Telefon ekranındaki mesajın soğukluğu caddeleri aşmış, kütüphanenin yüksek tavanlı sessizliğine kadar peşlerinden gelmişti. Akşam çökmüş, kütüphane kapılarını dış dünyaya kapatmıştı. Stella ve Kael, devasa ahshap masaların arasında, her şeyin başladığı o kütüphane salonunun ortasında tek başlarına duruyorlardı. Ortamdaki tek ışık, pencerelerden sızan soluk sokak lambalarıydı.
Stella, şeffaflaşmaya devam eden sağ elini sol avucuyla sıkıca gizlemeye çalışıyordu. "Kael," dedi titreyen bir sesle. "Zamanımız azalıyor. Buradayız ama etrafta kimse yok. Nolan nerede?"
"Buradayım," dedi bir ses.
Ses, salonun en karanlık köşesindeki, felsefe raflarının arkasından gelmişti. Nolan, şapkasını ve atkısını masanın üzerine bırakarak gölgelerin içinden sıyrıldı. Gerçek dünyada, romandaki o biçimsiz gölgeye kıyasla çok daha netti; ancak yüz hatlarında, sanki bitmemiş bir tablonun fırça darbeleri gibi bir belirsizlik, bir keskinlik vardı. Gözlerinde ise ne nefret vardı ne de öfke; sadece dipsiz bir boşluk.
"Beni sildiğin günü hatırlıyorum, Yazar," dedi Nolan, Kael’e doğru yavaş adımlarla yürürken. "3. bölümün 14. sayfasıydı. Bir cümleyle beni var ettin, bir sonraki cümleyle üzerimi karaladın. Sen hiç satırların arasında, ne ölü ne diri, sadece bir kelime yığını olarak bekledin mi?"
Kael öne doğru bir adım atarak Stella’yı arkasına aldı. "Seni silmek zorundaydım Nolan. Hikaye kontrolden çıkıyordu. Ama bunun sana böyle bir acı vereceğini... kalbinin olacağını bilmiyordum."
"Bir kalbim yok zaten!" diye bağırdı Nolan, sesi salonda yankılanarak raflardaki kitapları titretti. "Bana bir kalp yazmadın ki! Bana sadece öfke ve yarım kalmışlık yazdın. Şimdi bu kızın gerçekliğini alacağım. Onun hayatını, onun geçmişini kullanarak kendi hikayemi baştan yazacağım. Ben gerçek olacağım, sen ise benim yarattığım bir figür!"
Nolan elini havaya kaldırdı. O anda, Stella’nın çantasındaki o boş "Gölge Aşkı" kitabı masanın üzerinde kendi kendine açıldı ve sayfaları çılgınca dönmeye başladı. Stella acıyla inledi; sağ eli artık tamamen görünmez olmuş, koluna doğru yayılan şeffaflık onu eritmeye başlamıştı.
"Kael! Kalem!" diye haykırdı Stella.
Kael cebinden gümüş dolma kalemi çıkardı ama bu kez durum farklıydı. "İçi boş Stella, mürekkebim yok!" dedi çaresizce.
"Mürekkep sensin Kael!" Stella, görünmeyen eliyle Kael’in elini tutmaya çalıştı, sıcaklığını hissetmek için son gücünü kullandı. "Bu dünyayı kelimelerle mahvettin, kelimelerle kurtaracaksın. Ona nefret değil, bir son ver!"
Kael gözlerini kapattı. Nolan üzerlerine doğru yürürken, kalemin ucunu kendi avucunun içine bastırdı. Bu kez acıyla değil, tam bir kabullenişle derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında, kalemin ucundan akan şey altın sarısı değil, saf, parlak bir beyazlıktı.
Kael, havaya değil, doğrudan açık duran kitabın bomboş sayfalarına doğru atıldı. Nolan’ın adını sayfanın en üstüne büyük harflerle kazımaya başladı. Yazdığı her kelime, salonda bir ışık patlamasına sebep oluyordu:
"Nolan bir gölge ya da intikam değildi. O, kendi yolunu bulmak için serbest bırakılmış özgür bir ruhtu. Hikayesi burada bitmiyordu, başka bir kitapta, başka bir sayfada kendi iradesiyle başlıyordu."
Nolan, yazılan kelimelerin gücüyle sarsıldı. Yüzündeki o yarım kalmış, hırçın ifade yavaşça yumuşadı. Gözlerindeki boşluk, yerini huzurlu bir dinginliğe bıraktı. Vücudu siyaha değil, Kael’in kalemi gibi saf bir beyaza bürünmeye başladı.
"Bana... bir son verdin," dedi Nolan, sesi artık acı taşımıyordu. "Teşekkür ederim, dostum."
Nolan, beyaz bir ışık seli halinde kitabın sayfalarının içine çekildi ve sayfa büyük bir gürültüyle kapandı.
Salon yeniden eski sessizliğine büründüğünde, Stella hızla ellerine baktı. Şeffaflık tamamen kaybolmuştu; parmakları eski, sıcak ve gerçek haline geri dönmüştü. Kael ise dizlerinin üzerine çökmüş, nefes nefese kalmıştı. Avucundaki kalem artık tamamen sıradan, antika bir nesneye dönüşmüştü.
Stella, Kael’in yanına çöküp ona sarıldı. Kael, başını Stella’nın boynuna gömerek derin bir nefes aldı.
"Bitti mi?" diye fısıldadı Stella.
Kael hafifçe başını kaldırdı, masanın üzerinde tamamen kapanmış ve üzerindeki tüm mühürler kalkmış kitaba baktı. "Evet," dedi, yüzünde ilk kez hiçbir yük taşımayan bir gülümsemeyle. "Bütün eski borçlar ödendi. Mürekkep kurudu. Artık gerçekten sadece biz varız."