Onu getiren genç adam ormanın etrafında dört dönerek Dünyaya gelmeden önce bıraktığı çantayı arıyordu. Aklına gelenle kaşlarını çattı.
"Adın ne senin, söylemedin bana!" Onu duymazlıktan gelerek ormanın içine girdi. Ormanın ağaçları fazlasıyla sıktı ve dalları her yeri kaplamıştı. Onu gözden kaybettiğinde arkasını dönerek uçsuz bucaksız ovaya baktı. Gözleri tekrar gökyüzüne kayarken başka bir gezegende olmasının şaşkınlığı vardı üzerinde. Gökyüzünde tam üç tane gezegen sayabiliyordu ve bunlardan hiçbiri Güneş değildi. Yıldızların aydınlıkta göründüğünü hiç görmemişti fakat burada vardı. Burası saklanmış bir cennet gibiydi. Gözlerini gökyüzünden zorlada olsa ayırarak ona bakındı fakat ortalarda görünmüyordu. Gelen sesle sağına döndü ve elinde mavi bir bez çantayla ona doğru koşan genci gördü.
"Al bunlar buraya uygun giysiler bu arada adım William." Üstüne atılan çantayı zorlada olsa yakalayarak çevresine bakındı.
"Burada giyinmeyeceğim herhalde değil mi?" Yüksek sesli bir kahkaha attı, kahkaha boş olan alanda yankılanarak irkilmesine sebep olmuştu.
"Nesin sen Nesi mi? Git giyin şuradaki ağaçların arkasında. Kimse yok veya biri gelmez merak etme ama acele et gitmeliyiz!"
"Nesi'de ne? Yürüyerek gitmeyeceğiz değil mi?" Omuzlarından tutarak onu ormana attı. Yandan bir bakış atarak birbirlerine yapışık üç ağacın arkasına geçti. Çantadan çıkarttığı buz mavisi elbise ince bir kumaştan yapılmıştı. Kolları omuzlarından dirseklerine kadar dantelle kaplıydı. Çantadan uzun botları da çıkartarak üstünü aceleyle giyindi. Yanında getirebildiği tek eşyası olan telefonunu elbisenin eteğinde bulunan cebe koydu. Kendi kıyafetlerini de aynı çantaya koyarak ağaçların arkasından çıktı fakat gördüğü ormanla olduğu yerde kala kaldı. Emindi çok fazla uzaklaşmamış hatta ağaçların arkasına girmeden önce de arkasına bakmıştı fakat karşılaştığı manzara kesinlikle son gördüğü değildi. Korku bütün bünyesini sararken hissettiği yalnızlık hissi bedeninin titremesine sebep olmuştu. Ne yapacağını bilmez halde olduğu yere çömeldi. Eğer onu aramaya gelirse durduğu yerden uzaklaşmak istemiyordu. Bilmediği bir gezegene ayak basalı daha yarım saat olmamışken aniden durup dururken ve bu kendi suçu bile değilken kaybolmuştu. Kucağına bıraktığı çantaya sarılmış ve gözlerini sımsıkı kapatmış bir halde oturuyordu.
"Ne yapıyorsun sen burada?" Duyduğu sesle gözlerini anında açarken ona ne yaptığını sorgulayıcı bakışlar atan William'a çevirdi.
"Tanrım, kaybolmuştum. Beni nasıl bu kadar çabuk buldun?" Ne olduğunu anlamış bir halde başını yukarı kaldırdı.
"Goranith Aisha? Noga ahivo gemo eomal ihtipolia!" ("Neredesin Aisha? Bunu seninle konuştuğumuzu hatırlıyorum!") Bir anda farklı bir dil konuşmaya başlayan Williams sanki onu unutmuştu. Ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş gökyüzüne bakarak konuşuyordu. Ayağa kalkarak gözlerini ona dikti.
"Ne diyorsun sen be?" Aklına o anda gelmiş gibi elini alnına vurarak cebinden ufak bir tüp çıkardı.
"İç bunu o zaman ne dediğimi anlayacaksın." Tüpü avucuna bırakarak yine gökyüzüne doğru konuşmaya başladı. Tüpün içindeki yeşilimsi sıvı içmemesi gerektiğini vurgulasa da tıpasını çıkartarak tek bir yudumda içti. Rengine göre güzel tadı olan sıvı boğazından geçerek midesine indi fakat bedeninde hiçbir değişiklik hissetmiyordu. William konuşmayı bırakmış ve ona bakıyordu.
"Tadı görüntüsünden daha iyi değil mi?" Yavaşça kafasını salladı fakat hala bir değişiklik hissetmiyordu.
"Kesinlikle fakat ne oldu şimdi? Hiçbir değişiklik hissetmiyorum." William sinirle ayağını savurarak küçük bir yığın oluşturmuş yapraklara vurdu.
"Kelimelerime dikkat et, gemo Gamanis'ia (seninle Gamanis'in) ortak dilini konuşuyorum." Söylediklerini anlamanın şaşkınlığıyla gözleri irileşmişti.
"Anlıyorum seni, Tanrım ben de o dili konuşuyorum." Hafif bir rüzgâr esmeye başlayarak saçlarının yüzüne gelmesine sebep olmuştu. Dudaklarına yapışan saçları çekerken ensesinde hissettiği sıcak nefesle bedeni kaskatı kesildi.William'ın bakışları arkasındaki bir noktaya odaklanmıştı yani bu demek oluyordu ki arkasında bir şey vardı. Aman Tanrım bu ormanda öldüreceklerdi onu. Bir cenazesi bile olamayacaktı. Ağaçların altında çürüyüp gidecekti. Korku kalbinde ağır bir etki bırakırken bedeninin ürperdiğini hissetti.
"Arkamda bir şey var?" Munzur bir gülümsemeyle kafasını salladı.
"Kesinlikle." Emin olmuştu öldürecekti onu. Yavaşça arkaya döndüğünde karşılaştığı şey kesinlikle düşündüğü şey değildi. Bir eliyle ağacın dalına tutunan ve bu görüntüyle bir maymunu andıran ne olduğunu bilmediği şey kahverengimsi ve cam gibiydi. Şeffaf teniyle bir hayaleti andırıyordu fakat onu belli eden yegâne özelliği kahverengi bir camdan oluşmasıydı. Dokunulsa sanki içinden geçebilecek hissiyatı veriyordu. Neredeyse avucundan biraz daha büyük olan yaratığın yerleri süpüren uzun kahverengi saçları vardı ve cüssesine göre epey uzun kolları. Şaşkınlıkla onu uzun bir süre izledi. William onunla konuşuyordu fakat cevap vermiyordu veya veriyordu çünkü onu fazlasıyla dalmış bir halde inceliyordu. Omzuna dokunulmasıyla irkilerek William'a baktı.
"Bu gördüğün orman koruyucusu topraktan gelen bir Sir, büyülü ormanların koruyucusu. Az önce gördüğün halüsinasyonu o yapmıştı. Ormana izinsiz giren insanları korkutup kaçırmak için kullandıkları bir büyülü yaratık." Bir anda kahkaha atmaya başlamıştı.
"Bu arada istedikleri kişiye seslerinin duyururlar."
"Yani seninle konuşuyor?" Yavaşça kafasını sallayarak onayladı.
"Ve hiç susmuyor. Tamam, yeter gidiyoruz zaten, hadi." Elindeki çantayı alarak kolunu tutup ormandan çıkardı onu. Görüş açısına bir at girince şaşırarak ona baktı. Giderken bir at falan hatırlamıyordu. Gidecekleri yolu yürüyerek gitmeyecekleri için sevinmişti. Kolunu bırakarak ata kolay bir şekilde bindi ve onun da gelmesi için kafasıyla hadi anlamında bir işaret yaptı fakat büyük bir sıkıntı vardı ki daha önce ata hiç binmemişti.
"Hadisene!" Atta eyer yoktu ve nasıl bineceğini kavramaya çalışıyordu. William ne olduğunu anlayarak attan inip yanına gelerek kucağına aldı. Ani hareketiyle ufak bir çığlık atıp sustu.
"Söyle, konuşabiliyorsun ve yapamadığın şeyleri söylemelisin. Susup nasıl yapacağını değil de öğrenmeyi öğrenmelisin." Verdiği nutuktan sonra onu atın üstüne bırakarak tekrardan bindi. At onunda binmesiyle hızlıca koşmaya başladı. Reflekse beline sarılarak düşmesini engellemeye çalışıyordu fakat bu çok zordu. Durmadan ya dengesini kaybediyordu ya da attan düşme tehlikesi geçiriyordu.
Saatlerdir atın üzerindeydi ve hala ormanı geçememişlerdi. Bu süre zarfında hiç konuşmamışlar ve Lisa bu harika yerin keyfini çıkartmıştı. Bir ara yıkık dökük birkaç evin yakından geçmişlerdi fakat orada ne olduğunu sormaya çekinmişti. Galiba ondan korkuyordu fakat dediği her şeyi de yapıyordu. Başka bir gezegendeydi farklı bir dili konuşuyor ve gökyüzüne bakınca bambaşka şeyler görüyordu. Tekrar attan düşme tehlikesi geçirirken William kolundan tutarak düşmekten kurtarmıştı. Üstündeki elbiseye bakarak yüzünü ekşitti, elbise yüzünden düşüyordu çünkü durmadan. Normal bir kıyafet verememişti sanki. Tek eliyle yüzüne gelen saçları alarak yine beline sıkıca sarıldı. Ormanda gördüğü yaratık aklına gelmişti. Acaba kaç tane farklı türler yaşıyordu burada ama şu an üstünde oldukları at tıpkı dünyadaki gibiydi. Sıkılarak yanaklarını şişirdi.
"Daha ne kadar gideceğiz? Acıktım ben." William atın dizginlerini tutarak yavaşlattı.
"Yakında." Söylediğiyle gözlerini devirerek tekrardan etrafa bakınmaya başladı. Ormanlık alan bittiğinde düzlük ovayla karşılaşmışlardı.
Yarım saat sonra evlerin arasında yürüyordu ve insanlara garip garip bakıyordu. William onu ne kadar uyarsa da hiçbir işe yaramıyordu. Normal insanlardı, gerçek anlamda sadece kıyafetleri farklıydı ki sadece Orta Çağ'ı andırıyordu. Pazar olduğunu düşündüğü sokaklardan geçtiler. İnsanlar normal hayatlarına devam ederken onlarla garip garip bakan kendisini fark etmemişlerdi.
"Şimdi bunların hepsi büyücü mü?" Kaşlarını çatarak susması gerektiğini vurguladı fakat o susmak istemiyordu. Gördüğü her şeyi sormak ve her şeye dokunmak istiyordu. Burası dünyayla aynı sayılırdı ağaçları, bitkileri, insanlar sadece gökyüzü ve gördüğü -ki daha fazla olduğundan adı gibi emindi -garip yaratıklar. İnsanların arasına girmeden önce onu epey bir uyarmıştı. Konuşması yasaktı, insanlarla göz teması yasaktı, yanında ayrılması yasaktı, soru sorması ve kesinlikle konuşması yasaktı. Bunu elli kere söylemişti ama fazlasıyla konuşmak istiyordu, kim istemezdi ki zaten. Kolundan tutularak çekildi tekrardan, bundan bıkmıştı. Bir dükkânın kapısını açarak içeriye girdiler. Küçük dükkânın içindeki koku ve toz art arta hapşırmasına neden olmuştu. William'ın ona bakarak kafasını sağa sola salladığını görmüştü fakat çok umursamadı. Her yerde farklı bir bitkiler asılıyordu renk renk, çeşit çeşit. Toz onu hala hapşırtsa da ilgiyle etrafına bakındı.
"Adam selam, bizim ihtiyarın dediklerini bulabildin mi?"
"Hayır bulmadım. Zaten aradığının ne olduğunu da bilmiyorum." Yaşlı adamın nerede olduğunu çözmeye çalışırken tavandaki merdiven gibi ama orada rahat yürümesini sağlayan yerde bir şeyler karışırken buldu. Elindeki bitki demetini sallayarak her yere tozun yayılmasına sebep olmuştu yine. Tekrar bir hapşırık krizine girerken William'ı orada bırakarak tozun el koyduğu yerden çıktı. Temiz havayla buluşmasıyla hapşırıkları kesilirken elinde koca bir bez çantayla dükkândan çıkan William'ı takip etti. Garip dükkânların arasından geçerken çoğunun ne sattığını anlamamıştı bile. Hiçbirinde tabela veya ne sattıklarına dair bir şey yoktu. Küçük tezgâhlara serilmiş turuncu top gibi şeylerin yanına ilerlediler. William satıcıyla sohbet ederken sokaktan geçen bir çocuğun önünde durdukları tezgâhtaki şeyi yediğini gördü. Merak dokunduğunda parmağı içine geçmişti. Ona uzatılan bez parçasına elini silerek ona döndü.
"Ne bu?" Satıcı ufak bir kıkırdama çıkartarak gülümsüyordu fakat onun ciddi olduğunu görünce kaşlarını çattı.
"Eski Baş Büyücülerin talan ettiği bir yerden geliyor, biliyorsun oraların durumunu." Satıcının bakışları hüzünle perdelendi ve kafasını yavaşça salladı. Onun için bir keseye onlardan koyarak ona uzattı. Teşekkürlerini ileterek oradan uzaklaştılar.
"Ne dedim ben sana soru yok dedim. Şanslısın ki o adam hiçbir şey bilmez o yüzden yalana inandı fakat daha soru yok. Başımızı belaya sokma. Burada her şey çabuk yayılır." Tek sorusu bile başlarını belaya sokabilecekse neden buradaydı. Konuşmadan geçen yarım saatin sonunda insanların kalabalık olduğu sokaklardan çıkmışlardı. Karşılarına bir anda kocaman bir duvar çıktı. Kafasını kaldırarak duvara baktı fakat sonunu göremiyordu sanki gökle anlaşıp bir olmuş gibiydi. Nereden başladığını görmek için sağına ve soluna baktı fakat sadece beyaz duvarı gördü.
"Bu da ne?" Sıkıntıyla nefes aldı.
"Büyücülerle diğerlerini ayıran duvar." William'ın bakışları duvara kenetlenmiş boş gözlerle bakıyordu. Neden bu duvarın yapıldığını merak etse de sormadı. Sonuçta bundan sonra hayatını burada geçirecekti ve eninde sonunda öğrenecekti. Yanından ayrıldığını gördüğünde tekrar peşine takıldı.
Evleri arkalarında bırakmışlardı ve olduğu tepeden evleri ve duvarın büyüklüğünü görebiliyordu. Küçük görünen evlerin yanında devasa duvar arkasında bulunanla onları hayli ayırıyordu. Önüne dönüp aralarını epeyce açmış William'ın yanına koştu. Git gide şehir merkezinden daha da uzaklaşıyorlardı. Onları tekrar bir orman karşıladığında buranın daha normal olduğunu gördü ne sık ağaçlar vardı ne de her yere uzana dallar. Ona hiçbir şey söylemeden sadece yürütüyordu. Birden fazla nereye gittiklerini sorsa da tek bir cevap alamamıştı. Ağaçların arasında bir kulübe göründü. Tahta duvarları olan kulübenin yıllanmışlığı anlaşılabiliyordu. Duman tüten bacası ona çocukluğunda çizdiği evleri anımsatmıştı. William evin birkaç basamağını çıkarak kapıyı çaldı. O hala merdivenlerin başında açılacak kapıya bakıyordu. Nereye veya kime geldiklerini bilmiyordu fakat buranın durmadan dediği ihtiyarın evi olduğunu anlamıştı yani sorularının cevaplanmasına az kalmıştı.
Hızla açılan kapıyla görünen kişi ihtiyardan daha çok bir delikanlıyı andırıyordu. Otuzlarının başında olduğu belli olan adamın bakışları direkt onu bulmuştu. Yüzüne yayılan gülümseme fazlasıyla içtendi.
"Hoş geldin kızım."