İstanbul’un sisi, sabaha karşı Tarihi Yarımada’nın üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Arel, burnundan akan kanı temizlemiş olsa da vizyonun bıraktığı o korkunç baş ağrısı ve katilin fısıltısı hala zihninde yankılanıyordu: "Onu koleksiyonuma eklemek için sabırsızlanıyorum."
Başkomiser Barlas, siyah polis otosunu Balat’ın dik ve dar yokuşlarından birine doğru sürdü. Arabanın silecekleri yağmuru silmeye çalışırken çıkardığı ses, aralarındaki gergin sessizliği bölüyordu. Barlas direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu:
"Söylediğin şeylerin mantıklı hiçbir açıklaması yok, Arel. Kameralar yok, iz yok, şimdi de katilin senin adını bildiğini söylüyorsun. Ama bunca yıllık meslek hayatımda öğrendiğim tek bir şey varsa, o da senin o 'görülerin' sayesinde şimdiye kadar onlarca dosyayı kapattığımızdır. Bu yüzden seni doğrudan birine götürüyorum."
Arel, başını cama yaslamış dışarıyı izliyordu. "Kime?"
"Süleyman Efendi’ye," dedi Barlas, arabayı eski, döküntü bir binanın önünde durdurarak. "Eski bir emniyet danışmanı. Resmi kayıtlarda sadece bir sahaf olarak görünür ama zamanında polis arşivindeki en 'tuhaf' vakaları o çözmüştü. Eğer bu şehirde ruhlardan ve gölgelerden anlayan biri varsa, o da Süleyman’dır."
Arabadan indiler. Yağmur montlarından süzülürken, üzerinde tabelası bile olmayan, ahşap kepenkleri yarıya kadar indirilmiş dükkana girdiler. İçerisi tavanlara kadar yükselen sararmış kitaplar, eski haritalar ve kurutulmuş bitki kokularıyla doluydu. Havada tuhaf, ağır bir enerji vardı.
Dükkanın arkasındaki loş ışığın içinden, gözlüklerinin üzerinden onlara bakan, ak sakallı yaşlı bir adam belirdi. Süleyman Efendi, gelenleri görünce şaşırmadı. Bakışları doğrudan Arel’in solgun yüzüne ve gözlerindeki o bitkin ifadeye kaydı.
"Barlas..." dedi yaşlı adam, sesi derinden ve bilgece geliyordu. "Ve yanındaki de şu meşhur çocuk, Arel Karan. Demek en sonunda yolunuz bana düştü."
Barlas öne çıktı. "Süleyman Efendi, durum ciddi. Şehirdeki o garip cinayetleri biliyorsun. Kurbanların vücudunda iz yok ama..."
"Ama ruhları yerinde değil," diye tamamladı Süleyman Efendi. Arkasını dönüp rafların en üstündeki, üzeri toz kaplı, kalın ve zincirli deri bir kitabı indirdi. Masanın üzerine bıraktığında dükkanda küçük bir toz bulutu havalandı.
Arel masaya yaklaştı. Kitabın kapağında, vizyonda gördüğü o karanlık figürün etrafında uçuşan siyah ruhların tasvir edildiği kadim bir sembol kazınmıştı.
"Medya ona 'Araf' diyor," dedi Arel fısıltıyla. "Vizyonda beni gördü. Benim ruhumu istediğini söyledi."
Süleyman Efendi, gözlüklerini düzeltip Arel’e baktı. Gözlerinde derin bir acıma ve korku vardı.
"Çünkü o sıradan bir katil değil evlat," dedi yaşlı sahaf kitabın sayfalarını çevirirken. "O, yüzlerce yıl önce bu topraklarda yaşamış ve ölümsüzlüğü bulmak için insan ruhlarını hasat eden kadim bir tarikatın son kalıntısı. İnsanların ruhlarını çalıyor çünkü topladığı her ruh, ona dünyada fiziksel bir beden ve tanrısal bir güç sağlıyor. Kitaplarda onlara 'Ruh Koleksiyoncusu' denir."
Süleyman Efendi parmağını sayfadaki eski bir kehanetin üzerine koydu.
"Ve senin gibi ruhların kalıntılarını görebilenler, onlar için en değerli avdır. Senin ruhun sıradan bir insanınkinden yüz kat daha güçlü, Arel. Eğer senin ruhunu çalmayı başarırsa, Araf bu dünyada bir daha asla durdurulamaz bir canavara dönüşecek."
Tam o sırada, dükkanın içindeki tüm mumlar aynı anda söndü. Dışarıdaki sokak lambalarının ışığı ansızın kesildi. Dükkanın ahşap zemininden yukarıya doğru, simsiyah dumanlar ve uçuşan gölgeler yükselmeye başladı.
Barlas hemen elini belindeki silaha attı ama etraflarını saran karanlık o kadar yoğundu ki göz gözü görmüyordu.
Kulağının dibinde, o tanıdık, fısıltılı ses yeniden yankılandı:
"Çok yakındayım, Arel..."