BÖLÜM 6
MURAD
Bir şehzadenin günü, güneş doğduğunda başlamazdı.
Çoğu zaman ondan çok daha önce başlardı.
Benim için de öyleydi.
Gözlerimi açtığımda odamın yüksek pencerelerinden içeri henüz solgun bir ışık süzülüyordu. Sarayın diğer bölümlerinde hayat yeni yeni hareketlenmeye başlarken, benim günüm çoktan başlamıştı.
Yatağımdan kalktım.
Bugün yapılacakları düşünürken, hizmetkârlar çoktan hazırladıkları kıyafetleri odanın bir köşesine yerleştirmişti.
Üzerime, koyu lacivert renkte, ince altın işlemelerle süslenmiş uzun bir kaftan giydim. Kaftanın yakası ve kolları, Âsâr hanedanının sembolü olan ince motiflerle işlenmişti. Belime, kabzası altın işlemeli kısa kılıcımı taşıyan kuşağımı bağladım.
Üzerimdeki her şey, bir şehzadenin ihtişamını gösteriyordu.
Fakat ben aynaya baktığımda, bütün bunların ardında başka bir şeyi görüyordum.
Sorumluluğu.
Çünkü bir gün, üzerimdeki bu kaftanın taşıdığı anlam çok daha ağır olacaktı.
Bir gün, bu sarayın bütün kararları benim önümde konuşulacaktı.
Bir gün, bugün yalnızca fikirlerimi söylediğim devlet meselelerinin son kararını ben verecektim.
Bunun için hazırlanıyordum.
Her gün.
Kapım çalındı.
— Girin.
Kapı açıldı.
İçeri giren görevli başını eğdi.
— Şehzadem, Padişah hazretleri sizi Divan-ı Hümâyun'da bekliyor.
Başımı salladım.
— Pekâlâ.
Görevli selam vererek odadan çıktı.
Ben de son kez üzerime baktım.
Ardından odadan ayrıldım.
Divan-ı Hümâyun'a girdiğimde Hünkârım çoktan yerini almıştı.
Sadrazam Halil Paşa ve devletin ileri gelenleri de oradaydı.
Kapının önünde durarak başımı eğdim.
— Hünkârım.
Babam gözlerini üzerime çevirdi.
— Gel, Murad.
Yanına ilerledim.
— Affınıza sığınırım, Padişahım. Gecikmiş miyim?
— Hayır. Henüz başlamadık.
Yerimi aldım.
Kısa bir sessizliğin ardından Halil Paşa önündeki belgelerden birini açtı.
— Padişahım, Elyrion'dan gelen heyetin sarayımıza ulaşmasıyla birlikte iki devlet arasındaki ticaret yollarının yeniden düzenlenmesi meselesi de gündeme alınmıştır.
Başımı kaldırdım.
Elyrion.
Bu ismi son günlerde sarayda daha sık duymaya başlamıştık.
İki devlet arasındaki ilişkiler yalnızca bir ziyaretten ibaret değildi. Elyrion'un limanları, deniz ticaretimiz açısından önemliydi. Âsâr'ın sahip olduğu kara yolları ise onların tüccarları için aynı ölçüde değer taşıyordu.
Ancak iki devlet arasındaki anlaşmalar yalnızca kazançla ölçülemezdi.
Bir devletin attığı her adım, gelecekte karşısına çıkabilecek başka sonuçları da beraberinde getirirdi.
Halil Paşa konuşmaya devam etti.
— Elyrion tarafı, ticaret yollarının güvenliği konusunda teminat vermeye hazır olduklarını bildirmiştir.
— Teminat kimin adına verilmiş?
Sözüm üzerine Halil Paşa bana baktı.
— Elyrion Kralı adına.
— O hâlde sınırlarımızdaki güvenlik için yeterli değildir.
Odada kısa bir sessizlik oldu.
Halil Paşa kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Şehzadem?
— Bir kralın sözüne güvenmek başka, o sözün arkasında durabilecek güce sahip olmak başkadır.
Hünkârım beni dikkatle dinliyordu.
Devam ettim.
— Ticaret yollarının güvenliği yalnızca Elyrion'un vereceği teminata bırakılamaz. Özellikle deniz yolunu kullanan tüccarlarımızın korunması için limanlarımızdaki askerî birliklerin yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Halil Paşa başını salladı.
— Bunun için hazineden ayrılacak miktarın artırılması gerekecektir.
— O hâlde önce mevcut harcamalar incelenmeli.
Babamın bakışları üzerimdeydi.
— Ne öneriyorsun?
— Yeni birlikler kurmadan önce elimizdeki birliklerin durumuna bakılmasını.
Bir an durdum.
— Ayrıca sınır bölgelerindeki askerî birliklerin ihtiyaçlarıyla saray harcamalarının aynı ölçüde değerlendirilmemesi gerektiğine inanıyorum.
Bu kez odadaki sessizlik daha uzun sürdü.
Ben sözümü tamamladım.
— Devletin güvenliği, sarayın ihtişamından önce gelir.
Hünkârımın yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
— Yaşın ilerledikçe daha ağır konuşmaya başladın.
Başımı eğdim.
— Affınıza sığınırım, Padişahım.
— Affedilecek bir şey yok.
Babam gözlerini Halil Paşa'ya çevirdi.
— Şehzadenin söyledikleri değerlendirilsin. Özellikle sınır birliklerinin ihtiyaçları yeniden gözden geçirilsin.
— Emredersiniz, Hünkârım.
Divan'daki görüşmeler uzun süre devam etti.
Elyrion'la yapılacak anlaşmanın şartları, sınır güvenliği, ticaret yolları, donanmanın durumu...
Her konu bir diğerine bağlanıyor, alınacak her kararın başka bir sonucu ortaya çıkıyordu.
Ben ise bütün konuşmaları dikkatle dinliyordum.
Bir gün bu kararların hepsi benim önümde konuşulacaktı.
Ve o gün, yalnızca dinlemek yetmeyecekti.
Divan'dan çıktığımda öğle vakti çoktan yaklaşmıştı.
Koridorun sonunda Emirhan'ı gördüm.
Beni fark ettiğinde başını eğdi.
— Şehzadem.
— Emirhan.
Yanıma geldi.
— Divan uzun sürdü.
— Her zamanki gibi.
— Yoruldunuz mu?
— Hayır.
Emirhan bana baktı.
— Yalan söylüyorsunuz.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Ne zamandan beri bir hekimin hastasının ne hissettiğine karar verme yetkisi var?
— Hastam sizseniz, oldukça uzun zamandır.
İstemeden gülümsedim.
— Hekimlik yaptığın zamanlar arttıkça haddini de aşıyorsun.
— Sizin sağlığınızla ilgilenmek zorundayım.
— Benim sağlığım gayet yerinde.
— O hâlde öğle yemeğinde neden yalnızca iki lokma yediğinizi açıklayın.
Ona baktım.
— Bunu nereden biliyorsun?
— Çünkü sabah kahvaltınızı da doğru düzgün yapmadınız.
Bir an sustum.
— Beni takip mi ediyorsun?
— Hayır. Sizi gözlemliyorum.
— Aradaki fark nedir?
— Takip etmek daha kaba bir tabir.
Başımı iki yana salladım.
— Bazen gerçekten neden seni yıllardır yanımda tuttuğumu merak ediyorum.
Emirhan gülümsedi.
— Çünkü benden kurtulamıyorsunuz.
— Bu cevabı beklemiyordum.
— Gerçek olduğu için.
Birlikte yemek yiyeceğimiz salona doğru yürümeye başladık.
Öğle yemeği için sarayın daha sakin bölümlerinden biri hazırlanmıştı.
Masada yalnızca ikimiz vardık.
Emirhan'ın üzerindeki kıyafetler, benimkiler kadar gösterişli değildi. Koyu kahverengi üzerine işlenmiş sade bir kaftan giymişti. Yakası ve kollarındaki ince işlemeler, onun yüksek bir aileden geldiğini belli edecek kadar zarifti. Belindeki kuşağında ise gümüş işlemeli bir hançer taşıyordu.
Benim üzerimdeki koyu lacivert kaftanın aksine, onun kıyafetleri daha sade ve ölçülüydü.
Fakat ikimiz de aynı sarayda yetişmiş iki insanın taşıdığı o ağır ciddiyeti üzerimizde taşıyorduk.
Yemeğimiz geldiğinde bir süre sessizce yemek yedik.
Emirhan'ın bakışları birkaç kez üzerimde dolaştı.
Sonunda dayanamadı.
— Şehzadem.
— Efendim?
— Bugün yine kendinizi fazla yordunuz.
— Devlet işleri beklemez.
— Devlet işleri sizi de bekletmez.
Kaşlarımı çattım.
— Ne demek istiyorsun?
— Bir gün dinlenmeniz gerektiğini.
— Dinleniyorum.
Emirhan önümdeki tabağa baktı.
— Bu mu?
— Ne var?
— Yemeğinizi bile doğru düzgün yemiyorsunuz.
— İştahım yoktu.
Emirhan iç çekti.
— Bazen sizi anlamak gerçekten zor.
— Buna rağmen yıllardır deniyorsun.
— Evet.
Kısa bir sessizlik oldu.
Emirhan'ın yüzündeki ifade biraz yumuşadı.
— Şehzadem.
— Dinliyorum.
— Kendinizi yalnızca gelecekteki hükümdar olarak görmeyin.
Elimdeki çatalı bıraktım.
Ona baktım.
— Ne demek istiyorsun?
— Siz henüz hükümdar değilsiniz.
Sözleri üzerine kaşlarımı çattım.
— Bunu biliyorum.
— O hâlde neden her şeyi şimdiden tek başınıza taşımaya çalışıyorsunuz?
Cevap vermedim.
Çünkü bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum.
Belki de bir gün o yük omuzlarıma bırakıldığında hazırlıksız yakalanmaktan korkuyordum.
— Bir gün o makamda oturacağım, Emirhan.
— Biliyorum.
— O gün geldiğinde hazırlıksız olmak istemiyorum.
Emirhan başını eğdi.
— O hâlde bugününüzü de yaşamayı öğrenin.
Ona baktım.
Emirhan, yıllardır tanıdığım tek insanlardan biriydi.
Sarayda herkes bana geleceğin hükümdarı gibi davranırken, o bazen yalnızca Murad olduğumu hatırlatıyordu.
Belki de bu yüzden ona güveniyordum.
— Senin hekimlikten çok nasihat vermeye meraklı olduğunu düşünüyorum.
Gülümsedi.
— Ben de sizin hasta olmaktan çok inatçı olmaya meraklı olduğunuzu düşünüyorum.
Bu kez ben de istemeden gülümsedim.
EMİRHAN
Murad'dan ayrıldıktan sonra Hasbahçe'ye doğru ilerledim.
Bahçeye girdiğimde birkaç nedimenin bir ağacın altında toplandığını gördüm.
Aralarında Mihri Sultan da vardı.
Mihri'yi çocukluğundan beri tanırdım.
Murad'la geçirdiğim yılların çoğunda o da sarayın bir yerlerinde karşımıza çıkardı. Çocukken ağabeyinin peşinden ayrılmaz, bazen talim yaptığımız avluya kadar gelir, sonra da bizim ne yaptığımızı anlamadan saatlerce bizi izlerdi.
Şimdi büyümüş olsa da bazı şeyler değişmemişti.
Hâlâ bir şey anlatırken ellerini fazlasıyla kullanıyor, etrafındaki herkesi kendisiyle birlikte güldürmeyi başarıyordu.
O gün de nedimelerinden birine bir şey anlatıyordu.
Ne söylediğini uzaktan duyamadım.
Fakat yüzündeki ifadeden, anlattığı şeyin kendisini oldukça eğlendirdiği belliydi.
Tam o sırada elindeki mendili havaya kaldırdı.
Nedimelerinden biri gülmeye başladı.
Mihri de ona karşılık verirken, sanki anlattığı şeyi canlandırmak ister gibi kendi etrafında döndü.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Kaftanının etekleri etrafında savruldu.
— Sultanım...
Nedimelerden biri onu uyarmaya çalıştı.
Mihri ise bunu duymamış gibi gülümsemeye devam etti.
Sonra geriye doğru bir adım attı.
Ayağı eteğine takıldı.
Mihri bir anda dengesini kaybetti.
Elindeki mendil havaya uçtu.
— Sultanım!
Nedimelerin telaşlı sesleriyle birlikte ona doğru ilerledim.
Mihri yerde oturuyordu.
Nedimeler çoktan etrafını sarmıştı.
— İyi misiniz Sultanım?
— Bir yeriniz acıyor mu?
Mihri hepsine birden cevap vermeye çalıştı.
— İyiyim, iyiyim... Hepiniz birden konuşmayın.
Beni fark ettiğinde başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Yüzündeki şaşkınlık bir anda değişti.
— Emirhan Bey.
— Sultanım.
Yanına yaklaşıp eğildim.
— İyi misiniz?
Mihri hemen doğrulmaya çalıştı.
— İyiyim.
— Yavaş olun.
Elimi ona doğru uzattım.
Mihri bir an tereddüt ettikten sonra elimi tuttu.
Ayağa kalkmasına yardım ettim.
Fakat tam doğrulduğunda yüzünü buruşturdu.
Bakışlarım hemen dizine indi.
— Diziniz mi?
Mihri başını salladı.
— Biraz.
— O hâlde oturun.
— Ama...
— Lütfen.
Sesimdeki ciddiyeti fark etmiş olacak ki itiraz etmedi.
Yeniden yere oturdu.
Ben de karşısına çömeldim.
— Başınızı çarpmadınız, değil mi?
— Hayır.
— Başınız dönüyor mu?
— Hayır.
— Görüşünüzde bir değişiklik var mı?
Mihri başını iki yana salladı.
— Hayır.
— Peki diziniz?
Mihri elini dizinin üzerine koydu.
— Sanırım yalnızca biraz acıyor.
— Sanırım mı?
Mihri bu kez hafifçe gülümsedi.
— Biraz acıyor.
Başımı salladım.
— Bakabilir miyim?
Mihri'nin gülümsemesi bir anlığına kayboldu.
Sonra başını eğdi.
— Tabii.
Elbisesinin eteğini biraz kaldırdı.
Dizinde küçük bir sıyrık vardı.
Ciddi görünmüyordu.
Yine de dikkatlice inceledim.
— Buraya mı çarptınız?
— Evet.
Parmaklarımı yaranın çevresine hafifçe dokundurdum.
— Burada ağrıyor mu?
— Hayır.
Biraz daha aşağısını kontrol ettim.
— Burada?
— Hayır.
Dizini hafifçe hareket ettirmesini istedim.
Mihri söylediğimi yaptı.
— Şimdi?
— Biraz.
Başımı salladım.
— Önemli bir şey görünmüyor. Yine de bugün fazla yürümemeniz iyi olur.
Mihri hemen yüzüme baktı.
— Ama yürümem gerekiyor.
— Birkaç saat dinlenmeniz daha iyi olur.
— Babam beni bekliyor.
— O hâlde birinin sizi götürmesini sağlayın.
Mihri bana baktı.
— Siz götürür müsünüz?
Sorusunu duyduğumda ona baktım.
Mihri'nin yüzünde, sanki bu soruyu neden sorduğunu kendisi de bilmiyormuş gibi bir ifade vardı.
— Eğer isterseniz.
Bir an sessiz kaldı.
Sonra bakışlarını kaçırdı.
— Nedimelerim götürür.
Başımı salladım.
— Elbette.
Mihri ayağa kalkmak için yeniden doğruldu.
Bu kez daha dikkatliydi.
Fakat ayağa kalktığında eteğinin ucuna takıldı.
Düşmek üzereyken ani bir refleks ile kendime çektim.
Tam o anda göz göze geldik.
Ve zaman...
Sanki birkaç saniyeliğine yavaşladı.
Mihri'nin gözlerinde ne gördüğümü tarif etmek zordu.
Az önceki neşesi yoktu.
Ne de düşmenin şaşkınlığı.
Yalnızca bana bakıyordu.
Bir an için, onu yıllardır tanıdığımı unutur gibi oldum.
Çocukken Murad'ın peşinden koşan, talim yaptığımız avlunun kenarında bizi izleyen o küçük kız değildi karşımda.
Mihri'ydi.
Anlamlandıramıyorum.
Her mavi göz bu kadar güzel ve derin mi bakıyordu?
Yoksa sadece mihri için mi geçerliydi?
Belini hâlâ tutuyordum.
Düşmemesi için.
Bunun başka bir anlamı yoktu.
Olmamalıydı.
Tam o sırada bahçenin diğer ucundan tanıdık bir ses duyuldu.
— Mihri.
Mihri başını çevirdi.
Murad bize doğru geliyordu.
Yüzündeki ifade, kız kardeşini yerde gördüğü anda değişti.
— Ne oldu?
Mihri cevap vermeden önce bana baktı.
Ben sakin bir şekilde konuştum.
— Düşmüş. Dizinde hafif bir sıyrık var. Başını çarpmamış. Bir süre dinlenirse sorun olacağını sanmıyorum.
Murad'ın bakışları kardeşine döndü.
— İyi misin?
— İyiyim.
— Emin misin?
— Evet.
Murad bir süre onu inceledi.
Sonra bakışları bana çevrildi.
— Ciddi bir şey yok, değil mi?
— Hayır.
Murad'ın yüzündeki gerginlik biraz olsun azaldı.
Mihri ise sessizce bizi izliyordu.
Murad'ın bana duyduğu güveni...
Benim söylediklerimi hiç sorgulamadan kabul edişini...
Belki de yıllardır aramızda var olan dostluğu ilk kez bu kadar yakından görüyordu.
— O hâlde gidelim, dedi Murad.
Mihri başını salladı.
Tam arkasını dönecekken bir an durdu.
Sonra bana baktı.
— Emirhan Bey.
— Sultanım?
Mihri birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sanki aklına gelen bir şeyi söyleyip söylememeye karar veremiyordu.
Sonunda yalnızca:
— Tekrar teşekkür ederim, dedi.
Başımı eğdim.
— Rica ederim.
Mihri, ağabeyinin peşinden yürümeye başladı.
Ben ise oldukları yerde birkaç saniye daha kaldım.
Az önceki anı düşündüm.
Nedenini bilmiyordum ama Mihri'nin gözlerindeki o ifadeyi zihnimden atamıyordum.
Belki de düşerken korkmuştu.
Belki de yalnızca şaşırmıştı.
Bunun üzerinde durmadım.
MİHRİ
Murad'la birlikte sarayın iç koridorlarından ilerliyorduk.
Dizimdeki sıyrık çoktan aklımdan çıkmıştı. Şimdi tek düşündüğüm, babamın beni neden huzuruna çağırdığıydı.
— Ağabey.
Murad bana baktı.
— Efendim?
— Babam neden beni çağırmış olabilir?
— Bilmiyorum.
Tam o sırada Padişah'ın huzuruna açılan kapılara ulaştık.
İçeri girdiğimizde babam bizi bekliyordu.
Murad başını eğdi.
— Hünkârım.
Ben de onu takip ettim.
— Babam.
Babam ikimize baktı.
— Gelin.
Yanına ilerledik.
Babamın bakışları kısa bir süre üzerimde durdu.
— Dizinin durumu nasıl?
— İyi.
— Emirhan baktı mı?
— Evet.
Babam başını salladı.
— Güzel.
Ardından yüzündeki ifade ciddileşti.
— Sizi başka bir mesele için çağırdım.
Murad dikkat kesildi.
— Nedir, Hünkârım?
Babam bu kez doğrudan bana baktı.
— Mihri'ye bir talip var.
Ne diyeceğimi bilemedim.
— Bana mı?
Babam sakince başını salladı.
— Valerion İmparatorluğu'nun veliahtı, Prens Leontius Valerian.
Murad'ın kaşları hafifçe çatıldı.
— Valerion mu?
— Evet.
Babam devam etti.
— İmparator Cassarion Valerian ve İmparatoriçe Helena Valerian da yarın sarayımıza gelecek.
Şaşkınlıkla babama baktım.
— Yarın mı?
— Yarın.
— Neden?
Babamın cevabı kısa oldu.
— Beş yüzüncü yıl kutlamaları için.
Bir an sustu.
Sonra bana baktı.
— Ve seni görmek için.
Kalbim sıkıştı. Babamın bu kadar kısa konuşmasından anlamalıydım bir terslik olduğunu.
— Beni?
—Valerion İmparatorluğu ile bir ittifak kuracağız.
Murad bana baktı.
Ben ise hâlâ babamın yüzünü izliyordum.
— Siz bunu kabul ediyor musunuz?
Babamın cevabı gecikmedi.
— Bu evliliğe olumlu bakıyorum.
Sözleri karşısında sustum.
Babam devam etti.
— Valerion güçlü bir imparatorluk. Prens de hakkında iyi şeyler duyduğum biri. Yarın tanışacaksınız.
— Ya ben...
Babam sözümü tamamlamama izin vermedi.
— Mihri.
Sesindeki ton sert değildi.
Ama devam etmemem gerektiğini anlatıyordu.
Sustum.
Babam birkaç saniye bana baktı.
— Daha tanımadığın bir adam hakkında şimdiden karar vermeni istemiyorum.
— Ama babam...
— Yarın onu göreceksin.
Babamın sesi bu kez kesinleşti.
— Önce tanışacaksın. Sonrasını sonra konuşuruz.
— Ya...
Babam bu kez sert ve kararlı bir ifadeyle başını salladı.
— Yeter, Mihri.
Sustum.
Babam bakışlarını benden ayırdı.
— Bu meseleyi şimdi daha fazla konuşmayacağız.
Bir anlık sessizlik oldu.
Ardından bana yeniden baktı.
— Yarın beş yüzüncü yıl kutlamaları için bütün saray hazırlanacak. Valerion ailesi de bizim misafirimiz olacak.
Babam ayağa kalktı.
— Sen de onları karşılayacaksın.
Başımı eğdim.
— Emredersiniz, babam.
Babam yanımızdan geçerken bir an durdu.
Fısıltıyla konuştu
— Affet beni, kızım
Başımı kaldırdım.
Bunu koca salonda sadece ben duymuştum.
Babamın yüzünde hafif bir hüzün belirdi.
Gözlerimi kırpıştırdım.
Neler olduğunu anlayamamıştım ?
Babam ise çoktan arkasını dönmüştü.
— Murad.
Ağabeyim hemen toparlandı.
— Hünkârım?
— Kardeşine eşlik et.
Murad başını eğdi.
— Emredersiniz.
Babam salondan ayrıldığında Murad'la baş başa kaldık.
Murad sessizlik yemini etmiş gibiydi.
Tek kelime etmeden beni odama kadar götürdü.
Kapının önünde durdu.
Arkasını dönecekken bir an duraksadı.
— Mihri.
Başımı kaldırdım.
Murad'ın yüzündeki ifade ciddiydi.
— Eğer istemediğin bir şey olursa...
Bir an sustu.
— Bana söyleyebilirsin.
Gözlerimi ondan ayırmadım.
Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
Başımı hafifçe salladım.
— Söylerim.
Murad da başını salladı.
Sonra arkasını dönüp koridorda uzaklaştı.
Ben ise kapının önünde öylece kaldım.
6.BÖLÜM SONU