake. Çocuğun küçük dünyası bu tek kelimeyle uçsuz bucaksız hale gelmişti. Zihninden onlarca heyecan verici senaryo geçerken aynı sonsuzluğu Ong'un gözlerinde de görüyordu.
"Dekkakenin ne olduğunu çok iyi biliyorum ben" dedi Ong, arkadaşının düşüncelerini sezse de bilmişliğinden ödün vermeden.
"Dek-ka-ke dedi" diye tekrarladı bastıra bastıra. "Geçmişte komşu koylardan birine yerleşmiş. Ustanın İlk Savaş döneminden arkadaşıymış. Haberi alınca birkaç güne burada olur dedi."
Kısa süreliğine yağmurun şakırtısını dinlerken Kev'in yüzündeki heyecan ve gurur karışımı ifadenin tadını çıkardı Ong. Sonra dayanamayıp devam etti
"Bir de ustanın bizi Cullahlara anlatışını duysan Kev! Bunaklar ne dese bizi savundu. Öyle bir övdü ki... On sekiz bin alemde tekmişiz gibi!"
Usta onları yüzlerine karşı asla övmezdi. Demek koca Cullahlar'ın önünde onlardan övgüyle bahsediyordu. Uyuz herif... diye geçirdi Kev içten içe gülümseyerek.
Eğitimleri ciddiydi. Yaşlarına ve söz dinlemez yapılarına rağmen yaşıtlarında görülmeyen vakar sahibi duruşları, dengeli ve kendinden emin bakışları mektebin değil, ilk yıllarını geride bıraktıkları Say eğitiminin getirisiydi. Özellikle yetişkinlerin arasındayken edinmeye başladıkları gücün onları neredeyse dokunulmaz kılan bir saygınlık sağladığını yakın zamanda keşfetmiş, buna göre davranmayı ve gerektiğinde bunu kendi çıkarlarına kullanmayı öğrenmişlerdi.
Ama şimdi gece karanlık, yağmur ılıktı. Dar sokakta yalnızca ikisi varken sıradan çocuklar gibi kıkırdıyorlardı. Ong'un gerçekten bir parçası haline geleceğini düşününce içi kıpır kıpır hissetti Kev. Asla yanlız kalmayacağım.
"Yarın bizi göreceklermiş" dedi Ong. Gülüşmelerinin yerini tedirgin bir sessizlik aldı. Günün ışımasına hala birkaç saat vardı. Yağmur da iyice hızlanmıştı.
"Biraz çalışalım mı?" diye sordu Kev duyacağı cevaptan emin şekilde.
"Say alınca bacağımıza şamarcı yılanı sarıp tekme atmayı denemek ister misin?" diye cevapladı Ong ormana doğru yönelirken. "Bak teorimi dinle--"
~
Hekim evin üçüncü katından onları izliyordu. Yaşlı gözlerinde memnun bir bakışla yeşim taşlı bastonuna yaslanmış, dar sokakta siyah saçlı iki küçük kafanın heyecanla hareket etmesine dalıp gitmişti.
Say alacağı günü öğrendiği ilk anı hatırladı. Sayedarı ile bütün gece heyecandan uyuyamadıklarını, ormanda çalışıp durduklarını, yorulunca oracıkta uyuya kaldıklarını düşünürken gülümsedi. Torunu daha uzunca, Sayedar'ının torunu Ong ise pek ufak tefekti. Ormana açılan yolda ilerlerken uyum içinde hareket edişlerini, yağmur altında yüksek tekmeler ve sert dönüşlerle dolu dansa benzer zarafetiyle o kadim dövüş serilerinden biri ardına diğerini tekrarlamalarını izledi.
Gözleri hemen çaprazındaki evin alt katında titreyen alev ışığına kaydı. Sana söylemiştim Tae-ho diye geçirdi içinden keyifle. Gözlerini kapayınca Sayedar'ının gözünden gördü dünyayı. Tae-ho'nun görüş açısı iki çocuğa biraz daha yakın mesafedeydi. Önündeki ateşin ısısını, adamın yüzündeki gülümsemeyi, yaşlı kalbinin hızlı atışlarını hissetti. Penceresine vuran yağmurun sesini duydu. Dua edelim, çok dua... diye geçirdi zihninden dünyaya gözlerinden baktığı beden. Zihnine uğrayan misafiri hissetmiş, onunla konuşuyordu. Hekim kendine geri döndü. Beraber geçirdikleri yetmişten fazla yılda bir gün torunlarının da Say ile bağlanacağını hayal etmişlerdi. Torunları değil belki ama torunlarının çocuklarına nasip olmuştu şimdi.
Hekim ilk ışıklara kadar alemlerin yaratıcısına dua etti. Bazen bilinçsizce Tae-ho ile zihinleri birleşti. Hissettikleri gururu perdeleyen endişe hiç azalmadı. İki çocuk da henüz çok toy, cullahların önüne çıkmak için çok zayıftı onların gözünde. Say bir çoğu için bağdan çok lanet olmuştu. O ki bağların en derini, acıların en büyüğüydü. Yaşlı Say ustaları şahit oldukları karanlıklar karşısında çocukların güçlü kalması için dua ettikler. Çocukların çok yakında erişecekleri gücün onları bir ömür vermek zorunda kalacakları savaşta korumaya yetmesi için; bilinen ve bilinmeyen kötülükler canlarını yaktığında ruhlarının temiz kalması için dua ettiler.
Gün ışırken ve yağmur dindikten çok sonra bile çocuklar tek bir ruhta bağlanacakları anın hayaliyle çalışmaya devam ettiler.
~
Iki çocuk beyaz tören giysilerini kuşanmış birbirlerine dönük şekilde dizleri üstünde oturuyorlardı. Biraz uzakta aileleri ve yakın dostlarından oluşan küçük grupta heyecanlı kıpırtılar görülse de gergin bir sessizlik içinde bekleşiyorlardı. Çocukların tepesindeki onlarca uçuç feneri ayın yok olduğu ve yıldızların söndüğü Kara Ay gecesini aydınlatmak için usul usul dönüyordu.
Ong oturduğu yerden yetişkinlerin önüne dizilmiş çocukların içinde upuzun boyuyla göze çarpan Mahir'i izliyordu. Uzun boylu çocuk gözlerini kocaman açmış dudağını ısırarak etrafta gezen yeşil cübbeli cullahlara ilgiyle bakıyordu. Mahir'in etrafına sıralanmış diğer arkadaşları ve küçük kardeşlerinin ifadelerinin de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Birbirlerinin kollarını çekiştiriyor, hiç konuşmasalar da gözleriyle önlerindeki sahneyi yutmaya çalışır gibi görünüyorlardı. Ong kendi hızlı çarpan kalbine rağmen bu sahneyi epey komik buldu.
Bulundukları yüksekliğin tertemiz havası, nadir görülen şekilde tamamıyla karanlığa bürünmüş gökyüzü, ormanın hafif fısıltılarına karışan cullahların sakin dua mırıltıları ve başlamak üzere olan törenin heyecanı hepsinin içini daha önce hissetmedikleri türden kıpırtılarla doldurmuştu. Ong ve Kev yerlerinde karşılıklı şekilde dimdik oturmuş gülmemeye çalışarak birbirinin gözlerine bakıyor, arada cullahların ya da dağ çiçeklerinden kutsal karışımı hazırlamakta olan dekkakenin komik buldukları bir hareketini bakışlarıyla birbirlerine göstermeye çalışıyorlardı.
Dekkake yaşlı bir kadındı. Başına doladığı işlemeli mor tülbent saçlarını tamamen gizliyordu. Gözlerini çepeçevre saran siyah sürmesi ve alnı ile çenesinin tam ortasına kül ile işlenmiş iki küçük yaq sembolü sert yüz hatlarına ürkütücü bir hava katıyordu.
Hazırladığı bitki karışımını tamamlayınca yeşil kalın kadife kumaştan entarisini kabaca toplayarak iki çocuğun ortasına denk gelecek şekilde dizleri üstüne oturdu. Yarım bir çember şeklinde izleyici grup ile çocukların aralarına dizilmiş dualar okumakta olan yedi cullah anında sessizliğe gömüldü. Hafif kıkırdamalar ve kıpırdanmalar da onlarla birlikte son buldu. Herkes nefesini tutmuş dekkakeyi izliyordu.
"Korkmayacaksınız" diye buyurdu dekkake ikisininde yüzüne sertçe bakarak. Sesi yaşlı, kelimeleri aksanlıydı.
Ong sana diyor dercesine Kev'e imalı bir bakış attı. Kev gözlerini devirince gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Yemini ezberlediniz?" Kadın soru anlamını tonlama ile vermişti. Iki çocuk ciddiyetle başlarını salladı.
"Hafif sesle başlayacaksınız. Ben durmadan durmayacaksınız. Gözlerinizi birbirinizden ayırmayacaksınız" diye sıraladı dekkake bir bir. Buğulu ses tonu yüksek olmasa da otoriterdi. O konuşurken küçük gruplarından çıt çıkmıyordu. Orman bile sözünü dinlemek istermiş gibi sessizleşmişti.
Ong yan gözle arkalarındaki yiyecek ve meyve dolu masadan hiçbir şey yokmuşcasına rahatlıkla atıştırmakta olan ustalarına baktı. Usta her zamanki gamsız tavırlarıyla kendi kendine bir melodi mırıldanıyor, masadaki meyve ve yemişleri keyifle tadarken ortamın büyüsüne ilgisiz görünüyordu. Onun olağan hali dekkakenin öfkeli bakışlarını çekse de Ong'u rahatlatmıştı. Korkmayacağım.
Kadın ustaya dönüp sert bir tonda törenin bir parçası olan soruyu sordu "Hangisi bıçak hangisi gözdür?"
Usta sakince ağzına koca bir armut dilimi tıkıştırdı ve yavaş adımlarla çocuklara yaklaşıp sanki bu sorunun cevabını hiç düşünmemiş de şimdi karar verecekmiş gibi iki çocuğu incelemeye başladı. Ustanın düşünme süresi arttıkça cullahlar rahatsızlıkla kıpırdanmaya başlamıştı. İki çocuk birbirine bakıyordu. Sonra Ong gülmemek için alt dudağını setçe ısırarak başını çevirmek zorunda kaldı çünkü Kev'in öfkeyle yanan gözlerine bakınca içinden ustalarına sövdüğünü duyar gibi olmuştu. Ustanın rahat tavırları oldu olası Kev'i çıldırtıyordu ki bu bütün karmaşık eğitimleri içinde Ong'un en keyif aldığı kısımdı.
"Hmmmm" dedi usta uzata uzata. İzleyicilerine bir gösteri sunmaya çalışır gibi bir hali vardı. "Bunun gözü pek açıktır" dedi Kev'e doğru. "Bunun da dili bıçak gibidir" şimdi kafası Ong'a dönüktü.
"Oyun edecek konu değildir adam. Gözün yükü ağırdır. Bıçak ikisini de dengede tutmalıdır. Yerlerini ters koyarsan alemi perişan ederler." Dekkakenin ses tonu sert, Ustaya dönük bakışları sabırsızdı.
"Hah" usta rahat tavırlarını bozmadan ancak yaşından beklenmeyecek enerjik hareketlerle dekkakenin karşısında, iki çocuğun arasına oturmuştu. "Hiç haberin yok Kardelen Hanım, ters ya da düz, birden fazla alemi perişan edeceklerine eminim" dedi eğlenen bir tavırla. Ellerini Kev ve Ong'un omuzlarına koymuştu. "Derdim, kendilerini perişan etmemeleri" Yüzündeki eğlenen tavır, rahat hareketleri, gamsız bakışları... Hepsi dört yaşlarından beri onları yetiştiren ustanın alışık oldukları halleriydi. Yine de havada Ong'u rahatsız eden bir gerginlik vardı. Dekkake ve ustanın birbirlerine bakışlarında, cullahların sabırsız kıpırtılarında tekinsiz bir hava vardı. Sanki ellerini çocukların omuzlarına hafifçe koymuş adam onları alıp götürmek istiyor; en basit, cevabı en net soruya bile düzgün cevap vermeyerek töreni geciktirmeye çalışıyor gibiydi. Ong bir şey fark etti mi diye anlamak için gözlerini arkadaşının gözlerine dikmişti ancak Kev yalnızca başını yana eğmiş bıkkın bir ifadeyle başlamalarını bekliyordu. Bu kez ustaya çok sinirlendiği belliydi.
Usta hafifçe Kev'in saçını karıştırdı. Başını çocuğun göz hizasına getirerek ona gülümsedi. "Buna bin bıçak versek başımızı çevirdiği anda birinin üstüne oturur değil mi?" dedi Ong'u işaret ederek. Ong gözlerini devirdi. İtiraz edecek gibi oldu ama Kev'in ışıldayan yüzünü görünce vaz geçti. Sonra ne olduğunu idrak etti. On sekiz bin alemi gören göz. Cullahların önünde konuşmaları yakışık almazdı ama fark etmeden ustanın cübbesini çekiştirmeye başlamıştı.
"Korkmayacağım! Usta söz, korkmayacağım!" dedi, heyecandan içi içine sığmıyordu. Ona bıçak verilcek demişlerdi. Cullahların önüne çıktıklarında da öncesinde de. Alemlerin gözü Kev olacaktı, usta açıkca söylemezdi ama eğitim boyunca ona göre yetiştirmişti ikisini. Aniden ne değiştiği umrunda değildi Ong'un, alemleri görmekten başka bir şey düşünemiyordu. Kev'de hep bıçak istemişti zaten. Usta'nın gözlerine ulaşmayan gülümsemesini de çocukları bırakmamak ister gibi tutuşunu da görmezden geldi. Belki de tören ustaya kendi kaybettiği sayedarını hatırlatıyordur, onu özleyip üzülüyor olmalı diye düşündü.
Usta başıyla önce Kev'e sonra Ong'a doğru işaret ederek "Bıçak. Göz." dedi kısaca ve hızlı adımlarla yanlarından uzaklaşıp onları izlemekte olan ailelerinin arasına karıştı.
Dekkake ön kol uzunluğunda, tahta ile kaplanmış sapı işlemelerle çevrili, incecik uçlu koca bir iğne çıkartıp önündeki bitki karışımına batırdı. Iğnenin gümüş kısmı karışıma değince mora boyandı. Iki çocuk kocaman olmuş gözlerle iğnenin büyüklüğünü inceliyorlardı.
Korkmayacağım dedi Ong içinden, güm güm atan kalbini sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir gözü yine ustalarındaydı. Onlara zarar gelmesine izin vermezdi. Törenin delirmeleri ya da ölümleriyle sonuçlanacağına inansa ustaları onları durdururdu. Değil mi?
Korkmayacağım diye geçirdi zihninden tekrar. Şimdi Kev'in gözlerine odaklanmıştı. Kev korkmazdı. Yumruklarının dizlerinin üstündeki kumaşı sıkıca kavradığını fark etti. Kev yeterince güçlü diye düşündü. Ona güvenecekti ve korkmayacaktı.
Yüksek bir ıslık sesi duyunca iki çocukta yerinden sıçrayarak izleyicilerden yana baktı.
"Başınız dik dursun" diye bağırdı usta sırıtarak. Her zamanki alaycı tavrının yerini alan şefkat ifadesi çocukların kalplerinin daha hızlı çarpmasına sebep oldu. O da endişeli diye düşündü Ong korku içinde.
Dekkakenin işaretiyle yedi cullah bir ağızdan dualarını mırıldanmaya başladılar. Tören ilerledikçe duanın çevrelerini sardı. Ritmik nefes sesleri kadim dilde okunan kelimelerle birleşiyor, ortamı ağırlaştırıyor, çevrelerinde görülemeyen bir barikat oluştuğu hissi veriyordu. Çocuklar kendilerine verilen işaretle kulaklarını her şeye kapayıp yıllardır sadece bu gün için zihinlerine işledikleri kutsal yemini tek bir sesle okumaya başladılar,
Ruhumun ruhu, kalbimin kalbi
Gittiğin yere gideceğim
Olduğun gibi olacağım
Öldüğün gibi öleceğim
Döndüğünde seninle döneceğim
Yaşlı kadın Kev'in işaret parmağına Say yaqını dokumaya başlayarak şaşırtıcı bir çabuklukla ön koluna doğru ilerledi. Sol kolları birbirine doğru uzanmış, iğnenin giderek artan sızısını zihinlerinden uzaklaştırmaya çalışırken gözlerini birbirlerinin gözünden ayırmadan devam ettiler,
Ruhumun ruhu, kalbimin kalbi
Evin evim olsun
Ailen ailem olsun
Yolun yolum olsun
Senden olan benden olsun
Dokuma Kev'in bedenine işlenirken Ong'un bedeninde de beliriyordu. Iğnenin artan sızısıyla iki çocuğun da yüzü buruşmuş, havada tuttukları kolları titremeye başlamıştı, yine de yemini tekrarlayan sesleri netti. Karmaşık semboller şimdiden uzaktan bakıldığında işaret parmağının en üst ve en alt boğumunda iki yüzük gibi görünen klasik şeklini almaya başlamıştı.
On sekiz bin alemin sahibi Yüce Yaradan,
Alemlere agâh olmaya geldik
Alemlere gölge olmaya geldik
Alemlerin gölgesinde tek olarak yeniden doğmaya geldik
Bizi sende yok et, bizi bizde var et
Dekkake çevik hareketlerle iğneyi mor bitki karışımına daldırıyor, iğnenin Kev'in koluna oradan omzuna ve sonunda kalbinin tam üzerine yaptığı küçük dokunuşlarını gözle takip etmek giderek zorlaşıyordu.
Yaq ilerledikçe iki çocuğun ifadeleri derinleşti, sesleri yükseldi. Şimdi göz kırpmayı bırakmış, acıyı ya da tepenin esintisini hissetmez, uçuç fenerlerinin ışığını görmez, cullahların tepeyi inleten dualarını duymaz olmuşlardı. Yemin devam ederken dekkake Kev'den uzaklaşıp Ong'un başını gökyüzüne bakacak şekilde kaldırdı.
Ong hissettiği şeyin tuhaf olduğunu düşündü. Başı tamamıyla yukarı bakmasına ve yaşlı kadının bedeni aralarında olmasına rağmen gözleri hala Kev'in gözlerini görüyordu. Aynı zamanda Kev'in gözlerinden kendini, çenesini sıkı sıkı tutan dekkakenin üzerine eğildiği kendi bedenini görüyordu. Uykuya dalar gibi bedeninden yükseldiğini hissediyordu. Kev'in kelimelerini kendi nefesinde hissetti.
Ruhumun ruhu, kalbimin kalbi
Kalbinin iki bedende atışını, kendi aldığı derin solukları ve Kev'in aldığı kesik solukları hissetti. Hava ağırlaşıyor kelimeleri tekrarlamak zorlaşıyordu.
Bin bıçak tutan elim dedi Ong. On sekiz bin alemi gören gözüm, diye ekledi Kev. Bütün iradelerini kullanarak kesilen nefeslerine rağmen son cümleyi bir yakarış gibi tekrarladılar Sende var olacağım, seninle yok olacağım
Ong harcadığı çabadan nefes nefese kalmıştı. Bütün bedeni titriyordu. Net düşünemez olmuştu. Dekkakenin dualar okuyarak gümüş iğneyi bir kez daha karışıma batırdığını sonra çenesini sıkıca tutup gözüne doğru yaklaştırdığını gördü. Hareket edemedi. Nefes alamadı. Gözlerini kırpamadı. Iğne göz bebeğine yaklaşırken korkmayacağım diyordu kendine. Ruhumun ruhu, kalbimin kalbi... korkmayacağım.
Yaq göz bebeğine dokunmaya başladığında tüm vücudu bir anlığına kasıldı. Gökyüzüne bakarken Kev'in gözlerinin acıyla büyüdüğünü gördü. Geceyi delen bir çığlık duydu.
Sonra on sekiz bin alem gözlerini doldurdu.
~~~