Bakışları yine penceresindeydi. İlk geldiği günler manzarasına hayran olduğu yer ona hapishanede olduğunu hissettirmeye başlamıştı. Her gün aynı ağaçlar her gün aynı gökyüzü. Yukarıda gördüğü gezegenler bile artık hayret uyandırmıyordu. Ne bir hayvan görmüştü ne de bir kuş cıvıltısı duymuştu. Burası gerçekten farklı bir yerdi. Duyduğu tek ses Richard'ın arada sırada onunla konuşmaya çalışması ve arada çıkan bir patlama sesi. Neredeyse bir aydır oradaydı ve odasından dışarı adım atmamıştı. İlk geldiği günler William onunla konuşmaya çalışsa da iki gün sonra bırakmıştı. Yemek çok az yiyordu nadirdi aç yatmadığı günler. Hayat enerjisini kaybetmişti. Geldiği gün içindeki huzur kendini kaygıya bırakmıştı. Kapısının önüne bırakılan yemekler her öğün değişiyordu fakat canı yemek yemek istemiyordu, artık açlığı da hissetmemeye başlamıştı ama bedeninin günden güne eridiğini fark ediyordu.
Tek yanında olan gördüğü rüyalar ise bırakmıştı onu. O rüyaları bile özlüyordu artık rüya görmüyordu hem de hiç. Richard birkaç kere rüyalarını ve bedenine büyü gelirken yaşadıklarını sorsa bile ona boş gözlerle bakmış ve cevapsız bırakmıştı. Telefonunun çoktan şarjı bitmiş ve ailesinden geri kalan hiçbir şey yoktu onda. Aile, demek bile dokunuyordu kalbine artık. Onun bir ailesi yoktu. Çok düşünmüştü buradaki ailesini, ruhunun anne babasını fakat sormamıştı. Onu nasıl bıraktıklarını bilmiyor veya merak etmiyordu. Yasalar diyordu içindeki bir ses yoksa burada yaşardın. Yaşadığı yer hakkında bir şey bilmiyordu fakat bir günün saati dünyaya oranla fazlaydı. Bir gününü saati öğrenmeye çalışmış ve yirmi sekiz gibi bir sonuç almıştı. Yapabileceği bir şey olmadığından kafasını meşgul edebilecek her boş aktiviteye vardı tabi kendi odasının standartlarında.
Odasının yanında bulunan banyoya Richard'ın uyuduğundan emin olduktan sonra giriyor ve uzun süre orada her şeyden arınmaya çalışıyordu. Rüzgâr tekrar başlarken ağaçlardan hışırtı sesleri yükseldi. Geldiği günden beri gördüğü tek hava olayı rüzgârdı, ne yağmur yağmıştı ne de başka bir şey, harika bir hava ve sadece rüzgâr. Sırtını yatağına yaslamış ve bacaklarını uzatmıştı. Kısıtlı hareketlerinden dolayı bedeni tutulmuştu.
Bir de güç meselesi vardı. Richard çoğu zaman bu konuyu konuşmak için geliyordu. Büyü gücü varmış. Sessiz bir kahkaha attı. Ayriyeten buna ek bir de şekil değiştirebiliyormuş. Bunlara inanmadığını söyleyemezdi fakat fazlasıyla saçma geliyordu. Bu evden kaçmayı çok düşünmüştü fakat daha olduğu gezegeni bile bilmezken nasıl kaçacaktı ki. İsminden başka hiçbir şeyini bilmiyordu yaşadığı şehrin bile adı onun için bilinmezlikti. Kapı hızla açılırken kontrolünü kaybederek duvara vurdu. Korkuyla sıçrayarak gelene baktı. William'ın sırıtan yüzüyle karşılaşınca belli etmese de rahatlamıştı, Richard onu fazlasıyla korkutuyordu ona ne kadar yakın davransa bile.
"Kalk gidiyoruz."
"Nereye?" Yine dediğini umursamadan uzaklaştı ama aklına bir şey gelmiş gibi bir saniye sonra tekrar göründü.
"Ve düzgün bir şeyler giyin fazlasıyla dünyalı görünüyorsun." Bunun farkındaydı çünkü dolabı ikiye ayrılmıştı bir ilk geldiği gün giyindiğine benzer kıyafetler ve eskiden giyindiği kıyafetler. Bunların evde giyileceği fazlasıyla belliydi çünkü kıyafetlerin büyük çoğunluğu pijamalardan oluşuyordu.
"Nereye diye sordum!" Yine uzaklaşırken umarsızlığı fazlasıyla sinirlerini bozuyordu. Onunla her konuştuğunda nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde sinirleniyordu. Sonuna kadar açık olan kapıyı kapatarak gardırobunun kapısını açarak uzun koyu yeşil bir elbise çıkardı. Yine yarım kol olan elbise göğüslerinin üstünden başlayarak kollarına kadar tüldü. Diğer kıyafetlerine göz gezdirince çoğunun ya tülden detayları vardı ya da dantelden. Her şeyi gibi ayakkabıları da tam olan siyah bilek botlardan bir tane alarak giyindi. Sabahın erken saatlerinde duştan çıktığı için saç kökleri hala ıslaktı. Elleriyle saçlarını havalandırarak çekmecesinde olan kutunun içinden ufak çiçek detaylı bir taç taktı. Odadan çıkarken salonda William'ı görememişti fakat açık kapı bir işaretti. Evden çıkarken yüzüne esen hafif meltem saçlarını dudaklarına yapıştırıyordu. Gözleri ormanda William'ı ararken duyduğu sesle arkasını döndü.
"Çok iyi." Tek kaşını kaldırarak ne demek istediğini söylemesini bekledi. Yanına gelip yürümeye devam edince mecburiyetten peşine düştü.
"Ne iyi?" Durmadan soru sormaktan o kadar usanıştı ki ve hiçbir sorusunun cevabını da vermiyordu şu an yanında yürüyen insan.
"Senden metrelerce uzakta ve çok sessizdim. Ses çıkarmadığıma o kadar eminim ki nefes bile almıyordum ama sen benim arkanda olduğumu hissettin tıpkı o siri hissettiğin gibi."
"Hissetmedim ayak sesini duydum." Cıkladı.
"Hayır, bu bir şekil değiştirenlere bahşedilmiş bir güç. İstediğimiz bütün hayvanların şekline büründüğümüzde onların özelliklerini de alırız ve bu normal bedenimize de geçer. Evet, hissetmedin denedim seni ayak sesimi duydun tıpkı bir baykuş gibi. Aslında senin bir şekil değiştiren olduğuna inanmamıştım çünkü bunu şimdiye kadar bilmen gerekirdi."
"Nasıl?"
"Biz her ay bir kere şekil değiştirmek zorundayız içimizdeki hayvani duygu bunu istiyor çünkü. Benim Dünya'da rahatça şekil değiştirdiğime aldanma bu fazlasıyla can yakıcı bir olay çünkü o şekle bürünebilmek için kemiklerin şekil değiştiriyor." Duyduklarıyla ne kadar korksa da kendinde kaçamazdı sonuçta. Neler yaşayacağını öğrenmeliydi.
"Can yakıcıysa nasıl o kadar rahat bir şekilde değiştin Dünya'da?"
"Büyü. İhtiyar bana gelmeden önce büyü yaptı onun sayesinde yoksa seni köpek kılığında takip edemez ve bulamazdım." Koku duyma, köpek olmuştu ve kokusuyla onu buldu ama nasıl?
"Neden köpek? Koku duyusundan dolayı mı?" Yavaşça kafasını salladı. Konuşurken yolun nasıl bittiğini anlamamıştı. Yolun bittiğini yine görünen ve göğü delen o duvar anlaştırmıştı ona. "Benim kokumu bilmene olanak yoktu nasıl buldun beni?"
"Evet, senin kokunu bilmiyordum fakat büyünün etkisini biliyorum. Lisa büyü farklı bir şeydir kokusu yoktur ama hissi vardır ve bunu sadece köpekler anlayabiliyor bu yüzden de köpek yok bu gezegende." Duyduklarıyla hem ürpermişti hem de fazlasıyla ilgisini çekmişti.
"Pek burada hiç köpek yoksa sen nasıl girdin onun kılığına yani ne olduğunu nasıl biliyordun?"
"Burada da senin gittiğin okullardan var fakat dersleri fazlasıyla farklı. Sizde gereksiz şeyler öğretiliyor fakat burada yaşamayı öğreniyorsun. Astronomi dersimiz var ve orada gezegenlerin özelliklerini öğreniyoruz o derslerden biride köpeği tanıttı bilge ve görünüşünü göstermişti." Yine aynı patikadan inecekken William kolunu tutarak gelirken fark etmediği bir yola yönlendirdi.
"Kaç gezegende daha yaşam var?" En merak ettiği şey buydu. Dünya'daki insanlar kendilerinden başka yaşayan canlı bulamamışlardı sadece saçma fikirleri vardı.
"Milyonları aşar. Milyarlarca galaksi var ve bu sadece galaksiden ibaret değil. Şu an tam bir sayı söyleyemiyorum fakat sadece burada ve Dünya'da yaşam yok evrenin her yerinde yaşam var fakat burada hepimiz insanız diyemiyorum maalesef." NE?
"Ne uzaylılar gerçek mi? Yeşil, uzun boylu falan!" Gür bir kahkaha attı. Ses boş ormanda yankılanarak yayıldı.
"Sen fazlasıyla film izlemişsin ama olabilir. Her gezegende yaşayanların nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum sadece yaşam olup olmadığını biliyorum." Yani uzaylılar gerçek olabilirdi. Filmlerde gördüğü ve çocukken fazlasıyla korkuttuğu yeşil uzaylılar gerçek olabilirdi. Aklına gelenle kahkahasını zor tuttu. Kafasının içinde yeşil bir uzaylının dans ettiği şarkı çalıyordu.
Konuşmaya o kadar dalmıştı ki geldikleri yerin güzelliğini durduklarında fark etmişti. Dümdüz araziyi kesmiş olan kayalık yamacından uzanan şelaleyle fazlasıyla güzel görünüyordu. Şelalenin büyüklüğüne ve hızına göre ters orantılı ince dere göze batmıyor ve sadece şelalenin güzelliğini ortaya seriyordu. Bir metreden biraz küçük olan derenin üstünden kolayca geçilebilirdi. Arkasındaki ormanlık alan sanki buraya gizli bir perde çekiyor ve burayı saklıyordu. Burası saklı bir cennetti. Bakışlarını doğanın büyüleyici manzarasından çekerek yanında elleri cebinde dikilen William'a çevirdi.
"Burası çok güzel." Yüzünde beliren gülümseme ilk dafa alay dolu değildi.
"Güzel ve huzurludur. Şelalenin sesine kulak ver içindeki duyguyu anlayacaksın." Gümbür gümbür akan sulara dikkat kesilerek dinlemeye başladı. İlk başlarda sadece huzur verici su sesi bir melodiye dönüşmüştü. Su şarkı söylüyordu. Aynı ritimde akan sular bir şelaleyi değil de doğal bir şarkıyı dinliyormuş etkisi veriyordu.
"Sihirli olduğuna inanılır buranın fakat gerçek mi bilinmez. Sular aynı sesle akar ve çok az değişir. Çoğu zaman ihtiyar sinirlerimi bozunca atarım kendimi yani çok sık." Dediklerine gülümseyerek derenin yanında olan kayalara yürüyüp oturdu. William'da yanına geldiğinde derenin küçüklüğü dikkatini çekmişti.
"Bu su nasıl taşmıyor, küçücük burası."
"Küçük göründüğüne bakma dibini gören olmadı şimdiye kadar. Çok derin fazlasıyla derin." Aklına derinliğini ölçmek için fikirler yığılırken onları bir kenara atarak William'a döndü.
"Neden buradayız?" Derin bir nefes aldı.
"Bir aydan fazladır odana hapsettin kendini acıdım sana." Yine ciddilikten alaycı tavrına geri dönmüştü.
"Nasıl fazla?" Saymıştı tam yirmi sekiz gündür oradaydı ve bir aydan fazla olmasına imkan yoktu.
"Bir ay burada yirmi ile yirmi yedi gün arasıdır. O hesapla yani." Yavaşça kafasını salladı. Orası hakkında daha çok öğreneceği şeyler vardı.
"Kıyafetlerin hepsi üzerime göre nasıl bilebilir bunu?" duyulamayacak kadar sessiz bir şekilde kıkırdadı.
"Ben söyledim yani ilettim ona. Sen başka bir odadayken odana girip kıyafet ölçülerini almıştım." Gözleri ardına kadar açılırken yanakları utancından kızarmaya başlamıştı. Bütün bedenini utancın alevi el koyarken bakışlarını dereye sabitlemişti.
"Ben bunu nasıl anlamadım hani özel gücüm vardı?" Yine kahkahası boş arazide yankılandı.
"Çünkü özel gücün buraya geldikten sonra oldu. Eğitimlerine neden hala başlamadığımızı merak etmedin mi? Ruhun burayı tanıyor olsa bile bedenin bir dünyalının bedeni alışması ve ruhunla bağ kurması gerekiyordu." Her dakika bir şey öğreniyordu. Artık şaşırmayacak noktaya ne zaman geleceğini merak etmeye başlamıştı.
"Ne zaman başlıyoruz peki?"
"Yarın." Yüzündeki sırıtışla ona bakarak tekrar kafasını dereye tekrar çevirdi. Yaptığı saçma harekete göz devirerek etrafına bakındı.
"Buranın hakkında hiçbir şey bilmiyorum." Kafasıyla onayladı.
"Anlatalım o zaman. Gezegenin adı bildiğin üzere Gamanis ve yaşadığımız şehrin adı İmpaha." Tam doğru bilemese de yaklaşmıştı. "İhtiyarın sana hiçbir şey anlatmadığını varsayıyorum," kafasıyla onayladı hiçbir şeyden haberi yoktu, hatta onun bile ne olduğunu gerçek anlamda bilmiyordu. "Burası gezegenin başkenti ve sadece burada bütün türler yaşar. Tür derken de büyücüler -yani sen-, şekil değiştirenler -ben ve sen- ve alt tabaka. Alt tabakanın hiçbir gücü yoktur. Sadece burada bu üç tür yaşar ve gezegenin en büyük şehri burasıdır. Kadim Büyücü ve Baş Büyücüler burada yaşıyor o yüzden karışık yaşanabiliyor normal koşullarda büyücüler bizden ayrı ve fazlaca uzakta yaşar. Bizleri olmaması gereken varlıklar olarak görürler." Son söylediğini fazlaca sinirli söylemişti fakat sözünü kesmeden dinlemeye devam etti.
"Bütün Gamanis'i Meclis olarak adlandırdığımız yer yönetir ve o da burada. Mecliste her türden (büyücü, şekil değiştiren, alt tabaka) biri bulunur ve hep birlikte karar kılınır. Büyücüleri ise Baş Büyücüler yönetiyor ve sadece onların ayrı bir meclisi var. Baş Büyücüler beş kişiden oluşan ve büyücülerin en güçlüleridir. Sadece öldükleri zaman meclislerinden çıkıyorlar." Oturduğu yerden kalkarak dereden su içti. "Büyücülerin bizden uzakta yaşamasının sebebi ise senin gibi melezlerin çıkmaması. O yüzden burada da o devasa duvar var." O kadar engele rağmen doğmuştu, o kadar yasağa, o kadar zorluğa rağmen orada ve yaşıyordu.
"Hiç görmüyor musunuz siz büyücüleri şimdi?" kafasını olumsuzca salladı.
"Hayır, sadece Richard burada yaşar, ona da karışılmadığı için. Duvarın asıl sebebi de o zaten birbirlerini görmemeleri ve âşık olmamaları."
"Peki, gerçek annem babam?"
"Cevabını bilmediğim sorularla geliyorsun bana, yapma." Ani çıkışına anlam veremese de sustu. Zaten en çok yaptığı şey değil miydi? Aklına gelenleri sormuyor ve zamana bırakmak istiyordu. William ayağa kalkarak etrafa bakındı.
"Hadi gidelim."
"Nereye?" Oflayarak ona döndü.
"Neden her şeyi soruyorsun? Pazardan almam gerekenler var, sende geliyor ve taşımama yardım ediyorsun. Kurallar hala geçerli konuşmak yok. Hiçbir şey bilmiyorsun pot kırman fazlasıyla olası." Evrenin bir yerlerinde aranıyor ve öldürülmek isteniyordu ama o insanların en fazla olduğu yere gidiyordu. William'ın peşine takılarak pazara giden yolu tuttular.
Ölüm, korkmalı mıydı? Sonuçta bir son değildi sonuçta, öyle umuyordu ya da. Belki de gerçekten ölmeliydi. Bir kere yaşayacağına kim karar veriyordu Richard mı? Sonuçta ölmesi gerekirken onun ruhunu yollayan o değil miydi başka bedene?
Yine aynı yolu dönerken bu sefer ilk geldiği yola dönmüşlerdi. Pazarın içine yaklaşırken bu sefer izbe duvarın dibinden değil de insanların daha kalabalık olduğu bölümden geçiyorlardı. Yine insanlarda bir telaş ve çevrelerini umursamama durumu vardı. Zaten Dünya'da da böyle değil miydi? Kimse kimsenin umurunda olmuyordu, insanlar kendi içlerine yalnızlaşıyor ve bunu hayatlarının bir parçası yapıyorlardı. Hayat mücadelesiyle koşuşturan insanlar etraflarını yok sayıyorlardı. Kaç kişiyle göz teması kurmaya çalışsa sadece önlerine bakıyor ve geri kalanını hiçe sayıyorlardı.
Yine o tozlu dükkâna girerken tereddütlü bir adım attı. İlk gelişine göre daha temiz olan dükkân bu sefer her şeyi gözler önüne seriyordu. Küçük bir yer olan ve her şeyi raflarla dolu olan bu yerin ne olduğunu az çok tahmin edebiliyordu. William yaşlı adama bir şeyler anlatırken gözüne bir dolap çarptı. İçinden ışıkların saçıldığı dolap adi bir demir kilitle kilitlenmişti. Gözlerini zorla da olsa dolaptan çekerek William'ın yanına gitti.
"Sarı oluyor hani, beyazı da var." Yaşlı adam raftan aldığı bir demet kurumuş sarıçiçeği gözüne sokmak istercesine yüzüne yaklaşırdı. Çiçeğin tozundan hapşıran William kafasıyla onayladı.
"Bunu anlatmaya çalışıyorum iki saatir."
"Salak sarı papatya desene anlatıyorsun. Sanki karşında aptal var." Ağzında diş olmadığı için peltek konuşan ve William'ı azarlayan adam bir anda gözüne tatlı gelmişti. William birkaç adım yanına yaklaşarak fısıldadı.
"Elli sefer papatya olduğunu söyledim." Yaşlı adama bakarak kıkırdadı. Ellerinde çantalarla dükkândan çıkarken bu kadar bitkiyi ne yaptığını merak ediyordu Richard'ın.
"Durmadan ona bu tarz şeyler getiriyorsun, ne yapıyor bunları?" Sorusuyla ona bakarak tekrar önüne döndü.
"İlaç yapıyor bunlardan daha doğrusu ilaç denemeleri. Daha az yakan, daha çabuk iyileştiren gibi." Anladığını belirtmek için ufak bir ses çıkardı.
"William." Duydukları sesle arkalarını dönerken bir erkek grubunun William'a baş selamı verdiğini gördü.
"Sakın konuşma." Sesindeki gerginlik onu da germişti. Oğlanlar yanlarına yaklaşırken William bir anda neşe kaynağına dönüşmesini izledi.
"Neredeydin, kaç gündür yoksun ortalıklarda?" Yumruklarını tokuşturan arkadaşlara baktı. Oraya gittiğinden beri yalnızdı. Ailesinin ve arkadaşlarının eksikliğini fazlaca hissediyor ve üzülüyordu. Çaktırmadan yanlarında bulunan evin duvarına yaslandı. Karşısındaki bu görüntü arkadaşlarının eksikliğini hissettirmişti. Yalnız başına geçirdiği bir ayda yalnızlığıyla çokça baş başa kalmıştı. Neşeli ve samimi konuşmalarını aralarından birinin ona dönmesi bozmuştu. Olduğu yerden söylediklerini duyamasa da konunun ona geldiğini William'ın gerilen bedeninden anlamıştı. Yüzüne sahte bir gülümseme koyarak istemeden yanlarına gitti.
"Tanıştırmayacak mısın bizi Will." Gerildiğini belli eden kol kasları sanki olabilirmiş gibi biraz daha gerildi.
"Tabi ki de bu," sözünü keserek devam etti.
"Maria." Kendilerini tanıtırken biri elini uzatmış fakat anında geri çekmişti. Bunda William'ın büyük katkısı olduğunu biliyordu. Bakışlarını yanında olduğu için göremese de hissediyordu.
Herhangi bir sorun yaşamadan tekrar aynı patikanın yoluna sapmışlardı. Evlerin sonuna yaklaşırken kolunda hissettiği güçle kendini evin duvarında bulması bir oldu. İki kolunun arasına sıkıştırarak yüzünü yüzüne yaklaştırdı. Nefesleri birbirine karışırken bakışlarındaki hırçınlık korkmasına sebep olmuştu. Gözleri gözlerine sabitlenmiş bir şekilde sanki aralarında fazlaca alan varmış gibi yüzünü yüzüne daha da yakınlaştırdı. Kalp atışları hızlanırken nefesini dudaklarına doğru verdi.
"Sakın bir daha sözümü kesme Maria!" Yavaşça uzaklaşıp yere attığı çantayı alarak hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. Elinden düşürdüğü ve yere saçılan bitkilere bakıp gözlerini devirdi.
"Dengesiz." Bir dediği bir dediğini tutmuyordu. Bir iyiydi bir psikopat. Zaten yüzünde bulunan birkaç yara izi bu dengesiz hallerine tuz biber oluyordu. Ondan korkması gerekirdi fakat korkmuyor ve onu çözmek istiyordu. Kendisini odasına kapattığında birkaç gün gelip onu konuşturmaya çalışmış hatta bir seferinde zorla odadan çıkarma konulu ufak tehditler savurmuştu fakat başlarda geldiği günlerin ardından ne yanına gelmişti ne de eve. Arkadaşlarından biri de ortalarda olmadığını söylemişti. Kafasını sallayarak düşüncelerden kurtulmaya çalıştı.
Umursamıyorum ve umursamayacağım.
Yere dağılan otları çantaya koyarak yolu yarılamış olan William'a yetişti.
Elindeki çantaları kapının eşiğine bırakan William ona bakmaya başladı.
"Sabah erkeden uyanık ol. Bakalım marifetlerin nelermiş." Söyledikleri bittiği an cevap vermesini beklemeden uzaklaştı. Boş gözlerle bakış açısından çıkana kadar izledi onu. Dengesiz. Onu gerçek anlamda anlatan tek kelimeydi.