25. Bölüm:
"Hayattaki en güzel şey; tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen sizin hala muhteşem olduğunuzu düşünen birisinin olmasıdır."
-Hemingway
〽️
"Mert?" Yaptığı hatayı fark edince garip bir şekilde gülüp ağzını kapattı. "Şey, yani pardon. Mert abi diyecektim. Olayın heyecanından oldu sanırım." Ah be güzelim, bir bilsen Mert dediğinde nasıl hoşuma gittiğini. Sabaha kadar durmadan sadece adımı söylesen seni hayran hayran izlerim. Neyse şimdilik abi de kabulümüz. İşler değişene kadar yapacak bir şeyimiz yok. Tabi değişirse...
Ufaklık lafına küçüklüğünden beri ne kadar kızdığını bildiğim için biraz uğraşmak istedim. "Önemli değil ufaklık." Yüzü şekilden şekile girdiğinde, içinden bana yaratıcı küfürler savunduğunu tahmin edebiliyordum.
Gülmemek için yerden adamın çaldığı çantayı alıp fırının orayı işaret ettim. Sonra yaptığım hatayı fark ettim ama Allah'tan Berfu anlamamıştı. Olayın ne olduğunu veya kadının yerini nasıl bildiğimi açıklamam zor olacaktı. Beraber fırına doğru yürümeye başladığımızda bir yandan elleriyle oynarken bir yandan da deli gibi etrafına bakınıyordu. Sanırım aklımdaki şüpheler yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Buğra'nın söylediği şeyler tümüyle yalan olabilirdi. Ama yine de tedbiri bırakmadan emin adımlarla yaklaşmalıyım çünkü itiraf ettiğimde cevabı olumsuz olursa ne bir daha ben onun yüzüne bakabilirim ne de o benim.
Kendini rahat hissetmesi için konu açmaya karar verdim. "Biz de kahvaltıya size davetliymişiz de, şuradaki fırından ekmek, simit alayım demiştim." Aferin sana Mert, konu baya değişti yani!
Yüzüne düşen bir kaç saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırırken yandan onu izliyordum. O kadar güzeldi ki... "Hı hım, biliyorum. Ben de ekmek almak için gelmiştim." Biliyorum güzelim hepsini duydum da, senin benden haberin olduğunu pek sanmıyorum.
"Kar tanesi, polis olduğunu duydum." Sadece duydum mu acaba? Mezuniyetine bile gidip gizli gizli izledim kızı. Ah Mert, ah. İyice pinokyoya bağladın sen.
Sadece "hı-hım." diye cevap verdiğinde biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Ben burada konu açmaya çalışıyorum ama o bana hiç yardımcı olmuyor. Utanıyor mu diyeceğim ama benim bildiğim Berfu utanmaz ki. Belki de zamanla değişmişti. Ulan Mert, en son ne zaman böyle karşılıklı konuştun ki sen bu kızla? Nereden bileceksin huylarını? Ancak uzaktan izledin ya da fotoğraflarına bakarak uyudun.
Fırına vardığımızda Berfu çantası çalınan kadını etrafındaki kalabalıktan kurtararak, geri alabildiğimiz çantasını iade etti. Kadın sevincini Berfu'yu boğarak yaşarken bende onun kaçmak için verdiği çabayı sırıtarak izliyordum. Sonunda kadından kurtulduğunda beraber fırına girdik ve Berfu, 10 ekmek ve 10 simit sipariş ettiğinde şaşırdım. Kim yiyecekti o kadar şeyi? Gülizar sultanında kahvaltıya bir dünya şey yaptığına eminim. Ne de olsa annemle ikisi abartmayı severler.
Berfu utangaç bir şekilde başını öne eğip tekrar bana bakınca saçları yüzüne döküldü. Uzanıp onları kulağının arkasına sıkıştırmamak için yumruklarımı sıkmak zorunda kaldım. "Evde öküz besliyoruz da."
Kendimi tutamayıp koca bir kahkaha attım. Tabi, Buğra ve Burak'ı nasıl unutabilirim. "Hala aynı öküzlüklere devam mı? Gerçi seni ekmek almaya gönderdiklerine bakılırsa, devam." Ne kadar üst katımda geçen konuşmaları duymuş olsam da bu durumu tahmin etmek zor değildi. "Ah Gülizar sultan, ah. Hep o şımartıyor onları."
Ben gözlerinde kaybolmuşken aramıza Mahmut abi kara kedi gibi girdi. "Un kurabiyesi?" Berfu bu fırının un kurabiyelerini çok sever.
"Tabi ki Mahmut amca. Kar tanesi ve un kurabiyesi ayrılmaz bir ikili." Berfu bana şaşkın ve gururlu bir şekilde bakarken ona gülümsedim. Ne sandın yavrum? Ben senin hakkındaki en ufak ayrıntıları bile biliyorum.
Ekmek, simit ve tabi ki un kurabiyesini aldıktan sonra her ne kadar Berfu itiraz etse de ücreti ödeyip fırından çıktık. Yan yana yürürken ara ara ellerimizin birbirine değmesi, arada birbirimize attığımız kaçamak bakışlar derken eve doğru ilerledik.
Berfu çok güzel bir kız. Ortalama bir boyda olsa da yürüyüşü asil, bakışlarında güven ve güç var. Sarıya çalan saçlarıyla, yeşil gözleri insanı içine çeker. Hele o minik burnunun aksine olan kalın dudakları... Ama bunların yanı sıra Berfu... Berfu işte. Deli dolu, içi dışı bir, kendine özgü bir insan. Karşınıza geçip konuştuğunda, anlattığı şey saçma sapan olsa bile o mimikleriyle, konuşma tarzıyla sizi konunun içine çeker ve bir bakmışsınız ki hayran hayran onu izliyorsunuz. Berfu'yu hiç yüzü asık, mutsuz göremezsiniz. Onun her zaman yüzü güler. Sizin moraliniz bozuk olsa bile yüzünüzü güldürebilecek bir güce sahip. Dediğim gibi, Berfu işte.
İnsanın bebekliğini bildiği bir insana aşık olması ne kadar garip değil mi? Onu ilk kucağıma verdikleri, ilk kelimesi, ilk adımları, ilk okula başladığı zaman her şey ama her şeye şahit oldum. Gözlerimin önünde büyüdü, güçlü bir kız oldu. Onun bu aşamalarını her zaman gururla izledim. Nil'e ne kadar kol kanat gerdiysem ona da gerdim. Ama işte gönül bu... Bir gün bir baktım ki, ben bu deli kıza aşığım.
Çok korkuyorum...
Ona her şeyi itiraf ettiğimde beni istememesinden ve bunun sonucunda bir daha asla aynı havayı soluyamamaktan çok korkuyorum. Benden nefret etmesinden çok korkuyorum.
Apartmanımızın önüne geldiğimizi fark edince durdum. Ne de çabuk gelmiştik. "Hadi sen eve çık. Ben bizimkilerle birlikte gelirim." Her ne kadar elini tutup onu buralardan alıp götürmek istesem de zamanı değildi.
Beni sadece başını sallayarak onayladı ve ağır adımlarla merdivenlere yönelip yukarı çıkmaya başladı. Ellerimi siyah kotumun cebine sokup başımı gökyüzüne kaldırdım. Derin bir şekilde aldığım soluğu yavaş yavaş dışarı verirken ağzımdan çıkan sıcak hava buhar olup süzüldükten sonra kayboldu. İçim biraz daha rahat bir şekilde binaya girip eve gittim. Ben evin kapısını çaldığımda Berfu'larında ev kapısının kapanma sesini duyulmuştu.
Annem kapıyı açtığında kaşlarını çatmış bir şekilde bana baktı. Hesap sorma Faslı başlasın. "Neredeydin oğlum sen? Çok merak ettim."
Ayakkabılarımı ayağımdan tekmeleyip içeri girerken mırıldandım. "Abartma lütfen anne, alt tarafı 15 -20 dakikadır yokum." Elimdeki ekmek poşetini kapı yanındaki dresuara bırakıp anneme kısa bir bakış attım. "Ekmek, simit falan almak için gitmiştim. Berfu ile karşılaşınca biraz lafladık."
"Aman iyi, tamam. Bir şeyde sorulmuyor. Baban inşallah bugün tuvaletten çıkabilirse gideceğiz şimdi." Onaylar mırıltılar çıkarttıktan sonra salona girip kendimi koltuğa attıktan sonra arkama yaslanıp gözlerimi kapattım. Gözlerimin önünde sadece Berfu ve onun utangaç gülümsemesi varken bir süre sonra annem hazır oldukları konusunda seslendi.
Ailecek üst kattaki kahvaltı davetine giderken kalp atışlarım ayak seslerimle senkronize bir şekildeydi. Az önce ilk karşılaşmamızı başarılı bir şekilde tamamlamıştık. Neden hala bu kadar heyecanlıyım ki?
Kapıyı çalmamızdan bir süre sonra Buğra tarafından karşılandık. Bu hödüğü görmeyi beklemiyordum. Keşke kapıyı Berfu açsaydı. Ama Buğra'nın arkasından yüzünde gül açarken onu gördüğümde bende gülümsememe engel olamadım. Hafif bir makyaj yaptığını fark edince gururumun okşandığını itiraf etmeliyim. Benim için yapmıştı ama keşke o dolgun dudaklarını sevgili olduğumuzda ve biz yalnızken öyle parlatsa. Çilekli mi acaba o parlatıcı? Fesat düşüncelerimi bir kenara atmak zorunda kaldım.
Anlaşılan o ki, Buğra ve Burak'ta geldiğimden bir haberdi. Ya da biliyorlardı da şu an rol yapıyorlardı, emin değilim. Oldukça şaşkın gözüken Burak'ın aksine, Buğra'nın morali baya bir bozulmuştu. Evet, sonradan aramızdaki problemi çözmüştük ama hala kardeşini korumaya çalıştığı açıktı. Halbuki en son benden koruması gerektiğini bilmeliydi. Onun kılına zarar gelse, dünyayı yakacağımı bilmeliydi.
İçeri girdiğimizde direk kahvaltı masasına buyur edilince aç olan midemi sonunda duyurabileceğim için sevindim. Hele ki Berfu karşıma oturduğunda midemi doyururken gözleriminde doyacağını fark edince kalbim göğüs kafesimin içinde ters takla attı.
"Mert oğlum, hoş geldin. Ay nasıl da özlemişim seni." Gülizar sultanın konuşmasıyla Berfu'daki kaçamak bakışlarımı ona çevirdim. Umarım yakalanmamışımdır.
"Ben de sizleri çok özledim Gülizar sultan. Ama artık hasret çekmeyeceğiz." Bombayı masaya atıp bakışlarımı tek tek herkeste gezdirirken Berfu'da biraz oyalandım. İlk önce anlamadı ama anladıktan sonra tepkisi görülmeye değerdi.
Ama dişlerini sıkarak konuşan Buğra oldu. "Çok iyi oldu buraya tayininin çıkması. Çok ayrı kaldık. Artık eskisi gibi hep beraberiz."
İmalı bir şekilde konuştuğu için bakışlarımı ona çevirip ters ters baktım. İdare ederdim ama bir yere kadar. Arkadaşsa arkadaşlığını bilecekti ve beni tanıyorsa da bana güvenecekti. Bu güne kadar Berfu'ya karşı olan hislerim dışında bir yanlışım olmamıştı ve bunun da yanlış olduğunu düşünmüyorum. Evet, Berfu benden küçük olabilir ama sonuçta reşit ve eline mesleğini almış güçlü bir kadın. Dünkü çocuk değil.
Biz "ters bakışma" savaşımıza devam ederken ani sesle bakışlarım Berfu'ya döndü. Çatalını tabağına düşürmüştü. Ürkek ve şaşkın hallerine gülmek istesem de sadece gülümsediğimde bakışlarını tabağına çevirip incelemeye başladı. O tabakta o kadar ilginç olan ne acaba? Kızım karşındayım, bana baksana.
Buğra ve Burak kasıtlı yaptıklarına emin olduğum bir şekilde "sakar" ve "Berfu işte" diye sessizce mırıldandıklarında elimdeki çatalı ellerine saplamamak için kendimi zor tuttum. Kız zaten utandı, onlar bir de dalga geçiyor. Berfu'nun yüzü kızarınca ve sandalyesinde kaybolmak istercesine aşağı doğru hafif kaydığında kalkmak, elinden tutup onu buradan götürmemek için büyük çaba harcadım. Bunları hak etmiyordu, bunları hak etmiyorduk.
Onu rahatlatmak adına konuşmaya karar verdim. Ağzıma attığım küçük lokmayı çiğnerken ne söyleyeceğimi düşünüyordum. Sonunda, "Evet, gerçekten çok iyi oldu. Baş komiserimin tayini çıkınca beni de yanında getirmek istedi. Gerçi onun buraya geldiği 1 ay kadar oldu ama tayinimi çıkartmak için sağolsun çok uğraştı." dediğimde Berfu bana kirpiklerinin arasından bakınca dudağımın bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı.
"Allah ondan razı olsun." Olsun valla güzelim. Sevenleri kavuşturdular valla. "Ailenden uzakta olmak zor olmuş olmalı. Şahsen ben annemden uzakta yapamam." O söylediği şeyi toparlamaya çalışırken saçmalama diye haykırmak istedim. Ne ailesi, tek neden sensin. Her şeyin sebebi sensin!
Ama ne yazık ki her aklımızdan geçeni söyleyemiyoruz. "Aynen öyle kar tanesi." Yüzündeki heyecanlı gülümseme içimi eritti.
Bu konuşmanın ardından farklı farklı konular açılırken benim tayin meselesi de araya kaynamış oldu. Berfu'nun dalgın olması, aklında bir şeylerin dönüp durduğu beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bir insanın aklını okumak ister miydiniz? Ben Berfu'nun o güzel kafasında neler dönüyor bilmeyi çok isterdim. Eminim ki sürekli bir şeyler dönüyor ve sürekli bir şeylerle savaş veriyor.
Kahvaltı bittikten sonra koltuklara geçtiğimizde Berfu ve Nil masayı toparlamaya başlamıştı ki Gülizar sultan yine kızlara emirler yağdırmaya başladı. "Kuzum hadi kahve yap."
Berfu'nun gözleri beni bulduğunda dilini dudaklarında gezdirip yutkundu. Güzelim, bunlar nasıl hareketler böyle? Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun? Sürdüğün o parlatıcı bana yetti de arttı bile. "Filtre kahve mi? Türk kahvesi mi?"
Bu da soru mu? Ben bir adet Berfu alayım.
"Yeni yeni icatlar çıkartma Berfu. Tabi ki Türk kahvesi."
"Aslında," sert bir şekilde yutkunup aklımdaki düşüncelerden arınmaya çalıştım. "Ben filtre kahveyi seçebilirim." Emin misin Mert? Seçimin filtre kahve mi?
"Tabi ki." diyerek mutfağa doğru ilerleyen Berfu'nun seçimime gözleri parlamıştı. Acaba aslında
Seçimimin filtre kahve değil de, o olduğunu bilse ne tepki verirdi?
"Geri dönmene çok sevindik oğlum. Umarım Berfu'nun büroya yakın olursun da ona da göz kulak olursun. İnan ki her gün evden çıkarken aklımı da onunla birlikte gönderiyorum. Bir de yetmezmiş gibi cinayet büroya girmek için elinden geleni yaptı." Berfu'nun annesinin üzgün bir şekilde anlattıklarını haklı buldum. Hangi annenin aklı evladında kalmazdı ki?
Tam ağzımı açmış merak etmemesi, her ne kadar doğru olmadığını, dibinde olacağımı bilsem de uzaktan bile koruyup kollayabileceğimi söyleyecektim ki Buğra konuya balıklama daldı. "Benim kardeşimin korumaya ihtiyacı yok. O kendi başının çaresine bakar." Evet, doğruydu Berfu başının çaresine bakardı ama bir anneyi de rahatlamasını sağlayacak cümleler söylenebilirdi. Allah'ın balta girmemiş ormanı Buğra!
Ortamın gerginleştiğini Buğra'nın bakışlarından herkes anlayabiliyordu. Neyse ki tam o anda içeri Berfu elindeki tepsiyle girince bakışlar ona dönmüştü. O kadar pür dikkat yürüyordu ki kahveleri dökmemek için, sanki dökülse tepsiyi yere atıp tepine tepine ağlayacak bir havası vardı. En sona beni bırakarak kahvemi verdikten sonra kimsenin demediği şeyi söyledim. "Ellerine sağlık." Bir ellerine sağlık demek bu kadar zor olmamalı. Önüme istemeye geldiğimiz kız gibi tepsi kucağında oturunca suyunu ve kahvesini tam ayarında yaptığı kahvemden bir kaç yudum aldım.
"Eeee Mert oğlum, babandan aldığım haberler doğru mu? Bize bir gelin getiriyormuşsun?"
Allah kahretsin! Ne ara konuşuyorsunuz siz de bu haberler bu kadar çabuk yayılıyor. Şimdi sırası mıydı? Berfu'nun önünde! Allah bin kere kahretsin! Ahmet amca keyifle kahkaha atarken belli etmemek için başımı öne eğerek gülümsemeye çalıştım. Söylediğim küçük bir yalanın bu kadar büyüyeceği kimin aklına gelirdi ki? Ben nasıl toparlayacağımı düşünürken duyduğum yere çarpma sesiyle bakışlarımı kaldırdım. Berfu ayağa kalkmış kucağındaki tepsiyi yere düşürmüştü. Yüzündeki ifade... çok kötüydü.
Allah seni kahretsin Mert, kendi mezarını kendin kazdın!
"Ocağın altını açık unutmuşum." Yüzüne baktığımda yaşadığı hayal kırıklığını açık açık görünce istemsizce gülümsedim. Beni sevdiğini hissetmiştim. Aslında o bu kadar üzgünken gülümsemem doğru değildi ama elimde olmadan olmuştu. "Bu kız hep mi salaktı, yoksa sonradan mı böyle oldu bilmiyorum." Burak konuştuğunda yüzümdeki gülümsemeyi silmeye fırsat bulamadan Berfu ile göz göze geldim. Double kahretsin! Burak'ın söylediği şeye güldüğümü zannetti.
Hızla salondan çıkıp gittiğinde yüzümdeki gülümseme silinmişti ama çok geç kalmıştım. Yanlış anlamıştı. Onunla dalga geçtiğimi düşünmesini geçtim, bir de bir sevgilim olduğunu ve evleneceğimi zannediyordu. Kalbi kırılmıştı ama onunla birlikte benim de kalbim kırılmıştı. Onu istemeden de olsa incittiğim için.
Ortamda hala anne ve babalarımız benim "sözde" evliliğimi konuşurken kaybolmak istedim. Yerin yarılmasını ve beni sonsuza kadar içine hapsetmesini istedim. Bakışlarımı kaldırıp Nil'i karşımdaki sandalyede gördüğümde bana yüzündeki acıma ifadesiyle bakıyordu. Bir kez göz kırptığında bir planı olduğunu anladım. Cebinden çıkarttığı telefondan bir şeyler yaptıktan sonra benim telefonum çalmaya başladı. Nil arıyordu. Benim akıllı kız kardeşim abisini kurtarıyordu.
Telefonu açar gibi yapıp meşgule aldıktan sonra kulağıma götürdüm. "Komiser Mert Karan?" Dinliyor gibi yaptıktan sonra da devam ettim. "Tamam, hemen geliyorum."
Yerimden kalkarak herkesten özür diledim ve gitmek zorunda olduğumu belirttim. Ardından kaçarcasına evden çıktım. Sevdiğim kız orada üzgünken, yanına gitmeden duramazdım. Yanına da gidebilme gibi bir ihtimalimin olmaması işkenceden farklı değildi.
Bu durumu nasıl toparlayacağım hakkında hiç bir fikrim yok ama yapmak zorundayım...
Ruhumun canı yanıyor....
İnsanın ruhunun canı yanar mı?
Benim ruhum yanıyor...

