6. Bölüm:
"İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir."
-Ahmet Hamdi Tanpınar
❄️
"Hiç değişmemişsin ufaklık, hala yıllar önce tanıdığım o çılgın kar tanesisin."
Ve geldikleri gibi gittiler...
Tüm o hayallerim, mutluluğum, heyecanım ve kalbimin bir kuş gibi çırpınması. Kuş kafesinde, kendi nefesinde boğulup öldü. Onun yerini sadece kalp kırıllığı aldı. Acı verici, çok acı verici bir kalp kırıklığı... Neden hala ümit ediyorum ki? Neden hala beni sevebileceğini, bana o şekilde bakabileceğini düşünüyorum ki? Adam beni kardeşi gibi görüyor. Onu da geçtim, adamın evlenmeyi düşünebileceği bir sevgilisi var.
İnsan biraz ölmeden yaşayamaz değil mi?
Gözlerim o kadar çok doldu ki, bırakın göz kırpmayı göz bebeğimi hareket ettirsem, o yaşların yanaklarımdan aşağıya süzüleceğine eminim. Neyse ki Mert bakışlarını ön cama çevirmiş, yola çıkmıştı. Usulca bakışlarımı yan cama çevirdim. Ellerimin titrediği belli olmasın diye parmaklarımla oynayıp, tırnaklarımın kenarında çıkan şeytan tırnaklarını kopartıyordum. Islaklık hissettiğimde bakışlarımı ellerime indirdim ve parmaklarımdan birini kaynadığını fark edince ağzıma götürüp kanı emdim. Gerçek hayatta da böyle değil mi? Kanayan yerimizi içimize gömüp, yok saymaya çalışıyoruz. Tabi bunu ne kadar başarabiliyoruz, orası muamma.
Yolculuk bir hayli uzun ve sessiz geçmişti. Gideceğimiz site İstanbul'un dışında kalıyordu. Neyse ki bu süre boyunca kırgınlığım yerini hayal kırıklığına bırakmış, gözlerimdeki yaşlar kurumuştu. Site girişindeki büyük demir kapılar güvenlik görevlilerine kim olduğumuzu söyledikten sonra açılmıştı ve içeri girip arabayı otoparka park etmiştik.
"Ben yürüyüş yoluna bakan evlerin sakinlerinden ifade alırken, sende arka kısımdaki evlere git. 30 adet villa var. 15'i sende, 15'i de bende." Mert hiç yüzüme bakmadan torpido gözünden ajandasını ve kalemini alarak arabadan çıkınca, ben de yanımda getirdiğim ajandamla birlikte dışarı çıktım. Çoğu kısmı ses kayıt cihazına kaydediyoruz fakat önemli gördüğümüz noktaları da not almak iyi oluyor. Aslında bu ilk seferim olacak. Sadece Mert'in tavsiyesine uyuyorum.
Yine aynı şekilde hiç konuşmadan ikimiz de kendi yollarımıza gitmiştik. İlk kapıyı çaldığımda, çok beklememe gerek kalmadan kapıyı 35 yaşlarında, beyaz gömlek ve siyah etekli, saçlarını ensesinden topuz yapmış bir kadın açtı.
Evin yardımcısı olduğunu tahmin ettiğim kadına kısaca tebessüm ettim. "Merhaba, ben cinayet büro amirliğinden komiser yardımcısı Berfu Arıkan. İşlenen cinayetler hakkında ifade almaya geldim."
Kadın, yüzündeki memnuniyetsiz ifadeyle beni ilk önce yukarıdan aşağıya, ardından da aşağıdan yukarıya inceledi. Sanırım işinden ve maaşından memnun değil. Bu kadar memnuniyetsiz olduğuna göre... "Hanımefendiye bilgi verip geliyorum." dedikten sonra siyah topuklu ayakkabısının tıkırtısıyla hızla gitti. Beklerken ellerimi önümde birleştirmiş ayaklarımın üzerinde yaylanıyordum ki, 2 dakika bile geçmeden geri döndü. "Buyurun lütfen, hanımefendi sizi salonda karşılayacak." Hay hanımefendine senin...
Ayakkabılarımı çıkartmaya yeltenmedim, evet bunu bir çok dizi ve filmden deneyimlediğim için kendimi rezil etmek zorunda kalmadım. Ben bizim eve ayakkabılarımla gireceğim de, annem beni kendisinin değil, babamın 44 numara terlikleriyle kovalar valla.
Giriş kapısından içeri girip bir kaç adımla 2 basamakla inilen salona ulaştım. Salon mümkün olacak en abartı şekilde, beyazla dekore edilmişti. Öyle ki, gün ışığı da vurunca insanın gözünü alıyordu. Beyaz koltuklar, beyaz halı, beyaz duvarlar, beyaz sehpalar... hatta televizyon bile beyazdı. Beyaz televizyon ürettiklerini bilmiyordum. Salonda, bahçeye açılan cam kapının önünde duran berjer koltukta 50'li yaşlarının sonuna yaklaştığı belli olan, kucağında küçük ırk bir köpek tutan kadın vardı. Saçları, boya olduğunu bağıran çiğ bir sarı renkteydi.
Bakışları beni bulduğunda hızla ayağa kalktı ve buğulanmış gözlerini fark ettim. Elimi uzatttığımda tereddüt etmeden karşılık verip, elimi sıktı. "Merhaba, ben cinayet büro amirliğinden, komiser yardımcısı Berfu Arıkan."
"Hoş geldiniz. Ben de Berna Kaya. Sanırım ifade için geldiniz. Daha önce ifade vermiştim ama bir gelişme mi oldu?"
Eliyle bana karşısındaki berjeri işaret ettiğinde oturdum. "Hayır hanımefendi, şimdilik her hangi bir gelişme yok. Dosyayı ekibim devraldı ve ifadelerinize tekrardan başvurmak durumundayız." İlk önce aramızdaki sehpaya ses kayıt cihazını açık bir şekilde yerleştirdim. Ardından da kucağımdaki ajandayı çıkartıp kadının adını ilk sayfaya not aldım. "Direk konuya giriş yapmak zorundayım. Merhumları tanır mıydınız?"
Bakışlarını camdan dışarıya çevirip derin bir nefes aldı. "Hepsini yakından tanırdım. Zaten burada herkes birbirini tanır. Ya medyadan ya da katıldığımız davetlerden. Ama en son öldürülen Ayşe Kaplan çok yakın arkadaşımdı."
Kısaca notlarıma göz gezdirdiğimde Ayşe Kaplan'ın 30 yaşında, evli ve aile şirketinde CEO olduğunu teyit ettim. "Başınız sağolsun tekrardan. Öncelikle öldürülen bu 3 kişinin arasında, dikkatinizi çeken bir bağlantı var mıydı?"
"Hayır, herkes kendi işinde gücünde. Dediğim gibi yakın olanlar dışında, sadece davetlerde bir araya geliriz. Herkesin birbiri hakkında bildiği şeyler vardır ama samimiyet yoktur."
Notlarımı aldıktan sonra bakışlarımı tekrar Berna hanıma çevirdim. "Peki Ayşe hanıma kin güdebilecek birini tanıyor musunuz? Bir düşmanı var mıydı? Onu kıskanan olabilir, aralarında ufak da olsa bir tartışma geçen olabilir."
"Hayır, hayır. Ayşe kimseyle çok fazla samimi olmasa da, herkesle iyi geçinen, kendi halinde biriydi. Zaten aile şirketinde fazlaca çalışıyordu."
"Kusura bakmayın, acınız olduğunu biliyorum ama bunu sormak zorundayım. Cinayet saatlerinde yani, 28 ekim sabah 07:00 civarında, 1 Kasım sabah 10:00 civarında ve son olarak 6 Kasım sabah 08:00 civarında nerede olduğunuza dair şahidiniz var mı?"
Anlayışla başını salladığında bu kadının zorluk çıkaramayacağını, hatta yardımcı olmak için elinden gelen her şeyi yapacağına emin olmuştum. "Hepsinde evdeydim. Buna az önce sizi kapıda karşılayan yardımcım Nurgül, şoförüm Ali ve bahçivanım Hakkı bey şahitlik edebilir."
"Peki Berna hanım, hanede tek başınıza mı yaşıyorsunuz? Yardımcılarınız dışında sizinle ikamet eden var mı?"
"Arada sırada ziyaretime gelen yeğenim dışında kimsem yok. Zaten o da şu an İngiltere'de."
"Ne kadar zamandır İngiltere'de? Son zamanlarda geldi mi?"
"Hayır, yaklaşık 3,5 aydır Türkiye'de değil."
"Anlıyorum." Ajandamı kapatıp ayağa kalktım ve elimi Berna hanıma uzatıp gülümsedim. "İş birliğiniz için teşekkür ederim Berna hanım, tekrar başınız sağolsun."
"Bir çay içmek ister miydiniz?"
"Hayır, teşekkür ederim. Daha ifadesini almam gereken 14 hane var." Ses kayıt cihazını da alıp cebime yerleştirdikten sonra Berna hanıma son kez tebessüm ettim.
Berna hanım'ın evinden çıktıktan sonra teker teker diğer villalara da gidip, genel olarak aynı soruları sordum ve genel olarak hep aynı cevapları aldım. Herkes birbirini tanıyor, fakat kimse birbiriyle samimi değil. Sadece Berna hanım ve merhum Ayşe Kaplan arasında bir dostluk söz konusu olması da bir hayli ilginç. Aynı yerde yaşayıp insanlar nasıl birbirlerine bu kadar uzak olabilir anlamıyorum.
Arabayı park ettiğimiz otoparka aklımdaki bir sürü soruyu düşünerek gittiğim de Mert benden önce gelmiş, arabanın kaputuna kalçasını yaslamış ajandasını inceliyordu. Bir eli çenesindeki sakalları karışken çok düşünceliydi.
Resmî bir şekilde, "Komiserim geldim." dedim.
Başını ajandasından kaldırmadan bana uzun kirpiklerinin arasından baktığında yüzünde bir gülümseme vardı. "Kimse yokken bana böyle demek zorunda değilsin."
"Kendimi alıştırmak istemiyorum. Diğerlerinin yanında bir pot kırmamak adına."
Ekiptekilere birbirimizi tanıdığımızı, hatta fazlasıyla tanıdığımızı söylememiştik. Aslında bu bir sır değildi ama Mert her hangi bir şey söylemeyince bende söyleme gereği duymadım. Zaten bilmeseler daha iyi olur çünkü eminim ki ufacık bir şey de torpil var, adam kayırma var muhabbetlerine girebilirler.
"Neler buldun? Anlat bakalım?"
"Sadece ilk girdiğim evde, merhum Ayşe Kaplan'ın yakın arkadaşı olan Berna Kaya vardı. Geri kalan herkes birbirini tanıyor, ama samimi değil. Hep kalıplaşmış cümleler, kimsenin kimseyle bir problemi yok ve kimsenin de düşmanı yok."
Omuz silktiğimde Mert yüzünü ekşitti. "Al benden de o kadar." İç çekti. "Sadece 4 numaradaki şahısla görüşemedim. Çevreden aldığım bilgilere göre, adam kızıyla birlikte yaşıyor. Karısı 7 ay önce bir trafik kazasında ölmüş. İtalyan iş insanı, Dante De Luca."
Kaşlarımı çattım. Bu ismi duymuştum ama nereden. Sonra birden aklıma gelince ufak bir aydınlanma yaşadım. Bu adam De Luca Tech'in sahibi. Ünlü teknoloji şirketi, büyük markalar için bilgisayar parçaları üretmenin yanı sıra, yakın zamanda oyun konsolları için de parçalar üretmeye başlamıştı. Aynı zamanda oyun konsolları için oyunlar da yapıyorlardı. Vay be! Gerçekten büyük bir şirket ve İtalya'daki şirketini buraya taşıdığını öğrendiğimde bir hayli şaşırmıştım. Sanırım bunun sebebi bir Türk kızına aşık olup buraya yerleşmesine karar vermesiydi. Eşinin ölmüş olması gerçekten çok trajedik.
"Onu daha sonra tekrar ziyaret ederiz. Ya da direk şirketine gideriz."
Arabaya binerken mırıldandım. "Gelirken de elimiz de bir şey yoktu, şimdi de yok."
"Acele etme kar tanesi, serüvene daha yeni başlıyoruz."