İçeriğe geç

RUH YANMASI

Bölüm 16 · 7 dk okuma

RUH YANMASI

Bölüm 16

15. Bölüm

15. Bölüm:

"Sen plan yaparken, Tanrı yukarıdan güler."

-Supernatural'dan alıntı

❄️

Başkalarının seçimleri hayatımızı nasıl etkileyebilir?

Tek bir karar hayatımızın rotasını hiç istemediğimiz bir yöne çevirebilir. Ya bizden ne istenirse yaparız ya da isyan ederiz. İsyanı seçersek er ya da geç sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırız.

Keşke isyan etseydim de, isyanım sonucu başıma gelenleri çekseydim. Keşke o görevi kabul etmek zorunda kalmasaydım. Hayatımın tümüyle değişeceğini nereden bilebilirdim ki?... Nereden bilebilirdim bir gün ölüden farksız olacağımı? Ya da nereden bilebilirdim ki adı ölüm olan şeyi tadacağımı?

Tam her şey için tamam dediğim bir an da, tamam artık bende mutlu olacağım. Tamam, artık bütün hayallerime kavuştum dediğim an da tüm dünyamın başıma yıkılacağını nereden bilebilirdim ki? Bilemedim... Çok sevdiğim bir dizi de şöyle bir söz söylenmişti, "Sen plan yaparken, Tanrı yukarıdan güler."

Gerçekten de öyle değil mi? Sen türlü türlü planlar yaparsın, hayal kurarsın ama yukarıdakinin senin için bambaşka planları vardır. Mesela dersin ki, tamam artık yeter. Yarın gidip ona açılacağım. Ona aşkımı ilan edeceğim. Ama ertesi gün evden çıktığında sokaktaki sarhoş bir sürücünün seni hayattan koparıp koparmayacağını bilemezsin. Veya gece uykunda kalp krizi geçirip öleceğini...

Sonuç olarak arkadaşlar, sevdiklerinizden sevginizi esirgemeyin. Hatalıysanız, özürünüzü esirgemeyin. Kırılmışsanız, kırgınlığınızı dile getirmekten çekinmeyin. Şimdi benim aklım yapamadıklarımda, söyleyemediklerimde...

Kumarhanede yılbaşı partisine son 30 saat...

Bugün günlerden 30 Aralık 2022 Cuma, yeni yıla girmemize son 32 saat, partiye gitmeme 30 saat kaldı. O lanet partiye gitmeme tam olarak, 1800 dakika var. O lanet partiye gitmeme tam olarak 108.000 saniye var.

Hakkı amirin bana bu partiye gideceğimi söylediğinin üzerinden tam 1 hafta geçti. 1 hafta... 1 hafta önce Mert'e kurduğum o cümleden sonra benimle konuşmadı. Köşe bucak benden kaçtığını söylesem yeri. Cinayetle ilgili her şeyde bir başkasıyla çalışıp beni de başkalarıyla görevlendirdi. Zaten Hakan komiserle birlikte, Dante De Luca'nın ofisine gidip yaptıkları sohbet sonucunda neredeyse katilin o olduğuna eminiz ama kanıtımız olmadığı için hiç bir işe yaramıyor. Ne bir parmak izi, ne bir doku örneği, ne bir görgü tanığı... Hiç bir şey yok. Elimizdeki Ayakkabı numarası da, Dante'nin solak olması da hiç bir işe yaramıyor. Ve tabi bir de eşinin şüpheli bir şekilde ölmesi.

Soluğumu hızla dışarı bırakıp başımı dizlerime dayadım. Yaklaşık 2 saattir, pencerenin önündeki tekli koltuğuma oturmuş dizlerimi karnıma çekmiş bir pozisyonda dışarıdaki insanların koşturmasını izliyordum. İzin günüm normalde pazar olmasına rağmen, Hakkı amir cuma ve cumartesi gününü evde geçirip kafamı toparlamamı istemişti. Tabi adamın haberi yok ki, bende ki bu kafa Sigmund Freud tarafından bile bir araya getirilemez.

Kapım 3 kez vurulduğunda yerimden milim kımıldamadan "gel" diye seslendim.

Önceki 10 seferde de olduğu gibi gelen annemdi. "Anneciğim, gelemeyeceğine emin misin?"

Annemler Nefise sultanlarla beraber, Bursa'da bir otelde yeni yıl partisine davetlilerdi. Yani kısacası yarın gece ne bizim evde ne de alt katta hiç kimse olmayacaktı. Bu benim işime geliyor çünkü evden hazırlanıp çıkarken türlü yalanlar söylemek zorunda kalmayacağım. Herkes beni pijamalarımla, televizyon karşısında cips yiyeceğim zannediyor.

Bir katille yeni yıl partisine katılacağımı bilmeyen anneme dönüp baktım. "Annem dedim ya, cinayet soruşturmasından dolayı şehir dışına çıkamam. Herhangi bir gelişme olursa burada olmalıyım."

Derin bir nefes alan annem, dizlerimde sarılı olan ellerimi tutup beni kendine doğru çevirdi. "Emin misin kuşum? Bak abilerin bile izin alabildi. Hakkı amirinle konuşmamı ister misin?"

"Anneeeee, sanki 5 yaşındayım da anaokulu öğretmenimden izin alıyorsun."

Ben göz devirirken annem de kıkırdadı. "Şaka bebeğim şaka. Biz yokken iyi olacağına emin misin?"

"Evet anne, merak etme. Hem Mert abi de burada kalmak zorunda. Bir sıkıntım olursa ona haber veririm."

Annem anladığını belli edercesine başını salladıktan sonra ayağa kalktı. "Pek modunda değilsin belli ama ekmek alır mısın?"

"Böyle güzelce rica ettin ya sultanım, bakkaldan değil de fırından bile alırım o ekmeği."

Annem bir şey söylemeden, gülümseyerek odadan çıktıktan sonra içime çektiğim derin nefesi usul usul dışarı verdim ve artık popomun monte olduğu koltuktan zorla kalktım. Altımdaki kırmızı üzerine beyaz puantiyeli, polar pijamama baktım. Ardından da üzerimdeki rengi solmuş siyah tişörtüme. Eminim herkesin evde giydiği depresyon kıyafetleri vardır. Bunlarda benimkiler işte. Kıyafetlerimi değiştirecek gücü kendimde bulamadığım için üzerime şişme siyah bir mont geçirdikten sonra aynanın karşısında ev topuzumdan firar etmiş bir kaç asi saç telini topuza dolayıp fırına gitmek için evden çıktım.

Binadan çıkar çıkmaz her zaman motorumun yanına park edilmiş duran subaru'yu aradı gözlerim ama yoktu. Bugün emniyete gitmediğim için onu hiç görememiştim. İnsanoğlu böyle doyumsuz bir yaratıktır işte. Yıllarca yüzünü görmediğim adamı son zamanlarda her gün gördüğüm için doyamaz oldum. Her gün, her saat, her dakika gözlerim onu arıyor.

Ne kapılarının önünde durmuş dedikodu yapan teyzeler, ne oynayan, gülüşen çocuklar, ne yol için tartışan insanlar... hiç biri umrumda olmadan fırına doğru yürüyüp 5 ekmek aldıktan sonra çıktım. Ama fırına giden sokağın köşesindeki adamın bakışlarını hissettiğimde ona doğru döndüm. İri, mafya tipli, esmer bir adamdı. Bana o kadar dikkatli bakıyordu ki bu mesafeden bile şaşılaştığını görebiliyordum. Bende az değilim ya, bir iki adım daha yaklaşıp karşısında durdum.

"Efekan, gözlerini öyle yapma çocuğum. Gözlerin öyle kalır."

Bana daha da dikkatli bakıp gözlerini kısan adam, "Anlamadım yenge?" dedi.

Hay yengene ben senin. Madem yenge gözüyle bakıyorsun ne diye süzüp duruyorsun beni. "Bir şey yok kardeşim. Arkandaki köpek çok saldırgandır. Sanki sana da saldıracak gibi duruyor. Kaçsan iyi edersin."

Sokakta ilk önce adamın "Anneciğim." diye haykırması, sonra da yere vuran ayakkabılarının sesi yankılandı. Bizim bakkal Hüseyin amcanın köpeği Boncuk'ta adamın koşmasını oyun zannederek peşinden koşturmaya başlayınca bozuk moralimle kahkahama engel olmadım.

Kahkahalarım sırıtmaya dönüştüğünde tekrardan evin yolunu tuttum. Bir ayağımı diğer ayağımın önüne atarken tek düşünebildiğim Mert'le o günkü konuşmamızdı. Ne demişti bana? "Gitmeni istemiyorum Kar Tanesi."

Evet, gitmemi istemiyor ama bunun tek nedeni sorumluluk duygusu. En yakın arkadaşlarının kardeşi olmam ve komşu kızı olmamdan başka bir nedeni yok. Aslında korkuyorum. Deli gibi korkuyorum, yarın olacaklardan ya da olabileceklerden. Ama Mert'in düşünceleri yüzünden, benim ki de inat ya işte, sırf o yüzden gidiyorum bu göreve. Korunmaya ihtiyacım olmadığını görsün diye. Artık büyüdüğümü, kocaman bir kız olduğumu görsün diye. Artık o apartmanımızın önünde ip atlayan, evde barbie bebekleriyle oynayan kız yok karşısında. Bunu kafasına sokması ve ardından da beni fark etmesi gerekiyor.

Apartmanımızın önüne geldiğimde bir adet Mert'i görmeyi takdir edersiniz ki beklemiyordum. Üzerimdeki depresyon pijamalarım ve ev topuzumla mükemmel göründüğüne eminim. Hele ki şu an Mert'in görüntüsüne baktığımda.... Siyah kotu, üstten 2 düğme açılmış siyah gömleği ve siyah deri montuyla fazlasıyla lezzetli görünüyordu.

Şu adamı gördüğümde, bana öyle bir his veriyor ki... Sanki kalbim saniyesinde milyon parçalara tek tek bölünüyor ve ardından hepsi yerine geri dönüyor gibi bir huzur. İçim sızlıyor... Ama hoş bir sızı...

Bir bakışı var, ev gibi...

Bir kokusu var, ev gibi...

Dokunduğunda hissettiğim vücut sıcaklığı bile ev gibi...

Sarılsam, hiç bırakmasa...

O bakışta, o kokuda, o sıcaklıkta yaşasam ben...

Evimde yaşasam...

Adımlarım 1 dakika duraksadıktan sonra bozuntuya vermeden ekmek poşetini sallaya sallaya apartmana doğru ilerledim. Beni fark ettiğinde elinde olduğunu görmediğim sigarayı yere atıp ayakkabısının ucuyla ezince kaşlarım istemsizce çatıldı.

"Sen sigara mı içiyorsun Mert abi?"

"Nadiren." derken bana eğik başını kaldırmadan kirpiklerinin arasından bakınca kalbimde yine bir sızı oluştu. Başıyla binanın yan tarafını işaret ettiğinde ise itiraz etmeden başımla onayladım ve ekmek poşetini bileğime geçirdikten sonra ellerimi montumun cebine sokuşturup onu takip etmeye başladım.

"Ne- Ne işin var burada?" Söylediğim şeyi fark edince hemen düzelttim. "Yani mesai henüz bitmedi ya, o yüzden sordum."

"Benim için bugünlük bitti. Seninle konuşmaya geldim."

Gözlerimi devirirken, yine aynı konu diye düşündüm. "Ne konuşacağız?"

Derin bir nefes aldıktan sonra ellerini kotunun cebine sokup bir adım bana yaklaştı. "Gitmeni istemiyorum Kar Tanesi."

Yeter ama artık!

"Gitmeni istemiyorum Kar Tanesi mi? Sence de artık yetmez mi Mert Abi? Yok yok, artık yeter. Sen bana karışamazsın." Her bir kelimeyi tek tek vurgularken ellerimi montumun cebinden çıkartmış bir adımda ben ona yaklaşmıştım.

Öfkelendiği her halinden belliydi. "Karışmak mı? Karışmak değil bu Berfu! İçimde kötü bir his var. Gitmeni istemiyorum."

"YETER ARTIK! Ben senin bildiğin o küçük komşu kızı değilim artık. Senin korumana ihtiyacım yok. Git kendine yeni küçük bir kız bul ve onu koru." Sol gözümden yanağıma doğru ılık bir sıvının indiğini fark ettiğimde elimin tersiyle sildim.

"Alakası yok Berfu. Sadece... sadece gitmeni istemiyorum."

"YETER, YETER, YETER. SÜREKLİ AYNI ŞEYİ SÖYLÜYORSUN. BEN ORAYA GİDECEĞİM VE SONUCU NE OLURSA OLSUN ÇEKECEĞİM." İşaret parmağımı ona doğrulttuktan sonra daha sakin konuştum. "Sürekli aynı şeyi söylüyorsun. "Gitmeni istemiyorum." Neden? Neden istemiyorsun?"

Öfkeyle sağ bileğimi tutup beni kendine çektiğinde ağzımdan küçük bir çığlık kaçtı. "ÇÜNKÜ SENİ SEVİYORUM BERFU. NEDEN ANLAMIYORSUN? SENİ SEVİYORUM."

Bölüm sonu

11 yorum