İçeriğe geç

REVZEN

Bölüm 5 · 6 dk okuma

REVZEN

Bölüm 5

𝑺𝒂𝒌𝒍𝒂𝒏𝒂𝒏𝒍𝒂𝒓

BÖLÜM 5

EMİRHAN

Bazen insanın etrafında ne kadar çok insan olursa olsun, kendini yalnız hissettiği yerler vardır.

Benim için saray böyle bir yerdi.

Gün boyunca sesler hiç eksilmezdi. Koridorlarda ayak sesleri, avluda talim yapan askerlerin gürültüsü, paşaların konuşmaları… Herkes bir yerlere yetişir, bir şeyler söyler, bir şeyler isterdi. Bense çoğu zaman bütün bunların arasında kendime ait sessiz bir köşe bulmaya çalışırdım.

Belki de bu yüzden burayı seviyordum.

Sarayın diğer köşelerinden uzakta, kimsenin kolay kolay uğramadığı bu yerde insanın düşüncelerini duyması daha kolaydı.

O gün de her zamanki gibi yalnız kalmak için buraya gelmiştim.

Ta ki bir yabancının sesini duyana kadar.

Başımı çevirdiğimde onu gördüm.

Daha önce hiç karşılaşmadığım bir kızdı.

Bir süre ne diyeceğimi düşünmeden öylece baktım. Buraya nasıl geldiğini anlamıyordum. Burası öyle herkesin tesadüfen bulabileceği bir yer değildi.

Sonunda sessizliği bozdum.

— Siz kimsiniz? Burayı nasıl buldunuz?

Kız, sorumu duyunca hiç telaşlanmadı. Başını kaldırıp ağaçların dallarında öten kuşlara baktı.

Sonra bana döndü.

— Kuşlar söyledi Emirhan bey dedi ve gülümsedi.

Bir an sustum.

— Kuşlar mı?

— Evet.

Bir an sustum.

Karşımda duran kızın gerçekten ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Fakat yüzündeki gülümseme, söylediklerinin şaka mı yoksa gerçekten inandığı bir şey mi olduğuna karar vermemi zorlaştırıyordu.

— Peki niçin burada olduğunuzu bana da mı kuşlar söyleyecek?

Bu kez onun gülümsemesi biraz daha genişledi.

— Evet. Onları da kuşlar söyleyecek. Ama şimdi değil. Zamanı geldiğinde.

Başımı hafifçe eğdim.

— Anladım.

Aslında hiçbir şey anlamamıştım.

Fakat bunu ona belli etmek istemedim.

Bakışlarım yeniden etrafımızda dolaştı. Bu kızın buraya nasıl geldiğini hâlâ bilmiyordum. Üstelik kim olduğunu da.

Ama bu kız bana fazlasıyla anlaşılmaz geliyordu ve ben belirsizliklerden nefret ederdim.

Biri karşıma çıkmış ve bana her sorumun cevabını vermek yerine, cevabı beklememi söylemişti.

— Demek kuşlar her şeyi biliyor, öyle mi?

— Her şeyi değil, dedi.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Öyleyse neyi biliyorlar?

Bu kez cevap vermeden önce bir süre düşündü.

— Bilmem gerekenleri.

Bu kızın cevapları gittikçe daha da anlaşılmaz bir hâl alıyordu.

— Siz hep böyle mi konuşursunuz?

— Nasıl?

— İnsanların kafasını karıştırarak.

İstemeden gülümsedim.

Kısa bir kahkaha attı.

— İlk defa biri bunu fark etti.

Gülümsemesi soldu.

— Sanırım bilmiyorlar, dedi.

Bu kez ne diyeceğimi bilemedim.

Az önceki konuşmamızın neşesi bir anda kaybolmuştu. Söylediğim şeyin onu neden bu kadar susturduğunu anlayamamıştım. Belki de sormamam gereken bir şey sormuştum.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonunda sessizliği bozmak için etrafıma baktım.

— Burası sizin için de oldukça tenha bir yer.

Leyla başını kaldırdı.

— Sizin için de öyle sanırım.

— Ben buraya sık sık gelirim.

— O hâlde bugün sizi rahatsız etmiş oldum.

Sesindeki ciddiyet, istemeden kaşlarımı kaldırmama sebep oldu.

— Bunu söylemedim.

— Ama yüzünüz öyle söylüyor.

İlk defa ne diyeceğimi gerçekten bilemedim.

Bu kız, insanın karşısında ne söyleyeceğini düşünmesine fırsat bırakmıyordu.

— Yüzümün ne söylediğini ben bile bilmiyorum, dedim.

Bu kez yeniden gülümsedi.

— Demek ki ikimiz de birbirimizi anlamakta pek başarılı değiliz.

Başımı hafifçe salladım.

— Görünüşe göre öyle.

Aramızdaki sessizlik bu kez eskisi kadar ağır değildi.

Bir süre sonra ona baktım.

— Madem kuşlar sizi buraya getirdi, en azından adınızı söyleyebilirler mi?

Leyla hafifçe güldü.

— Onu kendim söyleyebilirim.

İlk defa yüzündeki o gizemli ifadeden biraz olsun uzaklaştığını gördüm.

— Leyla.

Adını zihnimde birkaç kez tekrarladım.

Leyla.

Tanıdık gelmiyordu.

— Leyla, dedim. Güzel bir isim.

— Teşekkür ederim.

Bir an duraksadım.

Onun kim olduğunu öğrenmeden kendi adımı söylemem biraz garip olacaktı.

— Ben de Emirhan.

Kaşlarını kaldırdı.

— Biliyorum.

İstemeden gülümsedim.

— Bunu zaten anlamıştım.

— Sarayda herkes sizi tanıyor.

Bu cümlesiyle birlikte ona biraz daha dikkatli baktım.

— Siz de sarayda mı yaşıyorsunuz?

— Hayır. Babamın işi nedeniyle sık sık gelirim.

— Babanız ne iş yapar?

Leyla bir an duraksadı.

— Beylerbeyi Kasım Paşa'nın kızıyım.

Şimdi anlamıştım.

Beylerbeyi Kasım Paşa'nın kızı...

Onu daha önce birkaç kez görmüş olmalıydım. Fakat Leyla'yı ilk defa görüyordum.

— Demek Leyla Hanım sizsiniz.

Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

— Demek ismimi duydunuz.

— İsminizi değil, babanızı duydum.

Bu kez gülümsedi.

— Öyleyse tanışmamız biraz geç olmuş.

— Görünüşe göre öyle.

Kısa bir sessizlik oldu.

Az önceki konuşmalarımızın aksine, şimdi ikimiz de birbirimiz hakkında en azından temel birkaç şeyi biliyorduk.

Leyla, Beylerbeyi Kasım Paşa'nın kızıydı.

Ben ise sarayda hakkında pek çok şey duyduğu Emirhan'dım.

— Sanırım artık gitmeliyim, dedim.

Leyla başını salladı.

— Ben de babamı daha fazla bekletmemeliyim.

— Öyleyse sizi daha fazla tutmayayım.

Birbirimize kısa bir selam verdik.

— Tanıştığımıza memnun oldum, Leyla Hanım.

— Ben de memnun oldum, Emirhan Bey.

Arkamı dönüp yürümeye başladım.

İlk karşılaşmamız beklediğimden biraz daha tuhaf geçmişti.

Ama en azından artık sarayın tenha bir köşesinde karşıma çıkan bu yabancının kim olduğunu biliyordum.

SOFIA

Kaftanımın eteğini düzelterek salona yeniden baktım.

Mihri Sultan yine arkadaşlarının arasındaydı.

Gülüyordu.

Elimdeki şerbet kadehini dudaklarıma götürdüm.

Ama gözlerim yine ona kaydı.

Bir şey vardı.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Mihri Sultan'ın yüzünde hâlâ o neşeli ifade vardı ama...

Sanki biraz fazla neşeliydi.

Birileri bir şey söylediğinde kahkaha atıyor, birkaç saniye sonra yine gülümsüyordu.

Sonra bir anlığına susuyordu.

O kadar kısa bir andı ki...

Belki de yalnızca ben fark etmiştim.

Kaşlarımı çattım.

Yoksa gerçekten bir şey mi oldu?

Tam o sırada Mihri Sultan başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

Beni fark ettiği anda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

Ben de istemsizce gülümsedim.

Belki de yanılıyordum.

Belki gerçekten hiçbir şey olmamıştı.

Yine de içimdeki o tuhaf his kaybolmadı.

Gece ilerledikçe salondaki kalabalık yavaş yavaş azalmaya başladı.

Ben de Clara ile birlikte odama dönmek için ayağa kalktım.

Tam kapıya yönelmiştim ki gözüm koridorun diğer ucuna takıldı.

Mihri Sultan.

Tek başına yürüyordu.

Biraz önceki gülümsemesi yoktu.

Adımları da yavaştı.

Mihri Sultan başını eğdi.

O sırada ayağı kaftanının eteğine takıldı.

Mihri bir anda dengesini kaybetti.

Eli duvara uzandı ama yetişemedi.

Sonra...

Mermer zemine sertçe dizlerinin üzerine düştü.

Hemen yanına koştum.

Hizmetkârlar da benden önce davranıp etrafını sardılar.

"Sultanım!"

"İyi misiniz?"

Mihri yavaşça doğruldu.

Bir eli yerdeydi.

Diğer eli dizinin üzerindeydi.

"Canınız acıyor mu?"

Mihri cevap vermedi.

Bir an yüzüne baktım.

Gözleri doluydu.

Bu, düşmenin acısı değildi.

Nedenini bilmiyordum.

Ama hissediyordum.

Sanki bütün gece boyunca bir şey saklamıştı.

Şimdi ise...

Artık saklayacak gücü kalmamıştı.

Hizmetkârlardan biri telaşla sordu.

"Canınız acıyor mu Sultanım?"

Mihri başını kaldırdı.

Bir an...

Sanki beni gördüğüne pişman olmuş gibi baktı.

Gözlerini hemen kaçırdı.

Ben ise olduğum yerde kaldım.

Mihri'nin dudakları aralandı.

"..."

Sessizlik.

Sonra tek bir kelime çıktı ağzından.

"Evet."

İçim burkuldu.

Nedenini bilmiyordum.

Ama o "evet" bana nedense yalnızca dizinin acıdığını anlatmıyordu.

Mihri'nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

Sonra bir tane daha.

Ve bir anda hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hizmetkârlar telaşla yanına eğildiler.

Ben ise kıpırdayamadım.

Çünkü az önce salonda kahkahalar atan kız gitmişti.

Karşımda başka biri vardı.

Kırılmış.

Yorgun.

Ve ne kadar saklamaya çalışsa da...

Çok üzgün.

Ne oldu sana, Mihri Sultan?

Bunu sormak istedim.

Ama soramadım.

Çünkü bazen insanın gözyaşlarını gördüğünüz hâlde, ona neden ağladığını sormaya cesaret edemezsiniz.

Ben de edemedim.

Sadece baktım…

5.BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.