Bakışları elindeki kupadaydı. Kuşların cıvıltısı etraftaki yegâna sesti. Bakışları ağır ağır mavi harelerin baş gösterdiği gökyüzüne kaydı. Uyuşan bacaklarını camın kenarındaki çıkıntıya uzatarak kafasını sağa yatırdı. Ağaçların arasındaki kulübenin insana huzur verici bir dinginliği vardı. Bardağındaki çaydan biraz daha içti.
Birkaç saat önce gördüğü rüya onu yine uyandırmıştı. Peşini bıraktığını düşündüğü rüyaları tekrar onunla can sıkıcı bir şekilde buluşmuştu ve bu sefer silikte olsa hatırlıyordu. James'in anlattıklarına göre Dünya'dayken ormanının içinde kaçtığı rüyayı farklı biçimlerde görüyordu fakat bu sefer karanlık, izbe bir odada zemini suyun kapladığı ve durmadan adının haykırılışını duyuyordu. Biten çayın bardağını çıkıntıya koyarak elleriyle yüzünü kapattı. Bıkmıştı rüya görmekten ve buna engel olamamaktan. Richard ne kadar yardım etmeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Çığlık atmak istiyordu, avazı çıktığı kadar bağırıp bu muallâktan kurtulmak istiyordu fakat ne çığlık atsa geçecekti ne de çığlık atabilecekti.
William ona kendiyle ilgili veya büyücülerle ilgili hiçbir şey anlatmıyordu. Sorduğunda ise bana bilmediğim sorularla gelme diyordu her seferinde ama nasıl öğrenecekti. Kim olduğunu bile bilmiyorken nasıl başarabilecekti. Maria diye fısıldadı. Adı değişmişti ve o da buna izin vermişti. Bazen seslenildiğinde sadece refleksle dönüyordu yoksa ona seslenildiği için değil.
Dünya'dan ayrılmadan önce gördüğü son rüyada Maria demişti bir kadın ona. Bu da ne demekti? Nasıl rüyasına girmiş olabilirdi o isim? Çok sorusu vardı ve cevaplayacak kimse yoktu. Richard büyücülerin tarafında esi tutuluyordu William ise. Kafasını koltukta yana sarkıtarak uyuyan William'a baktı. Bir şeyler bildiğini biliyordu fakat bildiklerini alamayacağını da biliyordu. Eliyle boynuna destek olarak William'a bakmaya devam etti.
Korkuyordu.
Sadece korkuyordu.
Yaşayacaklarından korkuyordu ve yapayalnızdı. William'ın onun yanında ne kadar kalacağını bilmiyordu. Büyücülerin tarafına geçtikten sonra olacakları tahmin bile etmek istemiyordu. Her şey çok fazlaydı, her şey. Bazı geceler pişman oluyordu oraya hiçbir şey bilmeden gittiğinden, ailesini koşulsuz şartsız hemen terk ettiğinden, arkadaşlarınla dahi vedalaşamadan bu saçmalığın içine düştüğünden çok pişmandı. Sevdiklerini bir daha belki de hiç göremeyecekti, James'le belki de bir daha atışamayacaktı, annesinin yaşlandığını göremeyecekti ve babasını belki de hiç affedemeyecekti.
Yanaklarından yaşlar süzülürken gözlerinin yavaşça kapandığını gördü. Başını tekrar koltuğa yaslarken bedenini kendini bırakırken göz kapakları yavaşa kapandı. Kuşların cıvıltısı yavaşça kesilirken duyduğu sesle irkilerek uyandı.
Bakışları istemsizce aydınlanan havaya kayarken kapanan kapının sesiyle ayılmıştı. Odaya göz gezdirdiğinde William'ın çıktığını anlamıştı. Uyuyakaldığı koltukta daha rahat bir konuma gelerek yine dışarıyı izlemeye koyuldu. Yıllardan beri alıştığı teknolojiye çok uzaktı ve elinde sadece camdan dışarıyı izleme eğlencesi kalmıştı. Teknolojiye nasıl bu kadar bağlandığını oraya gittiğinde sert bir tokatla anlamıştı.
Gece dışarıyı izleyebilmek için cama doğru çevirdiği koltuktan bacaklarını camın kenarındaki çıkıntıya uzatarak camdan dışarıyı izledi. Oraya geldiğinden beri tek eğlencesi oydu zaten. Kapı yavaşça açılırken istemsizce dönerek açılan kapıya baktı. William elindeki tepsiden dolayı omzuyla kapıyı açarken bakışları kesişmişti. Ayağıyla kapıyı kapatarak tepsiyi küçük koydu. Gözleri onu daha iyi tanımak istermişçesine ondan ayrılmazken mimiklerini inceliyordu. Masayı yatağa çekerken çıkan kulak kanatan cızırtıdan dolayı çatılan kaşları ve ağzının içinde ettiği küfrü, malzemeleri masaya koyarken tek ayağıyla ritim tutmasını, tepsiyi yatağın üzerine koyarken alt dudağında dilini gezdirmesini, yavaşça yatağa otururken serbest kalan omuz kaslarını rahatlatmak için omuzlarını oynatmasını. Tek kelimeyle enfesti.
Bakışları ona dönerken mest olmuş bir biçimde William'ı izliyordu. Yüzüne oluşan garip ifade onu kendine getirirken düşüncelerinden dolayı kaşlarını çattı. Kalbi hızlanırken bunun korkudan olmasını yeğlerdi. William gözleriyle onu yanına çağırırken kafasını sallayarak düşüncelerinden kurtulmaya çalıştı. William'dan falan hoşlanmayacaktı!
Yatağa otururken William'da olabileceği kadar uzağa oturdu fakat küçük masa buna pek olanak sağlamıyordu. Çatalı alarak salatalıktan ağzına attı. Bazı yiyecekleri garip olsa da dünyadaki çoğu yiyecek orada da vardı. Tekrar uzanırken bileğinden tutulmasıyla William'a döndü. Sanki bir şeyi bekliyormuş gibi önündeki bir noktaya odaklanmıştı. Bir şeyler oluyordu ve iyi değildi.
Bakışları ona dönerken koyulaşan gözleri düşüncelerini doğrulamıştı.
"Camı aç." Dudaklarını oynatarak dediği sözcükler büyük tehlikede olduklarını vurgularken olabildiğince sessiz ve hızlı bir şekilde camı açtı. William etraftaki eşyalarını toplarken kenara bıraktığı ayakkabılarını giymeye çalışıyordu. Titreyen elleri işini daha da zorlaştırırken William elini ellerinin üstüne koyarak kafasını salladı ve ayakkabının diğer eşini alarak camdan dışarıya attı. Yatağın kenarından sarkan hırkasını giyerken William elinde kıyafetlerinin olduğu çantayla onu bekliyordu. Elini kapı kulpuna getirerek yavaşça açtı. Hızlı bir şekilde etrafı kolaçan ederek kafasıyla gidelim işareti verirken geldikleri yönün tersine doğru koşmaya başladılar. Kulübenin küçük olmasından dolayı birkaç saniyede duvar önlerinde engel olurken William açık camdan çantayı atarak ona döndü. Beklemediği bir şekilde birden kendini William'ın kucağında bulurken çığlık atmamak için dudaklarını ısırmak zorunda kalmıştı.
Çokta yerden yüksek olmayan camdan bırakılırken ayaklarının üstüne basmıştı. Bunun neden gerekli olduğunu sormak istese de kelimelerini yutarak ardından camdan atlayan William'ın arkasından evin arkasına geçmişlerdi. Atları onları orada beklerken neden orada olduğunu veya kaçacaklarını nasıl anlayıp oraya geldiğini merak etti ve bunu kesin soracaktı ama sonra.
Hızla ata binerek uzaklaşırken büyücülerden biriyle bile karşılaşmadığı için şanslı hissediyordu kendini. At hızla yoluna devam ederken içinde oluşan bir hisle arkasına baktı. Sanki bir yansıma gibi bir siluet görürken anında kaybolması onu ikilemde bırakmıştı. Hayal dünyasının ve korkunun bir eseri olabilirdi sonuçta eğer o bir büyücü olsaydı ona karşı bir atak yapmadan durmazdı. Ellerini William'ın beline sararken inip kalkan göğsünün her hareketini hissedebiliyordu.
İçinden gelen aynı his tekrar arkasına bakması için dürtüklese de yapmamak için diretti kendini fakat his galip gelirken gördüğü ağaçlar sanki bir şey yokmuşçasına esen rüzgârın ahengine uyarak ona eşlik ettiler. İçindeki his hala devam ediyordu fakat bunun kendi ürünü olabileceğinden umursamadı.
Ormandan çıkarken evlerin olduğu bir alandan geçiyorlardı ve burası ilk geldiğinde gördüğü yıkık evlere benziyordu. Yıkılmış duvarlar, etrafa saçılmış kalıntılar korku filminde hissetmesine yol açmıştı. Yaşanabilecek senaryoları düşünürken senarist olabileceğine kanaat getirmişti. Dünya'da yaşamayan ama filmleri çekilen bir senarist. Bu saçma düşüncesi az önce onu öldürmeye gelenlerin elinden kıl payı kurtulmamış gibi neşelenmesine sebep olmuştu. Zaten en sevdiği özelliği buydu düşüncelerini saçma düşüncelerle örtebiliyor ve asıl düşüncelerine kendini hazırlayabiliyordu.
Bir anda yerde sere serpe yatarken üstündeki ağırlıktan dolayı nefes alamadığını hissetti. At gözlerinin önünde koşarak uzaklaşırken William'ın üstünden kalmasıyla ciğerlerine derin bir nefes hediye etti. At onları üstünden atmıştı ve kaçmıştı. Yere düşmenin etkisiyle sırtında oluşan ağrıyla yüzünü buruştururken William elini omzuna koymuştu.
"İyi misin?" Tabi ki de iyiydi şerefsiz. Düşmesinin etkisini kendi narin vücudu engellemişti. Düşmesi neyse de William'da onun üstüne düşmüştü, elli tonluk dengesiz.
"İyi miyim, mi? Üstüme düştün!" William kahkaha atarak ayağa kalktığında elini ona uzattı. Ayağa kalkarken omzunda hissettiği sızı onu ilk başta korkutsa da hareket ettirdikçe ağrının geçmesi sadece incittiğini gösteriyordu.
Büyük bir sıkıntıları vardı ki atları onları terk etmişti. Tek ulaşım araçları onları üzerinden atmıştı. Hala bunun şaşkınlığını yaşarken William'ın peşinden gidiyordu. Arkasında onu öldürmek için gelen büyücüleri bırakmıştı ve kaçmıştı fakat onlara ulaşmaları artık daha yakındı.
"Ne yapacağız şimdi?"
"Gideceğimiz yere yakın sayılırız ama bu yavaşlıkla gidersek bizi bulurlar." Yavaşça kafasıyla onaylayarak William'ın çözüm üretmesini bekledi. Kendini kanatsız bir kuş gibi hissediyordu aciz ve başkasına mahkûm.
"Koşmaya ne dersin?" Koşmaya başladıklarında bunun nasıl sonuçlanacağını düşünmeye çalıştı çünkü düşünürse kendi ölüm senaryolarını yazmak istemiyordu.
"Yanlarından geçtiğimiz yıkık evlere ne oldu?" Hızlı nefesleri sözcükleri kesse de bu aklına takılmıştı. O evlerde neler yaşanmıştı?
"Bilmiyorum, onların hikâyeleri bir sır." William hala koşarken dilenmek için durdu. Ellerini dizlerine koyarak nefeslerinin düzene girmesini bekledi. Arkasından gelmediğini anlayınca William'da biraz ötesinde durmuş dinleniyordu. Büyücülerin peşlerinden gelip gelmediklerini bilmiyorlardı fakat işlerini şansa bırakamazlardı. Yavaşça William'ın yanına giderken daha ne kadar koşabileceğini bilmiyordu, bacakları şimdiden zayıf düşmüştü.
Ayağının altı sızlarken çıplak ayaklarına baktı. Giyindiği dışında bir ayakkabısı daha vardı ve o da kaçan atla beraber gitmişti. Ayağını kaldırarak kanayan kısma baktı. Taşlar ve kıymık parçaları ayaklarını zedelemişti ve bu halde devam etmesi güçtü. Bakışları William'a kayarken kanayan ayağına baktığını gördü. Onun da ayakları çıplaktı fakat bir acı ibaresi göstermiyordu. Yavaşça yanına yaklaşırken ne yapacağını şaşırmıştı. Bir anda kendini William'ın kollarında bulurken ufak bir çığlık atmıştı.
"Ne yapıyorsun?" Kaşlarını çatarak baktığında ilk defa bu kadar yakından inceleme fırsatı bulmuştu yüzünü.
"Yürüyemeyecek haldesin ve gitmemiz gerekiyor." Bakışları boynundaki ize kaydığında izden daha çok kabarık bir yarayı anımsatıyordu, kendi sırtındakiler gibi. Parmak uçları yaranın üstünde gezmek için can atarken ellerini sıktı.
"Boynundaki yara, nasıl oldu?" Sorusunu duymamış gibi yürümeye devam ederken yaranın üstünde gezinmek isteyen parmakları karıncalanıyordu. Bunun dokunmadan geçmeyeceğini anladığında elini kaldırarak yaraya dokundu. Kabartısı teninde bir tümsek oluştururken hızlana kalbine anlam veremedi. Elini hızla çekerken William'ın ona yandan baktığını gördü.
"Bilmiyorum, hep vardı." Bir bebeğin bu denli yaralanması garibine gitmişti.
Yolculuğu William'ın kucağında devam ederken durup dinlenmemiş olması şaşırmasına neden olmuştu. Neredeyse bir saatir hem yürüyor hem de onu taşıyordu. Arada inmek için diretse de yavaşlayacaklarını söyleyerek bırakmamıştı onu. Rüzgâr estikçe burnuna gelen baharın kokusu kış gününde duyularını cennete düşmüşçesine sevindirmişti. Rüzgâr şiddetini artırırken üstündeki ince hırka artık onu korumuyordu. Göğü delmek üzere olan dağların yamaçlarını örten beyaz örtü daha da büyürken kışın onları bulması an meselesiydi.
Ayağının altındaki yara rüzgar değdikçe sızlasa da eskiye göre aldığı yaraların yanında bir hiçti. Aisha'nın evinden ayrılmadan önce alnına yaptıkları pansumanın ardından yapıştırdıkları bant gece kopmuştu ve eşyaları da atla birlikte gittiği için yeni yeni kapanmaya başlayan yarası da açıktaydı.
İleride gördüğü gölle dudakları şaşkınlıkla açıkta kalmıştı. İlk görüş açısına devasa duvar girerken etrafını saran kırmızı göl sanki binlerce insanın kanının toplamından oluşmuşçasına kızıldı. Sanki sihirliymiş gibi aheste aheste rüzgârla birlikte suların dalgalanması ve olmayan güneşin sağladığı aydınlık zaten muazzam olan gölü daha da güzel gösteriyordu. İçinde oluşan his göldeki sudan içmesini bağırırken bakışlarını oradan alamıyordu.
"Burası da ne böyle?" William onu gölün kenarına bırakırken hem çok yakındı hem de dokunamayacağı kadar uzak.
"Hislerine sahip çık, sakın içme o sudan!" içinden geçenleri nasıl bildiğini bilmiyordu fakat söylediklerinin tam tersini yapası vardı.
"Sen, nereden biliyorsun?" Yanına ne zaman oturduğunu anlamayan William'a baktı, bakışları göle takılmıştı.
"Kızıl Göl, diğer adıyla Ölüm Gölü. Duvarın en hassas yeri. Herkes bu gölden su içmek için can atar ama o büyücüler duvar yapılırken gölü kurutmamak için büyü yapmışlar. " Lanet olasıca büyücüler. Her yeri berbat etmişlerdi.
"Her zaman böyle kızıl mıydı yoksa o da büyüyücülerin işi mi?" Kafasını olumsuzca salladı.
"Her zaman kızılmış. Bir efsaneye göre Ruh Kuşu'nun burada öldürüldüğünü ve kızıllığının onun kanından geldiği söyleniyor."
"Ruh Kuşu'da ne?" Bakışları yavaşça ona dönerken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oldu. O kadar kısa ve belirsizdi ki bilinçaltının bir oyunu olduğunu bile düşündü.
"İlk Kadim Büyücü'nün kuşu. Varlığı bile belirsiz fakat fazlasıyla uydurma hikâyesi var. Bana sorarsan delinin birinin uydurduğu saçmalık." Bakışlarını William'dan çekerek hala gölün suyunu içmesi gerektiğini söyleyen hisse kulaklarını kapattı. Duvar kendi gücünün belli edercesine önünde dururken diğer tarafına nasıl geçebileceklerini düşündü.
"Nasıl geçeceğiz?" Çenesiyle gölü gösterirken gözleri korkuyla açılmıştı.
"Saçmalama! Ne? Nasıl?" William art arda ve tek nefeste söylediklerine karşı kahkaha atarken şaka mı yoksa gerçek mi söylediğini anlayamamıştı.
"Duvarın en hassas yeri burası çünkü göl yüz yıllardan beri duvarı aşındırabileceğini düşünüyoruz."
"Düşünüyoruz? Emin değilsiniz bir de!" Ayağını umursamadan ayağa kalktı. Zaten büyücülerin tarafına geçmek tehlikeliyken bir de Ölüm Gölü diye adlandırılan yerden geçmeyecekti.
"Tek şansımız burası. Tehlikeyi kimse göz ardı etmediği için buraya koruma dikmemişler." Derin nefesler alarak gölün daha da yakınına geldi. Dalgalar ayaklarının birkaç santim ötesine gelip geri giderken kızıl gölün dalgalarını seyretti. William'da yanına gelirken gerilen yüz hatları yapacakları şeyin güvenirliğinden emin değildi.
"Maria ben seni ne kadar korusam da bir yerden sonra işe yaramaz. Sana sadece Richard yardım edebilir ve o da duvarın hemen öteki tarafında." Omuzları söylediklerinin doğruluğuyla çökerken William elini tuttu.
"Tene değince zarar vermiyor. Sadece suyun gözlerine ve ağız ya da burnundan girmesine engel olmalısın. Eğer o siktiğimin atı kaçmasaydı işimize yarayacak bir alet vardı ama yok!" Ata sinirlenmesi korkusunu biraz azaltsa da suyun burnundan girmesine nasıl engel olabilirdi.
"Hazır mısın?" İlk geldiği günkü içinden geçenleri düşündü. Her şeye hazır olduğunu söylemişti kendine, bok hazırdı. Korkuyla onaylarken gözlerini sıkıca yumarak göle bir adım attı. William'ın dediğine inanmayıp suyun bir asit gibi ayağını yakacağını düşünürken hafif hafif dalgalanan su sadece bileklerini gıdıklıyordu. Yürüdükçe tenine değen sular soğukluğundan tenine iğne gibi batsa da görmezden geldi.
"Çok derin değil. Sadece duvarın olduğu kısım derin ve bir anda çukur oluşuyor. Duvara gelmeden önce gözlerini sıkıca kapat ve düşmeni bekle. Gözlerini açamayacağımız için nerede olduğumuzu bilemeyeceğiz o yüzden ilk ben dalacağım ve oyuğu bulacağım. Nerede olduğunu bilmediğimden biraz uzun sürebilir korkup paniğe kapılıp sakın dalma. Oyuğu bulduktan sonra gelip seni alacağım." Kafasıyla onaylayıp yürümeye devam ettiler. Gölün yarısına gelirken William önden giderek nerede durması gerektiğini gösterecekken bir anda düştüğünü gördü. Göl göğüslerini kapatacak kadar derinken olduğu yerde durdu.