22. Bölüm:
"Oysa insanlar... İnsanlar her gün cinayet işlerler. Bazen tek bir sözleriyle, bazen bir bakışlarıyla, bazen sadece yanımızda olmayışlarıyla..."
❄️
"Bu da ne demek?" Gözlerim fal taşı gibi açılmış uyku adına hiç bir şey kalmamıştı. "Geceleri evime girdiğini falan söylemeye çalışmıyorsun değil mi?"
"Aynen onu diyorum tesoro. Sana her an yanındaydım derken şaka yapmıyordum." Gözlerini tavana diktikten bir süre sonra bana çevirdiğinde fısıldadı. "Hiç anahtarlarını kaybettin mi?"
Bu adam manyak. Bu adam takıntılı. Bu... bu adam, bu adam kafayı yemiş. Söyleyecek bir şey, düşünecek bir şey bulamıyorum artık. Bu kadarı da çok fazla.
Yatakta doğrulup oturduktan sonra komidinin üzerindeki gece lambasına uzanıp açtım. Artık yüzünü net bir şekilde görebiliyordum. Yan bir şekilde yattığı yerden hala bana bakıyordu. "Sen hastasın. Sen kaçık bir hastasın ve çok acil bir şekilde akıl hastanesine kapatılman gerekiyor."
Yatakta sırt üstü döndükten sonra kolunu gözlerinin üzerine örttü ve diğer elinin parmaklarıyla da karnında ritim tutmaya başladı . Bu hareketini bir çok kez yaparken görmüştüm. Sanırım gergin olduğu zamanlarda yaptığı bir şeydi. "Sözlerine dikkat edersen sevinirim. Ben hasta değilim." Gergin olduğunu düşünsem de ses tonu çok yumuşaktı.
"Nesin o zaman? Açıklar mısın? Çünkü benim çevremde hiç önüne geleni öldürüp kafasını kesen biri yok."
Ani bir hareketle yattığı yerinden kalktığında geriye doğru sıçradım. Kesinlikle öfke kontrolü sorunu vardı ve şu an bana gerçekten bir boğayı andırıyordu. Burnundan derin soluklar alıp verirken güğüsü haddinden fazla inip çıkıyordu. Gözleri... eminim ki bu bakışı görmek istemezdiniz. "Onlar hak ettiklerini yaşadılar."
Bu öfkesini aleyhime kullanarak biraz üzerine gidip onu konuşturmaya karar verdim. "Ne yaptılar ki? Hepsini tek tek araştırdım. Hepsi de kendi halinde insanlar."
Koca bir kahkaha attığında çok mu fazla ileri gittim diye düşünmeden edemedim. "No tesoro, no. Hiç biri de masum değildi. Yaşadıklarının hepsi cezalarının bir kısmıydı. Diğer kısmını ise cehennemde yaşayacaklar."
Şu an gecenin bir yarısı, bir seri katille yatakta oturmuş konuştuğuma inanamıyorum ama durum buydu. "Ne yaptılar? Karını da sen mi öldürdün? O da mı ölümü hak etmişti?" Bu sefer daha sakin bir şekilde konuşmuştum. Konuşmasına, cevapları almaya ihtiyacım vardı.
Derin bir soluk aldığında gözlerindeki o öfkenin yavaş yavaş silindiğini gördüm. Sakin konuşmam işe yaramıştı ama bu sefer de susar mıydı onu bilemiyorum. "Ben kimseyi öldürmedim."
Bu da ne demek şimdi? Daha önce öldürdüğünü söylemişti ya da ima etmişti. Şimdi neden öldürmedim diyor? "Nasıl öldürmedin? Öldürdüm dedin?"
Ellerini yukarı kaldırdıktan sonra avuç içlerini bana gösterdi. "Bu ellere bak tesoro." Uzun kemikli ellerinde gözlerimi gezdirdim ama ne demek istediğini anlamadım. "Bu ellerin üzerinde bir kişinin bile kanı yok. Ve ayrıca, ben öyle bir şeyi hiç söylemedim."
Dengesizdi. Dengesiz ve tutarsız. Az önce hak ettiklerinden ve cehennemde yanacaklarından bahsediyordu ki şimdi söylediğine de bir bakın! Aradaki bir ayrıntıyı kaçırıyorum ama ne? Bu işin içinde bir iş daha var.
"Ama..." diyerek direttiğim anda sözümü kesti. "Buonanotte amore mio." dedikten sonra yatıp bana arkasını döndü. İyi geceler falan demekti sanırım.
(*İyi geceler aşkım.)
Aklımdaki soruların cevaplarını alamayarak küçük bir hayal kırıklığı yaşasam da biraz da olsa bir aşama katettiğimi düşünüyorum. Başımı tekrar yastığa bıraktıktan sonra gece lambasına uzandım ve kapattım. Uyumamaya çalışsam da yorgunluğun vücudumu dibe doğru çektiğini hissedebiliyordum. Bir süre daha kendimi zorlayarak uyumadım ve ilerleyen zamanlarda yastığımı alarak sessizce yataktan çıktım. Büyük ihtimalle kalktığımı hissetmişti ama herhangi bir tepki vermeyince parmak uçlarımda yürüyerek giyinme dolabından bir battaniye aldıktan sonra odada bulunan ikili koltuğa yattım. Onunla birlikte uyuyacak değildim tabi ki. Ardından kendimi Dante'nin insafına bırakarak derin bir uykuya daldım.
...
Dante'yi cinayetlerle ilgili konuşturamayışımın üzerinden 2 gün geçti. Bu 2 gün içerisinde bu lanet odadan hiç çıkmadım. Odada yemek yiyor, odada uyuyor ve odada bom boş zamanlarımı geçiriyordum. Beraber yatma konusunda o gecenin sabahında beni koltukta görünce herhangi bir şey dememesiyle birlikte bir sonraki geceler yastığını alarak kendisi koltuğa yattı. Benim canıma minnetti. Hatta gidip cehennemde de yatabilirdi. Ara ara Dante'nin verdiği kitapları okusam da en çok vakit harcadığım aktivitem pencereden izlediğim uçsuz bucaksız ormandı. Tabi lafta ormanı izliyordum. Aslında beynimde sadece ve sadece Mert vardı. Onu düşünüyordum... Onun için dua ediyordum... Beni bulmasını, kurtarmasını istiyordum ama ondan önce iyi olmasını istiyordum.
Yine pencerenin önünde oturmuş düşüncelerime dalmışken bir yandan da gözüm bahçede dolanan adamlardaydı, Dante'nin adamları. Kaç saat aralıklarla nöbet değiştiriyorlar ya da binanın etrafını kaç dakikada turlayıp yine aynı noktaya geliyorlar hepsini gözlemleyip ezberliyordum. Kapının kilidinin çevrilme sesini duyduğumda bulunduğum pozisyonu değiştirmeden pencereden bakmaya devam ettim. Gelen katil Dante'ydi. O öldürmediğini söylese de o benim için katildi. Bir kere Mert'in vurulması emrini vermişti değil mi?
Ağır adımları yanı başımda durduğunda hala aynı pozisyondaydım. "Kremini sürdün mü?"
Ah evet, deli bağlar gibi bağladığı bileklerimde oluşan morluklar için verdiği krem. İlk gün kendisi sürmek için diretse de müsade etmemiştim. Ya kendim sürecektim ya da o krem hiç kullanılmayacaktı. Sonuç olarak krem kutusunu öfkeyle duvara çarptıktan sonra kabul etmişti. "Evet."
"Bugün benimle aşağıda yemeni istiyorum."
Hızlı bir hareketle başımı ona çevirdiğimde başım dönünce gözlerimi bir süre yummak zorunda kaldım. Bugün sabahtan beri hafif bir baş dönmem vardı ama yaşadığım olaylara ve fazla bir şey yemediğim için olduğunu düşünüyorum.
Bu iyi bir fırsat olabilirdi. Etrafı daha iyi gözlemlerdim ya da belki kaçmak için bir fırsatım olabilirdi. Fazla hevesli görünmemeye çalışarak başımı salladıktan sonra ayağa kalktım ve çoktan kapıdan çıkmak üzere olan adamı takip etmeye başladım.
Merdivenlerden indikten sonra salon olarak tahmin ettiğim bir bölümden geçip bir sonraki odaya girdik. Burası bir mutfaktı. Mutfak, ailemle yaşadığım evin salonunun iki katı büyüklüğünde olduğunu görünce ıslık çalmamak için zor durdum. Mavi mutfak dolapları ve beyaz, büyük bir masası vardı. Etrafındaki sandalyelerin mavi oluşu çok sevimli bir hava katmıştı. Neredeyse bir katilin zevkli olduğunu düşündürecek kadar güzel dekore edilmişti. Mutfakta bir o yana bir bu yana koşuşturan iki kadını görünce gözlerimin dolduğunu hissettim. Evde ara ara duyduğum küçük konuşma sesleri ve adım seslerinden anladığım kadarıyla başkaları da vardı fakat şimdiye kadar Dante dışında hiç kimseyi görmemiştim. Başka insanlar görmek iyi gelmişti.
Hala çivi gibi çakılıp kaldığım kapının önünde Dante'nin sesiyle kendime geldim. "Otur hadi, bir şeyler yiyelim."
Hala kadınlardan gözümü alamazken ağır adımlarla ilerleyip sandalyelerden birine oturduğumda Dante'de gelip karşıma oturmuştu. Yemeğe başladığında bende tek tük ağzıma lokmalar atarken etrafı gözlemliyordum. Aslında bir süre kadınlarla göz göze gelmeyi bekledim. Belki bir umut durumumu biliyorlardır ve kadın dayanışması altında belki bana yardımcı olurlar diye. Fakat kadınlarla göz göze gelmeyi bırak, gözlerinin rengini bile görememiştim. Sürekli bakışları yerde hızlı hızlı hareket edip en sonunda da mutfaktan çıkmışlardı.
Bakışlarımı Dante'ye çevirdiğimde fark ettiğim şeyle kaşlarım çatıldı. Bu daha önce hiç dikkatimi çekmemişti. "Sağ elini kullanıyorsun." diye suçlar bir şekilde konuştuğumda gülümseyerek bana baktı. Arkama yaslanıp kollarımı göğüsümde kavuşturdum. "Dur tahmin edeyim, ayak numaranda 44 değil?"
Çatalındaki lokmasını ağzına atıp ağır ağır çiğnerken bakışları sanki yüzümü delip geçiyordu. "Si tesoro, bildin."
"Neden? Neden kendini bu kadar açık ettin?" Anlamıyordum. Kini, öfkesi, tavırları cinayeti ben işledim diye bas bas bağırıyordu fakat kendini katil gibi göstermeye çalışırken bir yandan da kimseyi öldürmediğini söylüyordu. Bu adamın zekasıyla nasıl baş edilebilir, gerçekten hiç bir fikrim yok. Ama çözeceğim, Dante De Luca'yı çözeceğim.
Cevap vermeyip yemeğine devam etti. Bir süre sessizce durup konuşmasını beklesem de ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. Yine olmamıştı, yine konuşturamamıştım. Sadece bilmemi istediği şeyleri söylüyordu o kadar.
Kabullenerek cevap beklemekten vazgeçtim ve çaktırmadan gözlem yapmaya devam ettim. Mutfak, kayar cam kapıyla bahçeye açılıyordu. Bahçe ise dümdüz ve yeşil bir alandı. Yaklaşık 750 metre kadar sonra ormanın başlangıcı vardı. Kuşları, ormanı izler gibi gözlerimi bahçeden ayırmadan adamların geçişleri arasındaki süreyi içimden saydım. Odadaki pencereden de saydığım gibi tam 5 dakikada bir aynı noktadan geçiyorlardı. Eğer görünmezsem, ormana girmek için yeterli bir vakitti.
"Efendim?" Mutfağın girişine baktığımda mahallede beni gözetleyen adamı gördüm. Dante'ye seslenirken gözleri bendeydi. Köpeğe kovalattığım an gözlerimin önüne gelince sırıtmadan edemedim. Yüksek ihtimalle yüzümdeki sırıtmaya bozulmuştu çünkü hızlı bir hareketle başını Dante'ye çevirdi. "Küçük bir sorunumuz var."
Küçük bir sorun derken? Umarım kocaman bir sorundur o.
Dante peçeteyle ağzını sildikten sonra tabağına bıraktı ve sandalyesini zarif hareketlerle geriye doğru ittirerek ayaklandı. Adamın yanına gittiğinde ikisi birlikte mutfaktan çıkmıştı. Küçük ve sessiz hareketlerle yerimden kalkıp kapıya doğru ilerledim. Kapının dışındaki koridorda konuşuyorlardı ama sesleri oldukça kısıktı. İçimden söverken daha dikkatli dinlemeye çalıştım.
"Önce eviniz, sonra şirketinizi bastı. Taş üstünde taş bırakmıyor. Çıldırmış gibi kızı arıyor."
Allah'ım! Mert'ten bahsediyor olabilirler mi? Mert beni arıyor olabilir mi?
"Anladım." Dante'den bir süre ses gelmeyince ben mi duramıyorum diye düşünsem de tekrar konuşmaya başladığında aklındaki tilkilerle konuştuğunu anladım. "Bu adam işin peşini bırakmayacak. B planına geçiyoruz."
"Emredersiniz efendim."
B planı mı? O ne ki? Bir de başımıza B planı çıktı şimdi!
"Tüm hazırlıkları yapın. Yarın uygulamaya koyarız."
O kadar çabuk mu? Neden bu B planı işinden hoşlanmadım ben? Bir şey yapmalıyım ama ne? Görünen o ki Mert yaşıyor ve Dante'nin başına çorap örmeye de başladı. Ah benim sevdiceğim beni arıyor. Ağzını burnunu yerim ben onun.
Arkamı döndüğümde nöbetçinin tam o anda kapının önünden geçip gittiğini gördüm. Bu benim için bir şanstı. Hem yalnızım hem de 5 dakikam var.
Hadi Berfu diye içimden kendimi telkin ettikten sonra hızlı ama sessiz adımlarla kapıya ulaşıp yana doğru kaydırdım. Ne şanslıyım ki kilitli değildi. Son anda arkamı dönüp masada bıçak gibi kesici bir alet aradım ama yoktu. Tabi ki koymazdı! Çatalı kaptığım gibi koşamaya başladım. Öyle bir koşuyordum ki Bold Pilot yanımda halt etmiş. Tam ormanın girişine ulaştığım anda öfkeli bir şekilde adımın bağırıldığını duydum. İlk defa adımı söylemişti ama hiç hoş bir şekilde değil.
Hızıma hız katarak koşmaya devam ettim. Ağaç dalları kollarımı, yüzümü, bacaklarımı çiziyordu ama özgürlüğüme gittiğim için hiç biri umrumda değildi. Mert'ime gidiyordum.
Gidiyordum... ama nereye gittiğim konusunda da hiç bir fikrim yoktu. Ne yön, ne yol hiç bir şey bilmeden koşuyordum. Ayağım bir ağaç köküne takılıp düştüğümde o sesi duydum. Köpek uluma sesi... Köpekleri vardı ve şu an onları beni bulmaları için salmıştı. Kot pantolonumdan sızan kanları gördüğümde nefesimi dışarı verip kalktım ve koşmaya devam ettim. Acıyordu ama dayanabilirdim. Bir yol bulmayı ümit ediyordum. En azından yolu ormandan gizlice takip edip bir yere ulaşabilirdim. Ama ne kadar koşarsam koşayım sanki olduğum yerde dönüyor gibi hep birbirine benzeyen ağaçlara ulaşıyordum.
En sonunda bir araç sesi duyduğumda yüzümde bir gülümseme oluştu. Başarabilirdim, kaçabilirdim. Terden yüzüme yapışmış saçları elimin tersiyle kenara itip hızımı biraz düşürsem de koşmaya devam ediyordum. Arkama bakmıyordum ama sesler hala kulağımdaydı. Koşma sesleri... gittikçe yaklaşıyordu.
Az kaldı Berfu, özgürlüğüne az kaldı. Biraz daha dayan.
Ama olmadı... sırtımda ani bir şekilde hissettiğim baskıyla yüz üstü toprak zemine düştüm. Soğuk toprak yüzüme iğne batma hissi verirken kulağımın dibindeki hırıltıyı duyabiliyordum. Sırtımda bir köpek vardı. Çok düşünmeden ani bir hareketle dönüp elimdeki çatalı köpeğin omuz kısmına sapladım. Köpek inleyerek yana doğru düşerken vicdanımın sesini susturmaya çalışıyordum. Hayvanları severim, hele köpekleri ayrı bir severim ama özgürlüğüme giden yolda kimsenin bana engel olmasına izin veremem.
Ellerimin yardımıyla biraz yerde sürüklenerek geri geri gittikten sonra tekrar ayaklanıp koşmaya başlamıştım ki bu seferde bacağımda hissettiğim keskin acıyla ağzımdan kaçan feryadıma engel olamadım. Bacağım sanki kopmuş gibi hissediyordum ve bu seferde sağ omzumun üzerine düşmüştüm. Bacağıma baktığımda çenesini bacağıma kenetlemiş bir köpek gördüm. Bu sefer ki farklı bir köpekti, daha iri ve daha tüylüydü. Bacağımı ağzından kurtarmaya çalıştım fakat her kıpırdanışımda acı daha da şiddetleniyordu.
Hışırtı sesi duyduktan sonra artık duymak istemediğim o kişinin sesini duydum. "Gördün mü tesoro? Kendine ne yaptırdın. Bir de şimdi cezan var."
Yeteri kadar cezamı çekmedim mi ben?
Peki şimdiye kadar neyin cezasını çekiyorum ki?
