20. Bölüm:
"Hepimiz lağım çukurundayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyoruz."
-Oscar Wilde
❄️
"Amirin kulaklığından ne dedi tesoro?"
Elbisemin yaka kısmında hissettiğim elle bakışlarımı aşağı indirdim. Dante, tek bir hamlede içinde kamera olan broşu çıkartıp viski bardağına attı. Broşun bardağın içinde süzülüp dibe çökerken çıkarttığı minik baloncukları rahat bir tavırla izledim. Evet, bunu beklemiyordum ama anı kurtarmaya bakacağız artık. Bakışları yüzündeki o kendini beğenmiş gülümsemeyle bana dönünce usulca dudaklarımı dilimle ıslattım ve konuştum. "Dedi ki, Dante'ye sor bakalım ebesi güzel miymiş?" Kulaklığımdan konuşma sesleri geliyordu fakat beynimdeki uğuldama duymama engel oluyordu.
Koca bir kahkaha attıktan sonra eli yine sert bir şekilde bileğimi buldu. Ardından sağ kulağıma uzanıp çıkarttığı kulaklığı da viski bardağının dibine gönderdi. "Güzel tesoro, güzel. Belki yakında tanışırsın. Hadi kalk gidiyoruz." Bu sefer bileğimi beni götürmek için çekiştirince direndim. "Boşuna direnme, burası adamlarımla dolu. Ufak bir kargaşa yarattırıp ardından seni omzuma attığım gibi buradan çıkartırım. Hem..." yüzünü yüzüme yaklaştırdığında geri çekilmemek için kendimi zor tuttum. "Dışarıdaki sevgiline doğrultulmuş bir silah var. Yakışıklı yüzünün dağılmasını istemezsin değil mi?" Yüzündeki ifade oldukça gerçekçiydi.
Etrafta gözlerimi gezdirdiğimde artık 2023 yılına bomba gibi girdiğimizi anladım. Herkes abartılı bir şekilde yerlerinde hoplayıp zıplıyor, dans ediyor ya da öpüşüyordu. Burada adam kaçırıldığından kimsenin haberi yoktu. Peki Ahmet nerede? Kaderime razı gelip Mert'i tehlikeye atmamak adına zorla çıktığım bar sandalyesinden indim. Blöf yapıyor olabilirdi ama bu riski göze alamazdım. Ayrıca biz onu takip ediyoruz zannederken asıl o bizi takip etmişti. Kısacası avcıyken av olmuştuk....
"Gidelim." diye mırıldandığımda eliyle kumarhanenin arka tarafına doğru jest yaptı. Tabi ya, giriş kapısından kaçacak halimiz yoktu ya! O an da içeride olan tüm gürültüye rağmen girdiğimiz kırmızı kapıdan gürültüler duyulmaya başladı. Vücudum yan bir şekilde kapıya bakarken bağırışları duydum ve sonra da 1 el silah sesi geldi. Bacaklarım kendiliğinden kapıya doğru hareket ettiğinde o eli yine bileğimde hissettim.
"No tesoro, biz gidiyoruz." Beni adeta sürükleyerek götürürken bakışlarımı kapıdan alamıyordum. Büyük bir gürültüyle çift kanatlı kapı açıldığında içeriye fazlasıyla öfkeli olan Mert girdi. Peşinde de bir kaç polis olduğunu bildiğim sivil giyinimli adamlar vardı.
İnsanlar ne olduğunu algılayamayıp çığlık çığlığa kaçışmaya başladığında hala gözlerim Mert'e kilitlenmiş bir şekildeydi. Onun gözleri ise tüm salonu beni bulmak için tarıyordu. Sonunda bakışlarımız buluştuğunda ise ben salondan çıkmak üzereydim dudağımı oynayarak "Mert" dediğimde koşmaya başladı. Önüne çıkan her engelin ya üzerinden atlıyordu ya da ittiriyordu.
Dante durduğunda ne olduğunu görmek için önüme döndüm. Büyük, çelik bir kapıya gelmiştik ve önündeki görevli şifreyi giriyordu. Kapı iki yana doğru açıldığında Dante beni adeta içeriye fırlatıp yanıma geldi.
O sırada bize fazlasıyla yaklaşmış olan Mert'i adama başıyla işaret ederek. "Vur." dedi.
Ben "Hayır!" diye haykırırken de kollarını bedenime sarıp beni tutmuştu. Bir yandan bağırırken bir yandan da kollarından kurtulmaya çalışıyordum ama nafile.
Her şey bir kaç saniye de gerçekleşti. Kapılar ağır ağır kapanırken güvenlik görevlisi silahını kaldırdı. Aynı anda Mert'te silahını kaldırıp adama doğrulttu. Ardından 2 el silah sesi duyuldu. Göz yaşlarım görüşümü engellerken Mert'in göğüsünün sol tarafına, bembeyaz kıyafetine kırmızı kanın yayıldığını gördüm. Adamla aynı anda yere yığıldılar....
Artık bacaklarımda beni taşıyamadığı için kapının son kapanma sesiyle birlikte dizlerimin üzerine çöktüm. Ağlıyordum, bağıra bağıra ağlıyordum. Ama neden gözlerimden yaş gelmiyor? Benim aşkım, ömrüm, hayatım, çocukluğum orada solup gitti. Sevdiğim ve sevebileceğim tek adam gözlerimin önünde gitti.
Aklıma bacağıma bağladığım bıçak gelince Dante'yi iyice arkama alarak elimi elbisemin altına soktum. Soğuk metali avuçlarımın arasında hissettiğimde ise artık sağlıklı düşünecek durumda değildim. Ani bir hareketle ayağa kalkarken bir yandan da ağzımdan kendini bilmez bir çığlık koptu. Bir elimle Dante'nin boğazını kavradığım gibi asansörün duvarına yapıştırdım ve bıçağı tek bir hareketle yukarı doğru çektim. Dante'nin sol yanağından kan süzülürken çoktan bileğimden kavramış ateş saçan gözlerle bana bakıyordu.
"Tesoro, şu an acın var. Anlıyorum... Ama hareketlerine dikkat etsen iyi edersin. Sabrım çok kolay taşar." Bileğimi daha da sıkarak bıçağın elimden düşmesini sağladığında iki adım gerilemiştim. Eğilip yerden aldığı bıçaktaki kanı pantolonuna sildikten sonra ceketinin cebine attı. Ardından da arka cebinden çıkarttığı beyaz, kumaş mendille yanağını sildi.
Asansörden amaçladığımız yere geldiğimizi belirten ses duyulduğunda uzanıp sağ elimi kavradı. Kapılar açıldığında anladım ki üst kata, çatıya çıkmıştık. Merdivenlere yönelip en sondaki demir kapıdan çıktığımızda artık açık alandaydık ve burada çalışır halde bir helikopter vardı. Her şeyi planlamıştı. Oyununa gelmiştik.
"Efendim?" diye bir ses duyduğumuzda ikimizin bedeni de sese döndü. 2 iri yarı adam ve arkalarında net görünmeyen biri vardı. Adamların biri geniş göğüslü dar kalçalı oluşu bana bir gorili, diğerinin uzun boyu ise bir zürafayı andırmıştı. Rüyamdaki goril ve zürafa Mert'i değil, beni almaya geldi. Hafif iki yana açıldıklarında ortaya tanıdık bir yüz çıktı, Ahmet...
Gözlerimi kısmış Ahmet'e bakarken gayet doğal göründüğünü fark ettim. Hain... Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki, biraz daha sıksam bir kaç dişimin kırılacağına eminim. Dante konuştuğunda artık iyice emin olmuştum. "Ahmet bey, yardımlarınız için teşekkür ederim. Paranız yarın hesabınızda olacak. Son sürprizim için şimdiden... rica ederim." Yüzündeki gülümsemeyle adamlarına işaret verdiğinde, adamlar Ahmet'i aralarına alıp yumruklamaya başladı. "Sizinle bir sorunum yok Ahmet bey. Hatta bunu sizi düşündüğüm için, şüphe çekmeyin diye yapıyorum. Henüz sizinle işim bitmedi."
Dante beni helikoptere doğru sürüklerken adeta bir robot edasıyla yürüyordum. Her şeyin açığa çıkması, kaçırılmam, Mert'in vurulması ve Ahmet'in ihaneti... Hepsi, hepsi çok fazla...
Allah'ım, ne olur Mert'e bir şey olmasın. Ne olur iyi olsun...
Dante beni helikoptere oturtup kemerimi taktıktan sonra başıma kulaklıkları geçirdi. Aynı işlemleri kendine de uyguladığında pilota işaret verdi ve havalanmaya başladık. Çatıdan yükseldiğimizde otelin bulunduğu sokağı net bir şekilde görebiliyordum. Bir çok mavi - kırmızı yanan ışık vardı. Ambulans ve polis araçları. Umarım sağlık ekipleri Mert'e zamanında ulaşabilmiştir.
Üzerimde sadece kırmızı elbisemle, aralık ayında bir helikopterde olupta üşümemem imkansızdı. İçeriden dışarıya doğru vuran titremem gittikçe artmaya başladı. Öyle bir titriyordum ki dişlerimin birbirine çarptığını helikopterin sesine rağmen eminim ki duyulabilirdiniz. Dante üzerindeki ceketi çıkartıp omuzlarıma yerleştirdiğinde itiraz etmek istedim ama vücut ısısıyla ısınmış ceket bana ilaç gibi gelmişti. Öyle ki pek konuşacak durumda da değildim.
Tahminen yarım saatten biraz fazla bir zaman sonra helikopter yavaş yavaş alçalmaya başladı. Yere indiğimizde kulaklığımı çıkartan Dante kemerimi de açıp elimden tuttu. Ben sanki bir boşlukta gibi denilen her şeyi yaparken, Dante de oldukça sessizdi. İndiğimizde bizi bekleyen siyah SUV'a bindirildim.
Yanıma oturan Dante şoföre, "Eve." dedikten sonra da araç hareket etmişti. Sağ el parmakları sürekli sağ dizinin üzerinde ritim tutuyordu.
Şu an yaşadığım duygu çökmesinden dolayı gözlerim ağır ağır kapanırken başımın yana doğru kaydığını fark ettim ama engellemek için hiç bir girişimde bulunmadım. Bir süre sonra havalandığımı anımsıyorum sonrası hiçlik.
Gözlerimi yavaşça aralamaya çalışırken boynumdaki ağrı inlememe sebep oldu. Çok ters bir şekilde yatmıştım ve canım fazlasıyla acıyordu. Boynumu ovalamak için ellerimi kullanmak istedim ama ellerim arkamda hareket ettiremiyordum. Hatırladığım şeylerle gözlerim kocaman açılırken boynumun ağrısını unutmuş oturtulup bağlandığım sandalyede dikleşmiştim. Deli gibi etrafıma bakınmaya başladım fakat etraf zifiri karanlıktı.
"Sonunda uyandın tesoro. Yoksa uyuyan güzel mi demeliyim?" Yerini henüz belirleyemediğim hafif kahkahayı duyduğumda kanım damarlarımda donmuştu. "Sen..." diye tısladığımda konuşmasına devam etti. "Evet, ben. Meşhur seri katil Dante De Luca!" Hafif İtalyan aksanıyla söylediği cümle ağzımda acı bir tat oluşturmuştu.
Yine de soğuk kanlılığımı korumaya çalışarak boynumu hafifçe hareket ettirdikten sonra yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Belki de soğuk kanlılığımı korumuyordum da, kafayı yiyordum. Kim bilir? "Nasıl anladın meşhur seri katil Dante De Luca? Anlatsana."
Bir kaç adım sesi duyduktan sonra ışıklar açıldı. Bir süre geçici bir körlük yaşayıp gözlerimi sımsıkı yumduktan sonra açtım. Hala bulanık görsem de Dante'nin odanın köşesinden tahta bir sandalye alıp önüme yerleştirdiğini görebiliyordum. Sandalyeye ters bir şekilde oturmuş sandalyenin sırt kısmına dirseğini yerleştirmişti ve alt dudağıyla oynarken düşünceli bir hali vardı. Hala üzerinde kumarhanadeki siyah kumaş pantolonu, beyaz gömleği ve siyah yeleği vardı. Sadece ceketini çıkartıp gömleğinin kollarını katlamıştı.
"Bir söz vardır bilmem bilir misin tesoro? Bir katil asla cinayet mahalini terk etmez." Gözlerimin içine bakarken dudağının sağ tarafı yukarı doğru kıvrılmıştı. "Sen ve sevgili Mert komiser siteye ifade almaya geldiğinizde oradaydım. En son ki cinayet mahallinde oradaydım. Benzinlikteyken de oradaydım. Emniyetin önünde sana motorlu kurye az daha çarparken de oradaydım. Mahallede adamımı köpeğe kovalattığında da oradaydım. Ben hep oradaydım tesoro. Ben hep senin yanındaydım." Sandalyenin sırt kısmına kollarını sarmış heyecanla anlatıyordu bunları. Sanki... Sanki dünyanın en mükemmel insanı da, en mükemmel şeyleri yapmış gibi... "Ayrıca paranın açamayacağı kapı, söyletemeyeceği bilgi de yoktur. Senin hakkında her şeyi biliyorum tesoro. Dün akşam yediğin yemeği bile."
Yerinden kalkıp sandalyeyi aldığı yere bıraktıktan sonra bana dönüp ellerini pantolonunun ceplerine soktu ve başını sağ yana eğerek bir süre beni izledi. Kafasında ne vardı, ne düşünüyordu hiç bilmiyorum ama ben hapı yutmuştum. Mert konusunda da dua etmekten başka hiç bir çarem yoktu.
"Son olarak ailen konusunda endişelenme. Bir kaç gün daha otelimde olacaklar." Onları da mı o davet ettirmişti? "Ortalık biraz sakinleştikten sonra da onlara iyi olduğuna dair bir mesaj göndereceğim." Ellerini cebinden çıkarttıktan sonra kapıya ilerleyip parmağını ışık düğmesine koydu. "Biraz daha dinlen tesoro. Sabah daha detaylı görüşürüz."
Ve ışığı kapattıktan sonra açtığı kapıdan çıkıp gitti. Beni hem etrafımdaki, hem de içimdeki karanlıkta bırakıp gitti...