Geçen gün aldığım kararın verdiği huzurla, yeniden Başak Hanım’ın kliniğinin yolunu tuttum. Sıra bendeydi. Tam o esnada, her zaman olduğu gibi ellerim titremeye başladı. Yıllar önce nedenini bir türlü anlayamadığım bir şekilde hayatıma giren bu titreme, artık kronik bir dert olmuştu bana. Stres, heyecan ya da üzüntü anlarında gözle görülür şekilde, zangır zangır titriyorlardı ve ben bu zayıflığımdan nefret ediyordum.Nihayet içerideki hasta çıktı. İçeri girdiğimde Başak Hanım beni her zamanki o sıcak gülümsemesiyle karşıladı. Gösterdiği koltuğa oturduğumda, tıpkı ilk adımlarını atmaya çalışan bir bebek gibi tuhaf ve ürkek hissediyordum. Düşüncelerimin derinliğinden, Başak Hanım’ın yumuşak sesiyle sıyrıldım:
— Evet İsracım, bu seninle ilk sohbetimiz. "Seans" demek istemiyorum, "sohbet" kelimesi bana daha samimi geliyor. Öncelikle çocukluk yıllarından başlayacağız. Çünkü insanın ruhu yara aldığında, bu yara bedendeki gibi görünmez. Bunu ancak yaşamımızın safhalarını tek tek inceleyince fark edebiliriz. Bana çocukluğuna dair hatırladıklarını anlatmak ister misin?
Bu soruyu soracağını bilmeme rağmen, cevap verirken çok tereddüt ettim. Çünkü çocukluğum demek, yıllardır tek başıma sakladığım en büyük sırrım demekti. Kararsızca düşündüğümü gören Başak Hanım, beni cesaretlendirmek için güven veren bir ses tonuyla devam etti:
— Kendinizi fazla zorlamanıza gerek yok. Amacım sadece sizi daha iyi hissettirmek. Çocukken yaşadığımız bazı şeyler ağır birer travmaya dönüşebiliyor. Ancak bunların gelecekteki hayatımıza yön vermesini engellemek için, önce kendi çocukluğumuzla barışmalıyız.
Derin bir nefes aldım. Hikâyemin en başından bir sayfayı aralamaya karar vermiştim. Sesim titriyordu ama artık güçlü görünmeye çalışmak beni o kadar yormuştu ki... Karşımda tüm dikkatiyle beni dinleyen bu kadının yanında, gardımı bir süreliğine indirdim:
— Babam adımı İsra koymuş... Hayatta her zaman kendi yolunu çizen, tek başına da olsa dimdik yürüyen başarılı bir kadın olayım diye. Kimseye boyun eğmeyeyim diye... Ben bunu çok sonradan öğrendim. Gerçekten de babam, adımın hakkını vermemi beklercesine beni küçük yaştan itibaren hep zorluklarla baş başa bıraktı. Çocukken yere düşüp bacağımı yardığımda önce ağlardım; sonra bana, kendi beceriksizliğim yüzünden canım yandığı için ağlamamam gerektiği öğretildi. O günden sonra ne zaman düşsem, sesli ağlayamaz oldum; gözyaşlarımı hep içime akıttım. Okulda biri bana zorbalık yaptığında beni korumaz, "Kesin sen karşındakini kışkırtmışsındır" derdi. Bir süre sonra, "Nasıl olsa ne desem inanmayacak" diye düşünerek tamamen sustum.Küçükken kendimi hep istenmeyen bir yük gibi görürdüm. Büyüdüğümde, ne yazık ki bu hissimde haklı olduğumu öğrendim. Annem bir defasında bana, babamın benim kız doğduğumu öğrendiğinde delirdiğini söyledi. Her zaman bir erkek çocuk istiyormuş. "Seni sokağa atamadı ama bağrına da basamadı kızım" demişti annem. Bunları duyduğum an içimde kopan fırtınayı, hissettiğim o derin acıyı tarif edemem. Hiçbir seçim hakkım olmadan, Allah tarafından bu aileye emanet edilmiştim ama onlar beni sadece bir baş belası olarak görmüşlerdi. Ruhum harabe gibiydi...Bakın Başak Hanım; eskiden cahiller kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi, şimdiki cahiller ise ruhlarını diri diri toprağa gömüyorlar. Bu sözün ağırlığını ancak yaşayan bilir. Allah kimseye yaşatmasın... Neyse, bugünlük bu kadarı yeterli olur mu? Çünkü bunları hayatımda ilk defa dile getiriyorum ve yıllardır içimde bastırdığım o köklü acı yeniden yüzeye çıktı.
Başak Hanım anlayışla kafasını salladı:
— Tabii ki, siz nasıl isterseniz. Her görüşmemizde sizi asla zorlamadan, kendinizi hazır hissettiğiniz kadarını anlatabilirsiniz.
Ona teşekkür edip kliniğin kapısından çıktım. Uzun zaman olmuştu... Eski yaraları deşmek bir yandan iyi gelmiş, bir yandan da içimi paramparça etmişti. Hava hafifçe çiselemeye başlamıştı. Hızlı adımlarla arabama binip annemlerin evine doğru sürdüm. Dün akşam arayıp, "Misafirler gelecek, sen de gel" diye tembihlemişti. İçimden gitmek hiç gelmese de annemi kırmamak adına o eve gidiyordum.