21. Bölüm:
"Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır."
-Kafka
❄️
Karanlık...
Soğuk...
Ve burnumdaki rutubet kokusu...
Saatlerdir burada karanlıkta, ellerim arkamdan bağlanmış bir şekilde, artık canımı acıtan tahta sandalyede oturuyorum. Bulunduğum yerin bir ev mi, bir depo mu olduğu konusunda hiç bir fikrim yok, üst katımdan ara ara gelen adım sesleri dışında çıt bile çıkmıyor.
Ruhum o kadar yanıyor ki tek düşünebildiğim şey intikam... İlk bir kaç saat, belki de dakika bilemiyorum, ölmeyi diledim. Çünkü uğruna canımı vereceğim adam gözlerimin önünde vurulmuştu. Öldü mü bilmiyorum. Tek temennim yaşıyor olması. Ama bundan sonra intikam için var olacağım. O İtalyan katil Dante'den sevdiğim adamın da, bana yaşattıklarının da intikamını alacağım.
Boynumu hafifçe hareket ettirerek biraz ağrısını dindirmeye çalıştım ama bu sefer de vücudumdan yayılan koku burnuma geldi. Berbat kokuyordum ama ondan önce daha acil bir şeye ihtiyacım vardı, tuvalete. Saatlerdir buradaydım ama ne tuvalet ihtiyacımı giderebilmiştim ne de bir lokma yemek yemiştim. Öldürmek istiyordu da neden bunu bir kurşun sıkarak yapmadı? Neden buradayım? Benden ne istiyor? Bunların cevabını yakında alabileceğimi umarak başımı arkaya doğru atıp gözlerimi kapattım. Gerçi kapatsam da kapatmasam da tek görebildiğim şey karanlık.
Zaman kavramı artık kaybolup kasıklarımdaki ağrı şiddetlenirken bir merdivenden inildiği belli olan adım sesleri işitmeye başladım. İplerin izin verdiği kadar sandalyede dikleşip beklemeye başladım. Umarım artık biri varlığımı hatırlayıp buraya geliyordur.
Sessizce kapının olduğu tarafa başımı çevirip beklemeye başladım ve çok geçmeden kapının kolu hareket etmeye başladığında, hiç duyunca mutlu olacağımı düşünmediğim bir gıcırtı sesi kulaklarıma doldu. Sonunda biri gelmişti. Kapı açıldığında loş bir ışık odaya dolarken kapıda siyah, iri bir cüsse belirdi. O cüsse ışık düğmesine bastığında başımı mümkün olduğunca göğüsüme gömüp gözlerimi sımsıkı kapattım. Ben ışığa alışma sürecini beklerken gelen kişinin de hiç kıpırdamadan kapıda beklediğini hissedebiliyordum.
Oldukça uzun bir süre sonra gözlerimi yavaş yavaş açmaya başladım. Sonunda tamamen açabildiğimde gelen kişiyi görmek için o yöne baktım. Tabi ki Dante'ydi. Hala ne hareket etmiş ne de konuşmuştu. Ellerini göğüsünde bağlamış bacakları hafif bir şekilde açık dikiliyordu. Adi herif duş almıştı. Bunu hala ıslak olan saçlarının alnına dökülmesinden ve üzerine giydiği beyaz tişört ve siyah kottan anlamıştım.
"Ne o? Sonunda aklına kaçırdığın ve karanlık bir odaya kilitlediğin kız mı geldi?" Hafif sitemkâr çıkan sesime şaşırmıştım çünkü amacım öfkeli olmaktı.
"Aklımdan hiç çıkmadığını bilmeni isterim." Bu zamana kadar hiç adımı söylemediğini fark ettim. Ya hiç bir şey demiyordu, ya da tesoro mudur nedir onu söylüyordu. Kollarını açıp ağır adımlarla gelip karşıma dikildiğinde başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Ondan korkmuyordum. O kadar insanı öldürmüş olsa da, sevdiğim insanı belki de öldürmüş olsa da ondan korkmuyordum. "Eğer uslu olacağına dair söz verirsen ellerini çözüp ihtiyaçlarını gidermene izin vereceğim."
"Ah Dante, ne kadar da cömert bir adamsın sen öyle." Baş ağrımın müsaade ettiği kadar gözlerimi devirdim. "Tamam, hadi. Uslu duracağım, çöz artık şu ipleri. Altıma işememe ramak kaldı."
Hafif kıkırdadıktan sonra arkama geçip ipleri çözmeye başladı. "Bu arada ciddiyim tesoro. Eğer yanlış bir şey yapmaya kalkarsan seni cezalandırmaktan çekinmem."
"Ne yapmayı düşünüyorsun? Beni kara tahtanın önünde tek ayak üzerinde mi tutacaksın?"
"Umarım öğrenmek zorunda kalmazsın mio caro."
Bileklerimdeki iplerin yere düştüğünü hissettiğimde uyuşan kollarımı çok zor bir şekilde önüme getirip kucağıma yerleştirdim. Bileklerimi ovalamak istiyordum ama parmaklarımı bile hareket ettiremiyordum. Öyle sıkı bağlamıştı ki bileklerimde mor izler oluşmuştu. Kangren olup bir de elsiz kalacaktım az daha.
Tekrar önüme geçip diz çöktüğünde ellerimdeki bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Gözlerimin içine bakarak ellerini bileklerime yerleştirip oyalamaya başladı. Ellerimi geri çekmeye çalıştığımda ise daha sıkı kavrayarak acıdan bağırmamı sağladı adi herif.
"İzin ver, biraz masaj iyi gelecektir." Onu yapmadan önce düşünecektin Dante bozuntusu!
Yine de sesimi çıkartmadan bekledim. Aslında onun masajına mecbur kalacağıma ölmeyi tercih ederdim ama şu an için güvenini kazanmam ve buradan kurtulmam gerekiyor. O hala bileklerimi ovalarken daha önce ışık açıldığında dikkat etmediğim odada gezdirdim gözlerimi. Bir binanın bodrum katı gibi duruyordu. Hiç penceresi yoktu. 2 tahta sandalye ve leş gibi olmuş 4 duvarı vardı sadece. Bu kadar karanlık ve soğuk olmasına şaşmamalı.
Dante diz çöktüğü yerden kalkınca hafif hafif parmaklarımı oynatabildiğimi fark ettim. Sonunda damarlarımdaki kan, doğru düzgün hareket edebiliyordu. Başıyla bana kapıyı işaret ettiğinde artık hareket ettirebildiğim ellerimle kendi kendime masaj yaparken yerimden doğrulup yürümeye başlayan Dante'yi takip ettim. Odadan çıkıp merdivenlerin önüne geldiğinde kenara çekilip bana yol verdi. Sanırım bana arkasını dönecek kadar güvenmiyordu. Haklıydı da...
Ben olsam ben de bana güvenmezdim. Çünkü onu ilk fırsatta öldüreceğim...
Burası bir evdi, daha doğrusu bir malikane. Çıktığımız bodrum katından sonra her şey lüks ve pahalı görünmeye başlamıştı. Tertemiz cilalanmış seramikler, varaklı aynalar, pahalı biblolar ve pahalı mobilyalar... Beni bir kat daha çıkmam için yönlendirdiğinde yoluma devam ettim. 2. Katta uzun bir koridorda sıralanmış bir sürü kapı vardı. Bu evde kaç kişi kalıyordu Allah aşkına?
Odalardan birine beni yönlendirdiğinde kapıyı açıp içeri girmemi bekledi. Burası ortasında büyük boy bir yatak olan yatak odasıydı. Gri perdesi ve beyaz tülleri, gri peluş halısı ve beyaz mobilyalarıyla gayet temiz ve şıktı. İlk önce kendimi bu pisliğimle bu odaya yakıştıramadım ama sonra asıl pisliğin yanımdaki adam olduğunu hatırladım. Ben temiz, toz pembe hayalleri olan genç bir kızdım önceleri... Şimdi içimi karartmış ruhumu yakmıştı...
"Banyo şurada." Odaya girdiğimizde fark etmediğim kapıyı gösterince yanında bir kapı daha olduğunu gördüm. Sonra da o kapıyı gösterdi. "Burası da giyinme odası. Evinden bir kaç parça kıyafet getirtmiştim."
Evimden? Benim evimden? Daha bilmediğim neler yapmıştı bu adam? Bana nasıl bu kadar yaklaşabilmişti? Nasıl bu kadar zeki olabilir? Ben nasıl bu kadar aptal olabilirim?
Konuşmadan direk giyinme odasına girip kıyafetlere bakmaya başladım. Odanın bir tarafı tamamen ona aitti. Bir dolap tamamen beyaz gömlek ve siyah ceketlerle doluydu. Bir gözde siyah pantolonlar varken çok az miktarda da tişört ve kot vardı. Tişörtlerin de sadece siyah ve beyaz olması ayrı bir konu. Bu adam ya siyahtı, ya da beyaz...
Kendi tarafıma göz gezdirdiğimde gerçekten de evdeki kıyafetlerimin burada olduğunu gördüm. Eşofmanlarım, kotlarım, tişörtlerim ve spor ayakkabılarım... depresyon pijamalarım bile buradaydı. Siyah bir eşofman altı ve beyaz tişört aldıktan sonra çekmeceden yine evimden getirilmiş olan iç çamaşırlarımdan aldım. Bu utanç vericiydi. Giyinme odasından çıktığımda Dante odada yoktu. Yine de kendime çok rahatlamayı yasaklayarak banyoya girdim ve kapıyı kilitledim.
Aynaya baktığımda karşılaştığım görüntü içler acısıydı. Her tarafından açılıp tutam tutam saçılmış saçlarım, ağlamaktan akmış makyajım, bembeyaz olmuş yüzüm ve morarmış dudaklarımla berbat görünüyordum. Fazlasıyla büyük olan banyoda bir tur döndükten sonra çaresiz bir şekilde soyunmaya karar verdim. Ellerim belimdeki iplere gittiğinde aklıma Mert'in ipleri nasıl bağladığı geldi. İpin ucundan tutup çekerken içimden bir şey koptu. Önce alt dudağım titremeye başladı. Ardından dudaklarımın arasından küçük bir hıçkırık kaçtı. O başlangıç oldu. Yere, dizlerimin üzerine düşüp bağıra bağıra ağlamaya başladım. Yumruklarım yeri döverken bileklerimin acısını artık hissetmiyordum.
Ne kadar da aptalım. Artık mutlu olacağımı, sevdiğim adamla olacağımı düşünmüştüm. Bu şekilde mi olmalıydı? Sonumuz bu mu olmalıydı? Hayır, sonumuz bu şekilde olmayacak. O adamın benim haykırışlarımı duymasına izin veremem. Ben de Berfu'ysam yılların sevdasının acısını Dante De Luca'dan çıkartırım. Ölmeyi dileyecek. Gözlerimin içine bakarak beni öldür diye yalvaracak. Asla vazgeçmeyeceğim.
Gözlerimdeki yaşları ellerimin tersiyle silip zorda olsa yerden kalktım. Tekrar aynaya döndüğümde artık daha güçlü ve kararlı bir Berfu vardı artık. Pes etmeyen Berfu. Aşkından yıllarca vazgeçmemiş Berfu, şimdi de intikamından vazgeçmeyecekti.
İpi boğazımdaki düğümle açtıktan sonra elbisenin ayak bileklerime kaymasına müsadece ettim. Duş kabinine girip suyu ayarladıktan sonra altına girdim. Kendimi defalarca kez yıkasam da ruhumdaki karanlıktan kurtulamıyordum. Kim bilir? Belki bu karanlık işime yarar.
Suyu kapattıktan sonra üzerimdeki su damlacıkları bir bir vücudumu terk ederken dışarıya bir adım atmıştım ki çığlığım banyoda yankılandı. Dante, klozete oturmuş dirsekleri dizlerinde, başı yerde bir şekildeydi. Bana bakmıyor olsa da özel yerlerimi ellerimle kapatmaya çalışıp havlu arayışına girdim.
"Kapı diye bir şey icat etmişler. Sizin köyde yok mu?" Ne işin var burada?"
Yan tarafındaki askıdan aldığı beyaz havluyu uzattı. Hala bana bakmazsan hızlıca elinden çekip bedenime sardım. "Ağladığını duydum."
"Yanlış duymuşsun. Ben ağlamam."
Ağaya kalkıp kapıya doğru ilerlemeye başladı. "Üzerini giy ve gel. Bir şeyler yiyelim."
Bir süre ne hareket edebildim ne de nefes alabildim. Az önce intikam yeminleri eden ben, birden dut yemiş bülbüle döndüm. Banyo dolabını karıştırıp bulduğum küçük havluyu saçlarıma sardıktan sonra yanımda getirdiğim kıyafetleri giydim fakat yanıma çorap almadığımı fark edince çıplak ayaklarımla banyodan çıktım. Odanın bir köşesine masa yerleştirilmiş ve üzerinde de iki tabak yemek vardı.
Ben yemeği burada, o adamla birlikte yiyeceğimi idrak etmeye çalışırken giyinme odasının kapısı açıldı ve elinde çorabımla Dante çıktı. "Yanına çorap almayı unutmuşsun." Ben duş alırken yanıma aldığım kıyafetleri bile kontrol etmişti. Nasıl takıntılı bir manyak bu? "Yatağa otur da giydireyim. Hala bileklerin ağrıyordur."
"İstemez." diyerek elinden bir hışımla çektiğim beyaz çorabı yatağa oturup ayaklarıma geçirdim. Ona, özellikle ona muhtaç değildim.
"Pekala." deyip garip bir şekilde etrafına bakındıktan sonra masayı işaret etti. "2 gündür hiç bir şey yemedin. Hadi gel."
"2 gün mü? Bugün ayın kaçı? Beni ne kadar o lanet bodrum katında tuttun sen?"
"Bugün ayın 2'si. 2 gündür o lanet bodrumdasın."
Gerçekten de zaman kavramını kaybetmiştim. Eğer Mert yaşıyorsa eminim şu an delirmiştir. Ayrıca kumarhaneye gittiğim günü de sayarsam teknik olarak 3 gündür bir şey yemiyordum. Demek ki neymiş? Yediğim yemeğe kadar bilmiyormuş.
Suratına ters bir şekilde bakıp ayaklandıktan sonra masaya gittim. Tabakta biftek, sebze haşlama ve safranlı pilav vardı. Ah bir de olmazsa olmazımız kadehteki beyaz şarap. Sanki burada romantik bir akşam yemeği yiyormuşuz gibi... Yerime oturup nefes almadan yemeğe başladığımda o da karşımdaki sandalyeye oturmuş tabağındaki yemeklere hiç dokunmadan bardağındaki viskisini yudumluyordu. Yemek yiyip yememesi umrumda bile değildi. Geberebilirdi. Başımı kaldırıp yüzüne bakmasam da benim her hareketimi izlediğini hissedebiliyordum.
Sonunda yemeğim bittiğinde konuştu. "Şimdi uyku vakti."
"Neyim ben? 4 yaşındaki kızın mı? Uyurken masalda okuyacak mısın?"
"Eğer istersen neden olmasın?" Yüzündeki yamuk gülümsemeyle konuştuğunda kadehi suratına çarpmamak için kendimi zor tuttum. Şimdilik bir oyun içerisindeydim, güven oyunu.
Yerimden kalkmadan önce gözlerimi ondan hiç ayırmadan masadan aldığım peçeteyle ağzımı sildim ve sert bir şekilde tabağın içine bıraktım. Hala gözlerim üzerindeyken oturduğum sandalyeden kalktım ve banyoya ilerledim. Başımdaki havluyu çıkartıp çekmeceleri karıştırarak bulduğum tarakla saçlarımı taradım ve bulduğum yeni diş fırçasıyla dişlerimi fırçaladım. Kaç gündür dişlerimi fırçalamadığım için çok iyi gelmişti.
Banyodan çıktığımda odaya yerleştirilen masa, üzerindekilerle birlikte odadan çıkartılmıştı. Dante bana sırtı dönük bir şekilde pencereden karanlık geceyi izliyordu. Dışarısı fazlaca karanlık olduğu için şehir merkezine oldukça uzak bir yerde olduğumuzu tahmin ettim. Tek ışık kaynağı ay ve yıldızlardı.
Dayanamayıp yanına gittim. "Neredeyiz?"
"Çok uzaklarda tesoro." Ciddi misin?
"Uzaklar derken?"
"Çok fazla sorgulamamalısın. Şimdi yatağa girip uyu lütfen."
Emredersin paşam!
Alamadığım cevaplara sinirlenerek hızlı bir hareketle dönüp yatağa girdim. 2 günüm o tahta sandalyenin üzerinde uyumaya çalışarak geçtiği için yatak bana cennet hissi vermişti. Bir süre sonra Dante giyinme odasına girip çıktığında üzerinde eşofman vardı. Korktuğum başıma gelerek yorganı açtıktan sonra yatağın diğer tarafına geçti.
"Beraber uyuyacağımızı düşünmüyorsundur inşallah?" Hayretle ona bakarken o da bana gayet rahat bir tavırla bakıyordu.
"Aynen öyle düşünüyorum tesoro. Uykum hafiftir haberin olsun."
Madem bana güvenmiyorsun o zaman neden yanımda yatıyorsun? Kilitle kapıyı çık git. Arkamı ona dönmeyi güvenli bulamayarak ve daha fazla tartışmayarak yüzüm ona dönük, yan bir şekilde gözlerimi yumdum. Yatak hareket ettiğinde onun da bana doğru döndüğünü anlamıştım. Ama bakışları üzerimdeydi ve fazlaca rahatsız ediciydi. Yokmuş gibi davranmaya çalıştım ama olmuyordu.
"Ben burada uyumaya çalışırken, beni izlemen çok rahatsız edici."
"Bundan önceki her gece... habersizce... Seni uykunda izlerken hiç rahatsız görünmüyordun."
Çoğu insanın hoşuna gidecek bu durum benim adeta kanımı dondurmuştu. Çünkü bu sözler, hiç acımadan insanların kafasını gövdesinden ayıran bir seri katilden geliyordu.
