İçeriğe geç

Ruh Ateşi

Bölüm 9 · 12 dk okuma

Ruh Ateşi

Bölüm 9

VIII.

Sessiz çığlıklar bedenini sarıyordu. Nefes namına hiçbir şey yoktu ciğerlerine varan. Karanlık, gördüğü sadece karanlıktı. Bilinci gayet yerindeydi veya o öyle zannediyordu. Gözleri ağrımaya başladığında karanlığa sebep olanın göz kapakları olduğunu anladı ve onları yavaşça açtı, yine karanlık. Gözünün önünden geçen şeffaf taneler vardı sadece yanında olan. Bedeninin can çekiştiğini fark etti, ciğerleri nefes dileniyordu. Ağzını yavaşça açarak derin bir nefes aldı. Hava kurumuş ciğerlerini ıslatırken gözleri kapanmak istiyordu. Gözleri onun çevresini görmemesini istiyordu. Derinden bir ses duydu ama çok derinden, neredeyse kendi uydurduğunu düşünebileceği kadar derinden. Sesin ne olduğunu bilmiyordu fakat onu dinlemek istemiyordu.

Avuçlarını yere koyarak kalkmaya çalıştığında betonda yattığını hissetti ve betonu ince bir çizgi halinde saran suyun. Elleri yorgun bedenini kaldırırken ince bir ışık kapladı odanın bir köşesini. Kapının boşluklarından yayılan ışıktı. Boynunun arkasında hissettiği ağrıyla kafasını yavaşça sağa sola çevirerek rahatlamasını umdu. Hiçbir şey göremiyordu kapı haricinde. Kapıdan süzülen ışık ise sadece kapıyı belli ediyordu.

Tekrar derinden bir ses duydu fakat kelimeler daha anlaşılırdı.

"Maria!" Dizlerini kendine doğru çekip üşüyen bedenini koruma altına almaya çalıştı.

"Maria!" Her yeri ıslanmıştı ve çok üşüyordu.

"Maria!" Elleriyle kulaklarını kapatarak sese engel olmaya çalıştı.

"Maria!" Ses kafasının içinde yankılanıyordu ve gittikçe tonu daha da artıyordu.

"Maria!" Lanet olası Maria'da kimdi? Kafasını yaslandığı duvara vurmaya başladı.

"Sus, sus, sus, sus, sus, sus. Sus artık!" Kafasına uyguladı güç daha da artarken ses daha yakından hatta dibinden gelmeye başlamıştı.

"Maria!" Çok şey söylüyordu fakat sadece o kelimeyi algılayabiliyordu. Ses haricinde duyduğu tıkırtıyla gözlerini açarken ışıktan kısılan gözleri hiçbir şeyi ayırt edemiyordu. Kapıyı kaplayan beden gördüğü son şey olmuştu. Yüzünü göremeden etrafını beyaz bir ışık kapladı ve gözlerini loş bir odaya açtı.

William'ın endişeli bakışları onu tararken alnından dudaklarına akan bir şey hissetti. Eli korkuyla alnına giderken sadece çok fazla terlediğini gördü.

"Rüya mı görüyordun?" Yüzündeki endişe ses tonuna da yansımıştı.

"Evet, galiba." Derin bir nefes alarak yataktaki boşluğa oturdu.

"Rüyaların bitmemiş miydi?" Başında oluşan ağrıyla yavaşça salladı. "Peki, eskiden rüya görüyorken ağlar mıydın?" kaşlarını çatarak William'a baktı.

"Ağladım mı?" Gözlerini yavaşça kırparak onayladı.

"Hayır, ilk defa oldu." Ellerini saçlarından geçirerek odanın köşesine sinmiş Aisha'ya baktı. Her zaman evin içine girmiş olan ağaç köklerinde sallanan Aisha'yı köşeye oturmuş ve korkuya etrafına bakarken görmek şaşırmasına sebep olmuştu.

"Ne oldu ona?" Boğazını saran acıyla öksürürken William yavaşça oturduğu yerden kalktı.

"Korktu. Boş ver sen onu sıcak su hazırlamıştım yıkan istersen savaştan çıkmış gibisin ve yarana da pansuman yapmak gerekiyor. İstemsizce eli alnındaki iyileşmeye başlayan yaraya giderken dünden daha da çok acıdığını hissetti. Parmakları kırmızıya boyanırken kabuk bağlamış yaranın neden bu hale geldiğini merak etmişti.

William Aisha'yı kucaklayarak odadan çıkarken yattığı yerde doğruldu. Neredeyse bir haftadır odası olan odaya göz gezdirdi. Günleri sayamıyordu fakat neredeyse bir hafta olmuştu bu yer altı sığınağına geleli. William durmadan dışarı çıkıyor ve saatlerce gelmediği oluyordu. Ona nerede olduğunu sormak için can atsa da dilini ısırarak geri iteliyordu sorularını. Çoğu zaman derisi yüzülmüş bir hayvanla gelse de bazen kir pas içinde geldiği de oluyordu, hatta dün her yeri çamur içinde gelmişti.

Aisha ise gerçekten çok fazla konuşuyordu. Durmadan saçma şeyler anlatıyordu fakat hiçbiri işine yaramıyordu. Çoğu zaman yastıklardan bahsediyordu, gerçekten yastıkların iyi ki olduğunu yoksa yatağının ne olacağını söyleyip duruyordu. Küçük bedeninin aksine o kadar hızlıydı ki bazen onu takip ederken başı dönüyordu.

Richard'tan ise hala bir haber yoktu. Oraya kaçtıklarından beri hiçbir şekilde iletişim kuramadıklarını söylemişti William. Anlattığına göre onu ilk evde aramışlar ve her şeyi yıkmışlardı. Ev yerinde dursa bile eşyaların iyi olmadığını söylemişti. Hala aklı almıyordu oraya girdiklerini ve bunu sıkça hayret dolu bir nidayla dile getiriyordu.

Yataktan kalkarak William'ın getirdiği birkaç parça kıyafetine yandan bir bakış attı. Elbise giymek istemiyordu o yüzden toprağa gömülü dolabı açarak William'ın kıyafetlerinden seçerek ve çantadan da iç çamaşırlarını alarak merdivene koydu. Üstündeki kıyafetler terden ıslanmış ve etrafa iğrenç bir koku yayıyordu. Çekmeceleri karıştırarak William'a zorla getirttiği tarağı aradı fakat bulamadı. Zaten üç adet çekmeceye ev sahipliği yapan dolap küçüktü ve boştu. Eğilerek son ümit yatağın altına da baktıktan sonra yanaklarını şişirip sesli bir nefes verdi. En son nereye koyduğunu hatırlamıyordu. Tarağı boş vererek kıyafetlerini alarak duvara monte edilmiş merdivene tırmanarak tavandaki kapıyı açtı. Ağırlığından dolayı büyük bir ses yere düşerken umursamadan ve etrafına bakınmadan hemen karşısındaki banyoya girdi.

Evin soğuk havasına rağmen sıcak suyun buharından ısınmış oda onda hep uyuma isteği uyandırıyordu. Her zaman karşılaştığı gibi büyük bir fıçı dolusu su ve çoğu dolu olan bir küvet. Kıyafetlerinden hızlıca kurtularak üşüyen uzuvlarının sıcak suda mayışmasını bekledi. Bir haftadır yerin altındaki bir evde ve daha önce görse korkudan bayılıp düşeceği yaratıkla dışarıya hiç çıkmadan vakit geçirmişti. Alnındaki tekrardan açılan yaraya değdirmeden bedenini suyun içine soktu. Küçük küvetin içinde yatmaya çalıştığı için dizleri yukarı doğru kıvrılırken suyun sıcaklığından uzaklaştıkları için üşümüşlerdi.

Şampuana benzeyen ve kati suretle kokusu olmayan katımsı sıvıyı saçlarına dökerek terin kirlettiği saçlarını yıkadı. Gerçekten köpüklerin bedeninden kayarken bıraktığı hissi özlemişti. Saçlarını bol suyla yıkayarak çıktı. Saçlarına döktüğü şey hiçbir şekilde kendini belli etmediği için her zaman bol suya ihtiyacı oluyordu ve ne William ne de Aisha bu konudan şikâyet etmişlerdi çünkü suyu dışarıdan getiriyorlardı. Nereden ve nasıl olduğunu bilmiyordu fakat her duş alması gerektiği zaman sıcak su hemen orada oluyordu. Aklının bir köşesine bu saçma soruyu Aisha'ya sormayı not etti.

Isınmış ayakları soğuk zemine basarken odanın normalden de daha soğuk olduğunu hissetti. Sıcaktan uyuşmuş bedeni aniden soğukla karşılaşınca titrerken eliyle kirpiklerinde kalan su damlalarını sildi. Alnına yapıştırdığı bant derisini çekiştiriyordu. William önündeki yemeği yerken Aisha'da masanın üstündeki ağaç köküne tutunmuş ve konuştuğunu duyamasa, göremese de William'ın kafa sallama hareketlerinden konuştuklarını anlamıştı. Sirlerin istedikleri kişilerin dediklerini duyma izni vermelerine sinir olmaya başlamıştı çünkü onun yanında da yapıyordu. Bir anda sessizleşerek William'a bir şey anlatıyor ve sonunda William'ı sinirlendirerek evden ayrılmasını izliyordu. Ne kadar sormak istese de sustu. Zaten oraya gittiğinden beri yaptığı tek şey oydu, susmak.

Bu duruma alışmış olmasına içinden bir küfür ederek onun için konmuş tabağı önüne çekerek masaya oturdu. Aisha'nın saydamlığından dolayı pek belli olmayan mimiklerinden heyecanla bir şey anlattığını anladı. Bakışlarını ondan çekerek önündeki abuk sabuk yemeğe yüzünü ekşiterek bakıp kaşıkla birazcık altı. Görüntüsünün aksine çok güzel olan tadı onu yemesi için şevk etmişti.

"Richard haber gönderdi!" Bakışları anında William'a döndü.

"Büyücülerin tarafında alıkonuyormuş. Bir yeri tarif etti yardım edebilecek birisi varmış."

"Tehlikeli olmaz mı?" Tam ağzını açtığı sırada aklından geçen soruyu sormuştu Aisha.

"Evet, tehlikeli sonuçta peşinde olduklarını öğrendik." Elindeki kaşığı tabağın yanına bırakarak bütün dikkatini ona verdi.

"O zaman bizi hiçbir yerde rahat bırakmazlar." Yavaşça kafasını salladı. "Burayı bulamadıklarını söylemiştin." Kaşlarını çattı.

"Bulamadıklarını değil Aisha'nın büyüsünden dolayı zor bulduklarını. Burada da tehlikedesin Maria." Dirseklerini masaya koyarak yüzünü ellerinin arasına aldı. Belki de hiç gelmemeliydi oraya.

"Her yer tehlikeli?" Kafasıyla onayladı. "Bizi bulamayacakları bir yer yok o zaman."

"Sayılır. Seni duvarın öte tarafında arıyorlar ya duvarı aşarak onların inine girersek. Oraya girebileceğini düşünemezler." Dudakları duyduklarının etkisiyle açılırken ellerini iki yanında sarkıttı.

"Ne?" Onu öldürmek isteyenlerin yanına götürecekti onu. İşlerini daha da kolaylaştıracaktı.

"Ne nesi? Hazırlan on dakikaya çıkıyoruz." Masadan kalkarak merdivenlere yöneldi. İtiraz etmek için hızla kalkarken oturduğu sandalye düşmüştü. William düşen sandalyenin sesiyle arkasını dönerken sinirle ona baktı.

"Gelmiyorum ben!" tek kaşını kaldırarak sanki dünyanın en saçma şeyini söylemiş gibi saçma bir bakışla ona bakıyordu.

"Hayır geliyorsun!" İnatlaşmasının bir sonuca varamayacağını bilse de gitmeyecekti oraya. Giderek kendini kolay bir yem yapmayacaktı.

"Gelmiyorum. Beni zorla götüremezsin." Eliyle yeni çıkmış sakallarını sıvazladı.

"Emin misin? Hadi öğrenelim seni zorla götürüp götürmüyor muyum?" Hızla yanına gelerek elleriyle kalçasının altından tutup onu kolaylıkla omzuna attı. Ani hareketinden dolayı kapattığı gözlerini açtığında William'ın kalçalarıyla bakıştı. Saçları yerçekimine uyum sağlayarak aşağı doğru sallanırken onu hiç zorlanmadan merdivenlerden taşımaya başladı.

"Ne yaptığını zannediyorsun sen, aptal! Bırak beni!" Ellerini yumruk yaparak bacaklarına vursa da hiç etkilenmeden onu taşıyordu.

"Seni zorla götürüp götüremediğimi öğreniyoruz." Söylediklerinin ardından erkeksi bir kahkaha attı.

"Bir de artık benim kıyafetlerimi giyemezsin. Tamam, bana âşıksın ama burada öyle dolaşamazsın güzelim." Gözleri söyledikleriyle ardına kadar açılırken bacaklarını sallayarak kollarından kurtarmaya çalışıyordu.

"Ne saçmalıyorsun sen be! Bırak beni! Siktir! Geleceğim! Kendim yürüyebilirim!" Sanki hiç konuşmuyormuş gibi yürümeye devam ediyordu. Boşta kalan eliyle etrafa savurduğu bacaklarını tuttu. İçinden şimdiye kadar etmediği küfürleri sayarken bağırışına son vererek normal ses tonuna geri döndü.

"Geleceğim diyorum, bırak beni. Hem baş aşağı durmak tehlikeli." Bedeni hızla sert bir şeyin üstüne düşerken bakış açısı normale dönmüştü. Bedenini kocaman bir kayanın üstüne bırakmıştı ve ağaca bağladığı atın ipini açıyordu. Alnındaki yarayı umursamadan kaşlarını çattı. Hızının etkisiyle omzu kayanın sivri yerine gelmiş ve canını acıtmıştı.

"Yavaş olsana be!" Kollarını göğüslerinin altında birleştirerek attan ipi kurtarmasını izledi. Yara kaşlarını çattığı için sızlarken acısını bütün iliklerinde hissetmişti. Kaşlarını eski haline getirerek çokta yüksek olmayan kayadan atlayıp Aisha'nın evine yürümeye başladı. Omzunda hissettiği baskıyla arkasını dönerken William'ın sırıtan yüzüyle karşılaştı.

"Nereye gittiğini zannediyorsun?" Omzunu sertçe çekerek temaslarına son verdi.

"Madem beni zorla götürüyorsun bari kıyafetlerimi alayım değil mi?"

"Aldım ben." Arkasına geçerek iki omzundan da tutarak onu yürümesi için ittirmeye başladı.

"Nasıl?" Sorusunu yanıtsız bırakırken gideceklerini uzun süredir bildiğini anladı. Duştayken getirmiş olmalıydı. Gerçekten de atın eyerine takılmış olan çantayı gördü. Bedeni esen rüzgârla titrerken kollarını kendine siper yaptı. Havanın diğer günlere nazaran daha soğuk olduğunu hissetmesi uzun sürmemişti.

"Neden bu kadar soğuk?" William çevik bir hareketle atın üstüne binerken elini kolaylıkla binmesi için ona uzatmıştı. Elini tutarak eyerin ayak basma yerine basıp atın üstüne atladı. Alışmaya başlamıştı.

"Dağların tepesine bakınca anlarsın." Ağaçlar gökyüzünü kubbe gibi sardığı için sadece önlerini görebiliyorlardı. At hızla ormandan çıkarken göğü delmek istermiş gibi sivri dağların beyaz bir örtüyle örtüldüğünü gördü.

"Hangi aydayız da kış geldi?" Oraya gideli daha bir ayı yeni geçmişti ve Dünya'dan ayrılırken kışı yeni atlatmışlardı.

"Garişi'nin ikinci günündeyiz." Acaba hangi akla hizmet ayların Dünya'daki gibi olabileceğini düşündü, tabii ki de ayları da farklıydı.

"Keşke benim anlayabileceğim şekilde konuşsan." Fısıltı şeklinde çıkmıştı sesi ve William'ın rüzgârın sesinden duymasına imkân yoktu.

"Gerçekten bazen sana açıklama yapmayı unutuyorum." Duymasına şaşırsa da içtenlikten uzak bir şekilde tebessüm etti.

"Dünya da on bir ay mı vardı?"

"On iki."

"Gamanis on beş ayda tamamlar Laşist etrafında dönüşünü. Çoğu gezegende olduğu gibi tam turu bir yıla eşittir."

"Laşist Güneşiniz mi?" Kafasını salladı ve bunu yaparken ona düşmemek için sarıldığından saçları yüzüne değmişti.

"Güneş'i yok buranın büyüyle aydınlanıyor."

"Ne?" İstemeden bağırmıştı. Bunu nasıl düşünememişti. Gökyüzünde göz acıtan parlaklığa dair en ufak bir şey yoktu.

"Büyü ilk Kadim Büyücü tarafından yapılmış ondan önce Gamanis'in adı Karanlık Gezegen'di." Atın hızından ve esen rüzgârdan hem üşümüştü hem de gözleri kuruyarak yanmaya başlamıştı. Rüzgârın zararından korunmak için gözlerini kapattı.

"Üşüdüm." Durmadan bir bebek gibi sızlandığının farkındaydı ve bu durumundan William'ın da bıktığını biliyordu fakat yanında olan sadece oydu.

"Biliyorum biraz daha bekle kışlık kıyafet alabileceğimiz bir yer biliyorum." Kafasını William'ın sırtına dayayarak rüzgârdan kurtulmaya çalıştı. Soğuğa rağmen hala sıcak olan teni üşüyen yüzünü ısıtmıştı.

Uzun bir süre ikisi de tek bir kelime konuşmamışlardı. Kıyafet almak için insanların içine girecekleri zaman bir yerde William'ın kıyafetlerini çıkartarak siyah bir elbise giyinmişti. Neden durmadan elbise giyindiğinin nedenini sorduğunda ise kadınların sadece elbise giyindiklerini ve bunun da eski bir gelenek olduğunu söylemişti zorla. Ona durmadan bir şeyleri açıklamaktan bıkmıştı, onun her şeyi sormaktan bıkması gibi. Dükkândan bütün kışını geçirebilecekleri kadar kıyafet almışları sebebini sorduğunda ise hem uğraşmak istemediğinde bir daha hem de alışveriş yapacakları yere ne zaman bulacaklarını söylemişti. Kendine de birkaç bir şey almıştı ve ellerinde örme çantalarla tekrar atın yanına gelmişlerdi. William çantaları ata yüklerken giyindiği hırkanın kollarını çekiştirdi.

"Sadece elbiseyle üşürsün rüzgârda al bunu elbisenin altına giyin." İnsanların içine girecekleri için çıkarttığı pantolonu attı ona.

"Gerek yok." Omuzlarını silkerek ata bindi ve onun binmesine de yardımcı oldu.

"Ne kadar daha gideceğiz?" Aisha'nın evinde ayrılırken erken saatlerdi ve şimdi laciverte dönmeye başlamıştı gökyüzü.

"Neredeyse bir günlük daha yolumuz var." Bir gün daha at sırtında geçireceği düşüncesi zaten oturmaktan ağrımaya başlamış kalçasına hiç iyi bir haber değildi.

"Ne?" Titreyen sesinde yorgunluk vardı.

"Merak etme konaklama yeri var yolumuzun üstünde duracağız orada." Başını tekrar sırtına yaslarken gözlerini kapattı. Yorulmuştu, gerçekten yorulmuştu ama bu fiziksel bir yorgunluk değildi, tabii saatlerdir at üstünde olmadığını varsayarsak. Peşinde büyücüler vardı ve Richard'tan sonra en güçlüleriydi. Neden onu öldürmeye çalıştıklarını anlamıyordu sonuçta onlarla derdi yoktu veya ileride olacağını da zannetmiyordu.

Uyumuyordu fakat uzun süredir gözleri kapalıydı. Eğer uyursa attan düşmekten korkuyordu çünkü. Atın hızı düşerken gözlerini araladı. Kocaman bir kulübenin etrafına yerleştirilmiş mum fenerleri etrafını aydınlatıyordu. Attan inerek William'ın atı ahıra bırakmasını izledi. Kıyafetlerinin olduğu çantayla yanına gelirken kulübeye doğru ilerledi. Soğuk hava gece çöktüğünde daha da soğuklaşmıştı. William kulübenin kapısını tutarak içeriye geçmesine yardımcı olurken kulübenin sıcaklığı bütün uzuvlarını sarmıştı. Eğer bıraksalardı olduğu yere kendini atarak uyuyabilirdi. William kulübenin sahibi olduğunu anladığı adamla konuşurken yanlarına ilerlerdi.

"İki oda o zaman?" Adam onu inceden süzdü. Bakışlarından rahatsız olarak olduğu yerde kıpırdandı.

"Gerek yok eşim." Bakışları hızla William'a kayarken kaşları çatık bir halde adama baktığını gördü. Bunu söylemesinin nedeni açık olsa da rahatsız olmuştu. Onunla aynı odada uyumak kesinlikle uyuyamazdı. Adam William'a odanın anahtarını vererek geldikleri zaman oturduğu koltuğa tekrar oturdu. Başıyla koridoru göstererek yürümeye başladı. Hızla yanında yerini alarak kapıyı açmasını izledi.

Büyük sayılamayacak kadar küçük odada iki kişilik bir yatak, giysi dolabı, küçük bir koltuk, küçük masa ve yatağın iki yanında küçük dolaplar vardı. Yatağı saran beyaz örtü temiz görünüyordu.

"Neden öyle dedin?" William çantayı koltuğun üstüne bırakarak perdeleri açık olan camın perdelerini kapattı.

"Ne dedim?" Sesindeki eğlenceli tavrı onunla dalga geçtiğini gösteriyordu. O yüzden söyleyeceklerini yutarak yatağa baktı.

"Nerede uyuyacaksın?" William giyindiği paltoyu çıkartarak kendini yatağa attı. Dudakları yaptığı hareketle hayretle açılırken çoktan gözlerini kapatmış William'a bakıyordu.

"Ne yaptığını zannediyorsun sen?" gözlerini açmadan kafasını ona çevirdi.

"Ne yapıyormuşum?" Sinirle ayağını yere vurdu.

"Kalk yerde falan yat, yatak benim hakkım." Yüzündeki gülümsemeyle gözlerini açtı.

"Senin hakkın? Odanın parasını benim ödediğimi zannediyordum." Haklıydı. Neye dayanarak benim hakkım falan demişti, aptal. Kafasını yavaşça sallayarak küçük koltuğa oturdu. William onun hareketlerini izlerken büyük keyif aldığını yüzündeki sırıtış belli ediyordu. Koltuğun kol yerine sırtını dayayarak kenarından da ayaklarını sarkıtmıştı. William yattığı yerde doğrularak ona baktı.

"Eğer eşim olduğunu söylemeseydim bize tek oda vermezdi ve seni tehlikeye atamam." Ayağa kalkarak onu hızlıca kucağına alıp yatağa bıraktı.

"Ne yapıyorsun sen?" Söylediklerini yok sayarak giysi dolabına yöneldi. Dolabın içinde çok az kıyafet koyacak boşluk vardı içi battaniye ve yastık doluydu. Bir battaniyeyi yatağa fırlatarak birkaç tane daha aldı. Hiçbir şey söylemeden onu izliyordu. Yere serdiği battaniyelerin üstüne yastık atarak kendini yere hazırladığı yata attı. İçinde oluşan karamsarlıkla onu izliyordu. Odanın parasını o ödediği halde yerde yatan da oydu.

'Salak sen attın ya yere onu.' Doğruyu söylüyordu içindeki yelloz Maria. Bakışları yatağın boşluğuna kayarken giyindiği hırkayı çıkarttı.

"William." Yüzünde mimik oymazken tekrar seslendi.

"William." Göz kapakları açılırken bakışları gözlerine kenetli bir şekilde açıldı.

"Yatakta yatmana izin vereceğim ama dokunmak yok." Kaşlarını çatarak hızlı bir şekilde ayağa kalkıp yatağın diğer tarafına tabiri caizse kendini yatağa atarak tekrar gözlerini kapattı.

"Dokunmak yok!" Sırtını ona döndü.

"Merak etme, tipim değilsin zaten." Gözlerini devirip William'ın attığı battaniyeyi açarak ikisinin üstüne de gelecek şekilde açıp başını yastığa koydu. İkisi de yatağın uçlarında yatıyor ve aralarında büyük bir boşluk vardı. Odayı aydınlatan mumları söndürme gereği görmemişti. Zaten oraya geldiğinden beri karanlıkta uyuyamıyordu. William'da bunu bildiği için söndürmemişti. Göz kapakları yavaşça kapanırken hiçbir şey düşünmeye çalıştı, neredeyse iki katı bir adamın az ötesinde uyumadığını düşünmeyerek kendini bitmek bilmeyen rüyalarına teslim etti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.