İçeriğe geç

REVZEN

Bölüm 4 · 13 dk okuma

REVZEN

Bölüm 4

𝐼̇ℎ𝑡𝑖𝑠̧𝑎𝑚ı𝑛 𝐴𝑟𝑑ı𝑛𝑑𝑎

BÖLÜM 4

Kapı ağır ağır kapanırken Sofia derin bir nefes verdi.

Nihayet odasına dönebilmişti.

Sarayın birbirine benzeyen koridorları arasında kaybolmak yetmezmiş gibi bir de yolu, kendini dünyanın en önemli insanı sanan o ukala muhafıza sormak zorunda kalmıştı.

Pelerinini omzundan çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı.

"Ne kadar sinir bozucu bir adamdı..."

Clara, aynanın önünde mücevher kutusunu yerleştirirken gülümsememek için başını eğdi.

"Kim, Prensesim?"

"Koridorda karşılaştığım muhafız."

Clara merakla döndü.

"Neden? Size yanlış yolu mu tarif etti?"

"Hayır."

Sofia kaşlarını çattı.

"Maalesef doğru yolu tarif etti."

"O hâlde?"

"Fazla sakindi."

Clara birkaç saniye sessiz kaldı.

"Bu... kötü bir özellik mi?"

"Bana bakışını hiç sevmedim."

"Nasıl baktı?"

Sofia cevap vermeden pencereye yürüdü.

Akşamın ilk gölgeleri bahçenin üzerine düşmeye başlamıştı. Servi ağaçlarının arasından geçen rüzgâr, havuzdaki suyun yüzeyini ince halkalar hâlinde titretiyordu.

"İnsan bir yabancıyla konuşurken daha... saygılı olur."

Clara gülümseyerek yaklaştı.

"Belki de sizi tanımıyordu."

Sofia hemen karşılık verdi.

"Tanımaması ayrı mesele."

Duraksadı.

"Ama bana verdiği cevaplar..."

İstemsizce adamın sakin sesi kulaklarında yankılandı.

"Bazen insanlar yolu kaybetmez... Kendilerine fazla güvendikleri için yanlış yöne yürürler."

Sofia dudaklarını büzdü.

"Kendini çok akıllı sanıyordu."

Clara bu kez kahkahasını güçlükle bastırdı.

"Sanırım o muhafız sizde pek hoş bir izlenim bırakmamış."

"Kesinlikle."

Tam o sırada kapı üç kez usulca vuruldu.

"Buyurun."

Kapı açıldı.

İçeri, her zamanki vakur duruşuyla Rabia Kalfa girdi.

Elleri önünde birleşmişti.

"Prenses Hazretleri."

Sofia başını hafifçe eğdi.

"Rabia Kalfa."

"Rahatsız etmiyorumdur umarım."

"Hayır."

Rabia Kalfa odanın ortasına kadar ilerledi.

"Yarın başlayacak olan beş yüzüncü kuruluş yıl dönümü merasimleri sebebiyle bu akşam haremde küçük bir kabul tertip edilmiştir."

Sofia dikkat kesildi.

"Haremde mi?"

"Evet."

"Bu gece yalnızca hanımlar bulunacaktır."

"Âsâr Hanedanı'nın kadınları, davetli devletlerin prensesleri ve beraberlerinde gelen soylu hanımefendiler..."

Rabia Kalfa'nın sesi her zamanki gibi sakindi.

"Haseki İkbal Sultan Hazretleri, misafirlerimizi bizzat ağırlayacaktır."

Sofia başını salladı.

"Memnuniyetle katılırım."

Rabia Kalfa hafifçe gülümsedi.

"Perihan Kalfa birazdan kıyafetleriniz konusunda yardımcı olmak üzere gelecektir."

Tam çıkacakken yeniden durdu.

"Prenses Hazretleri..."

"Evet?"

"Harem hakkında duyduklarınız varsa..."

Sofia şaşkınlıkla baktı.

Rabia Kalfa'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.

"Onları kapının dışında bırakmanızı tavsiye ederim."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Çünkü burası dışarıdan anlatıldığı gibi bir yer değildir."

Rabia Kalfa başını eğerek odadan ayrıldı.

Kapı kapanınca Sofia düşünceli bir ifadeyle Clara'ya döndü.

"İnsanlar harem hakkında gerçekten bu kadar çok şey mi anlatıyor?"

Clara omuz silkti.

"Elyrion'da anlatılanlar genellikle masaldan ibaret."

"Ben de öyle tahmin etmiştim."

Pencereye yeniden baktı.

Bu kez aklında koridordaki muhafız değil...

Birkaç saat sonra göreceği, adını çok duyduğu ama hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği harem vardı.

Rabia Kalfa'nın ayrılmasından yalnızca birkaç dakika sonra kapı yeniden çalındı.

İçeri bu kez, elinde özenle katlanmış birkaç bohçayla genç bir kadın girdi.

"Perihan Kalfa."

Rabia Kalfa'nın aksine yüzünde daha yumuşak bir ifade vardı. İçeri girer girmez saygıyla eğildi.

"Prenses Hazretleri."

Clara da tebessüm ederek onu selamladı.

Perihan Kalfa, getirdiği bohçaları geniş sedirin üzerine tek tek yerleştirdi.

"Haseki Sultan Hazretleri, bu akşamki kabul için birkaç kıyafet hazırlattılar. Dilerseniz kendi elbisenizi de tercih edebilirsiniz."

Sofia bohçalardan biri açılınca istemsizce hayranlıkla baktı.

İlk elbise, gecenin karanlığını andıran koyu lacivert ipektendi. Yakası ve kolları gümüş sırmalarla işlenmiş, etek uçlarına ise küçük safir taşlar serpiştirilmişti. Mum ışığında deniz yüzeyi gibi parlıyordu.

İkinci bohçada ise zümrüt yeşili, ince altın işlemelerle süslenmiş zarif bir entari vardı.

Üçüncüsü ise...

Krem rengi atlas kumaşın üzerine mavi çiçek motifleri işlenmişti.

Sofia tek tek kumaşlara dokundu.

"Elyrion'da bu kadar ince dokunmuş ipeğe pek rastlamayız."

Perihan Kalfa hafifçe gülümsedi.

"Âsâr'ın dokumacıları bu konuda biraz iddialıdır."

Clara lacivert entariyi Sofia'nın omuzlarına tuttu.

"Bence bu."

Sofia aynadaki yansımasına baktı.

Lacivert, açık tenini daha da belirgin gösteriyor; gümüş işlemeler ise kahverengi gözlerine ayrı bir canlılık katıyordu.

"Evet..."

"Bu olsun."

Perihan Kalfa hemen işe koyuldu.

İnce ketenden dikilmiş iç entari dikkatlice giydirildikten sonra lacivert kaftan omuzlarına yerleştirildi.

Beline gümüş işlemeli zarif bir kemer bağlandı.

Clara, beraberlerinde getirdikleri mücevher sandığını açtı.

İçinden safir taşlarla süslü ince bir kolye çıkardı.

"Annemin hediyesiydi."

Sofia usulca boynuna taktı.

Ardından aynı takıma ait küçük küpeler...

Bileğine tek sıra inci dizili zarif bir bileklik...

Saçları ise toplanmadı.

Kumral saçları yumuşak dalgalar hâlinde sırtına bırakıldı.

Perihan Kalfa son kez geriye çekilip dikkatle baktı.

"Oldukça zarif görünüyorsunuz."

Sofia aynadaki yansımasına uzun süre baktı.

Bu kıyafetler Elyrion'dakilere benzemiyordu.

Daha ağır...

Daha gösterişli...

Ama nedense rahatsız edici değildi.

Sanki bu saray, ihtişamını bağırarak değil; sessizce hissettiriyordu.

Clara, kadife kutunun kapağını kapatırken gülümsedi.

"Sanırım bu gece herkes sizi konuşacak."

Sofia hafifçe başını salladı.

"Umarım konuşacakları tek şey kıyafetim olur."

Perihan Kalfa bu söze belli belirsiz tebessüm etti.

"Merak etmeyin Prenses Hazretleri."

"Haremde ilk akşamlar herkes biraz yabancıdır."

"Fakat çoğu, ayrılırken kendini evinden ayrılıyormuş gibi hisseder."

Sofia bu sözün anlamını tam çözemese de içinde tuhaf bir merak uyandı.

Mihri'nin odası, Sofia'nın ağırbaşlı sessizliğinin tam aksine küçük bir curcunaya dönmüştü.

"Sultanım..."

Perihan Kalfa elindeki üçüncü kaftanı da yatağın üzerine bıraktı.

"Artık bir karar verecek misiniz?"

Mihri dudaklarını büzerek kaftanlara baktı.

"Bunun rengi bana soluk gitmedi mi?"

Perihan derin bir nefes aldı.

"Az önce aynı kaftana 'Ne kadar güzelmiş.' demiştiniz."

"Dedim."

"Şimdi?"

"Şimdi fikrim değişti."

Dilşah kahkahasını zor tuttu.

"Sultanım, bir insan beş dakika içinde fikrini üç kez değiştirir mi?"

Mihri gayet ciddi bir ifadeyle cevap verdi.

"Değiştirirmiş."

Perihan, bohçanın en altından katlanmış başka bir kaftan çıkardı.

İncecik Bursa ipeğinden dikilmişti.

Rengi, güneş ışığının vurduğu berrak denizi andıran su yeşiliyle turkuaz arasında zarif bir tondaydı.

Yakası ince altın sırmalarla işlenmiş, etek uçlarına küçük inci motifleri serpiştirilmişti.

Mihri'nin gözleri parladı.

"İşte bu!"

Perihan kaşlarını kaldırdı.

"Emin misiniz?"

"Evet."

"Gerçekten?"

"Evet."

"Bir daha değiştirmeyeceksiniz?"

Mihri birkaç saniye düşündü.

"...Büyük ihtimalle."

Dilşah gülmeye başladı.

Perihan ise pes etmiş bir ifadeyle başını salladı.

"Kaderimize razıyız."

Birkaç dakika sonra Mihri aynanın karşısındaydı.

Su yeşili kaftan, buğday tenini daha sıcak gösteriyor; altın işlemeler ise mavi gözlerini olduğundan daha parlak kılıyordu.

Perihan saçlarının ön kısmını ince örgülerle topladı.

Geri kalan kumral saçlarını omuzlarına dökülen yumuşak bukleler hâlinde bıraktı.

Kulaklarına küçük zümrüt küpeler takıldı.

Boynuna zarif bir inci kolye...

Bileğine annesinden kalan ince altın bilezik...

Son olarak avuçlarına birkaç damla gül yağı sürüldü.

Mihri aynaya uzun uzun baktı.

Sonra usulca kendi kendine fısıldadı.

"Beğenir mi acaba..."

Odanın içi bir anda sessizleşti.

Perihan ile Dilşah aynı anda ona döndüler.

Mihri ne dediğini o an fark etti.

Yanakları bir anda kızardı.

"Yani..."

Boğazını temizledi.

"...İkbal Sultan."

"Sonuçta misafirler var."

Dilşah kollarını bağladı.

"Hı hı."

Perihan da gülümsemesini gizlemeye çalışıyordu.

"Elbette."

Mihri ikisinin de inanmadığını anlayınca iki elini yana açtı.

"Ne var?"

"İnsan biraz güzel görünmek isteyemez mi?"

Dilşah sırıttı.

"İster."

"Özellikle de biri her akşam aynı saatte hasbahçeye uğruyorsa..."

Mihri'nin gözleri irileşti.

"Dilşah!"

"Ne?"

"Sesini alçalt!"

Dilşah gülmekten kendini tutamıyordu.

"Ben isim vermedim ki."

Mihri hızla aynanın önünden ayrıldı.

"Saçmalıyorsun."

"Ben sadece..."

Cümlesini tamamlayamadı.

Çünkü tamamlamaya çalıştığı her bahane, kendi kulağına bile inandırıcı gelmiyordu.

Derin bir nefes aldı.

Kalbinin sahibini çoktan seçtiğini biliyordu.

Belki Emirhan bunu hiç öğrenmeyecekti.

Belki de bir ömür öğrenemeyecekti.

Ama bu, her akşam gün batımından sonra hasbahçeye inmesini engellemiyordu.

Çünkü o saatlerde...

Emirhan, annesinin mezarını ziyaret ederdi.

Mihri hiçbir zaman yanına gitmezdi.

Hiç konuşmazdı.

Hiç görünmezdi.

Sadece uzaktan, servi ağaçlarının arasından onun birkaç dakika sessizce oturuşunu izlerdi.

Bu, kimsenin bilmediği küçük sırrıydı.

Ve nedense...

Onu uzaktan görmek bile kalbine yetiyordu.

Perihan Kalfa kapıyı açtı.

"Sultanım."

"Rabia Kalfa bekliyor."

Mihri son kez aynaya baktı.

İçinden geçen tek düşünceyi sessizce kalbine gömdü.

"Belki..."

"Bu gece de seni uzaktan görürüm."

Sonra yüzüne her zamanki neşeli gülümsemesini takındı.

"Haydi."

"Misafirlerimizi daha fazla bekletmeyelim."

Haremin büyük kabul salonu, günlerdir süren hazırlıkların ardından nihayet misafirlerini ağırlamaya hazırdı.

Yüksek kubbelerden sarkan billur avizeler, yüzlerce mumun ışığını binlerce parçaya ayırıyor; duvarları süsleyen firuze ve lacivert İznik çinileri, altın yaldızlı sütunlarla birlikte salonu adeta masallardan çıkmış bir köşke dönüştürüyordu. Ortadaki sekizgen mermer şadırvandan yükselen su sesi, udun ilk tınılarına karışıyor; gümüş buhurdanlıklarda yanan amber, öd ağacı ve gül reçinesinin kokusu salonun her köşesine ağır ama huzur veren bir sıcaklık yayıyordu.

Kadife sedirler boyunca dizilmiş zümrüt ve bordo renkli ipek minderler, sedef kakmalı alçak sehpalar ve altın işlemeli siniler çoktan yerlerini almıştı. Her ayrıntı, Âsâr Devleti'nin beş yüzüncü kuruluş yıl dönümüne yaraşır bir ihtişam taşıyordu.

Koridorlarda ipek kumaşların hışırtısı duyuluyor, kalfalar son kez etrafı gözden geçiriyor, cariyeler ellerindeki gümüş tepsilerle misafirlere ikram edilecek şerbetleri hazırlıyordu.

Haremin ağır ceviz kapıları açıldıkça farklı krallıklardan gelen prensesler ve beraberlerindeki soylu hanımlar birer birer içeri alındılar.

Rabia Kalfa, her zamanki vakur duruşuyla misafirleri karşılıyor, isimlerini yüksek fakat yumuşak bir sesle salona duyuruyordu.

"Kuzey Krallığı Norevia'nın Veliaht Prensesi Ingrid Hazretleri..."

Genç prenses zarifçe eğilerek içeri girdi.

Ardından...

"Valeria Krallığı Prensesi Helena Hazretleri..."

Bakır saçları billur avizelerin ışığında parlıyor, gümüş işlemeli bordo entarisi her adımında hafifçe dalgalanıyordu.

Bir süre sonra üçüncü isim duyuruldu.

"Asterra Krallığı Prensesi Celeste Hazretleri..."

Salon, farklı diller konuşan, farklı geleneklerle yetişmiş fakat aynı görgü kurallarıyla selamlaşan genç hanımefendilerle dolmaya başlamıştı.

Tam o sırada büyük kapılar yeniden açıldı.

"Elyrion Veliaht Prensesi Sofia Hazretleri."

Koridorda kısa bir sessizlik oluştu.

Sofia ağır adımlarla içeri girdi.

Geceyi andıran lacivert ipek entarisi, üzerindeki gümüş sırmalarla birlikte mum ışığında ince ince parlıyor; boynundaki safir kolye ise her adımında yıldız gibi ışıldıyordu.

Yanında nedimesi Clara vardı.

Rabia Kalfa saygıyla eğilerek onları salona buyur etti.

Sofia ilk adımını attığında gözleri istemsizce etrafı dolaştı.

Burası...

Anlatılan hiçbir yere benzemiyordu.

Beklediği gösterişli ama soğuk salonların aksine burada her şey zarafetin üzerine kurulmuş gibiydi.

İnsanların sesleri bile yükselmiyor, ud ve kanunun nağmeleri konuşmaların arasına usulca karışıyordu.

Salonun en başındaki yüksek sedirde oturan hanım dikkatini çekti.

Başındaki zarif sorguç ve üzerine düşen zümrüt taşlı örtü, onu diğerlerinden ayırıyordu.

Rabia Kalfa alçak sesle fısıldadı.

"Haseki İkbal Sultan Hazretleri."

Sofia gözlerini ondan ayıramadı.

İkbal Sultan'ın zarafeti ne mücevherlerinden ne de giydiği kaftandan geliyordu.

Sanki yılların kazandırdığı vakar, duruşuna işlenmişti.

Konuşmadan önce bakışıyla insanı dinliyor, gülümserken bile bulunduğu yere huzur veriyordu.

Bir hükümdarın yanında yıllarca bulunmuş olmanın ağırlığı, omuzlarında değil; asaletinde hissediliyordu.

Sofia istemsizce düşündü.

"Demek bu sarayın kalbi..."

"Bu kadın."

İkbal Sultan'ın hemen sağında oturan genç kadın ise bambaşka bir izlenim bırakıyordu.

Rabia Kalfa bu kez onu tanıttı.

"Dilruba Sultan Hazretleri."

Dilruba Sultan'ın güzelliği ilk bakışta göze çarpıyordu.

Fakat onu asıl farklı kılan şey güzelliği değildi.

Konuşurken gözlerinin içtenlikle gülmesi...

Misafirleri karşılayışındaki sıcaklık...

Ve herkese aynı nezaketle yaklaşması...

Sofia, onun yanında istemsizce kendini rahat hissedebileceğini düşündü.

Tam o sırada salonun diğer ucundan ince bir kahkaha yükseldi.

Ne ud sustu...

Ne de sohbetler...

Ama o kahkaha, bulunduğu köşeyi bir anda canlandırmaya yetmişti.

Sofia başını sesin geldiği yöne çevirdi.

Su yeşili kaftanının eteklerini iki eliyle hafifçe toplarken bir cariyeyle gülümseyerek konuşan genç bir kız dikkatini çekti.

Saçlarının ön kısmı ince örgülerle toplanmış, omuzlarına dökülen kumral dalgalar hareket ettikçe ışığı yakalıyordu.

Mavi gözleri, çocukça bir heyecanla etrafını izliyor; konuşurken ellerini kullanmaktan çekinmiyordu.

Rabia Kalfa'nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Mihri Sultan Hazretleri."

Sofia birkaç saniye sessiz kaldı.

Bir sultan...

Ama beklediği gibi değildi.

Ne mesafeli...

Ne de gösteriş meraklısı...

Bulunduğu yere neşe taşıyan biriydi.

Sarayın ihtişamı içinde bile doğallığını kaybetmemişti.

Sofia'nın aklından tek bir düşünce geçti.

"Bu kız..."

"...bu saraydaki en mutlu insan olabilir."

Rabia Kalfa birkaç adım öne çıktı.

"Prenses Hazretleri..."

Sofia'nın bakışları hâlâ salondaki kalabalığı inceliyordu.

"Lütfen buyurunuz."

Salonun baş köşesine doğru ilerlerken etraftaki sohbetler kısa bir anlığına kesildi. Farklı krallıklardan gelen misafirler merak dolu bakışlarını Elyrion'un veliaht prensesine çevirmişti.

Sofia ağır ama kendinden emin adımlarla İkbal Sultan'ın önünde durdu.

İki elini zarifçe göğsünün üzerinde birleştirerek başını eğdi.

"Elyrion Krallığı adına en içten hürmetlerimi sunarım, Haseki Sultan Hazretleri."

İkbal Sultan yüzünde yumuşak bir tebessümle karşılık verdi.

"Âsâr Sarayı'na hoş geldiniz, Prenses Sofia."

"Yolculuğunuzun huzur içinde geçmiş olmasını temenni ederim."

"Misafirperverliğiniz için minnettarım."

İkbal Sultan, yanında duran Dilruba Sultan'a dönerek gülümsedi.

"Dilruba."

Dilruba Sultan ayağa kalktı.

"Prenses Hazretleri."

Nazikçe başını eğdi.

"Sizi sarayımızda görmekten büyük memnuniyet duyduk."

Sesindeki sıcaklık, Sofia'nın üzerindeki ilk gerginliği hafifletmeye yetmişti.

Rabia Kalfa'nın işaretiyle iki cariye öne çıktı.

Ellerindeki kadife bohçaları dikkatlice açtılar.

Sofia, beraberinde getirdiği ilk hediyeyi iki eliyle alarak İkbal Sultan'a uzattı.

"Majesteleri annem, Kraliçe Elena'nın selamlarını ve iyi dileklerini kabul buyurunuz."

Kadife kutunun kapağı açıldığında salonu hafif bir hayranlık fısıltısı dolaştı.

İçinde, Elyrion'un usta zanaatkârlarının aylar süren emeğiyle hazırladığı sedef ve safir işlemeli zarif bir mücevher sandığı bulunuyordu.

Kapağının iç kısmına altın yaldızla tek bir cümle işlenmişti.

"Dostluk, denizlerden daha uzun yollar aşar."

İkbal Sultan hediyeyi dikkatle inceledi.

"Oldukça zarif..."

"Kraliçenize teşekkürlerimizi iletiniz."

Sofia ikinci bohçayı aldı.

"Bu da Dilruba Sultan Hazretleri için."

İncecik mavi ipek üzerine, Elyrion'un simgesi olan beyaz zambaklar gümüş iplikle tek tek işlenmişti.

"Diyarımızda beyaz zambak sadakat ve iyi niyetin sembolüdür."

"Dostluğumuzun da bu çiçekler kadar uzun ömürlü olmasını dilerim."

Dilruba Sultan'ın gözleri memnuniyetle parladı.

"Bu zarif düşünceniz için gönülden teşekkür ederim."

Ardından hediyeler diğer hanımefendilere de takdim edildi.

Salonun havası giderek daha samimi bir hâl alıyordu.

Tam o sırada salonun bir köşesinde oturan hanendeler ilk esere başladılar.

Udun tok sesi, kanunun berrak tınılarıyla birleşirken neyden yükselen ince ezgi bütün salonu usulca sardı.

Musikiye eşlik eden genç cariyeler ağır ve zarif adımlarla ortaya çıktılar.

Raksları gösterişten uzak, musikinin ritmine uyum sağlayan ince hareketlerden ibaretti.

Bir köşede altın siniler dolaştırılmaya başlanmıştı.

Kristal kadehlerde gül şerbeti, demirhindi şerbeti ve nar şerbeti misafirlere ikram ediliyor; gümüş tabaklarda tarçınlı badem ezmeleri, gül lokumları, fıstıklı saray baklavaları, kaymaklı incir tatlıları ve nar taneleriyle süslenmiş zerdeler masaları süslüyordu.

Sofia, eline uzatılan nar şerbetini alırken istemsizce salona yeniden göz gezdirdi.

İkbal Sultan misafirleri tek tek dinliyor, herkesle aynı incelikle ilgileniyordu.

Dilruba Sultan, yabancı prenseslerin kendilerini rahat hissetmeleri için sohbeti ustalıkla yönlendiriyor, zaman zaman salonda yükselen kahkahalara o da içtenlikle katılıyordu.

Fakat Sofia'nın gözleri en sonunda yine aynı kişiyi buldu.

Mihri Sultan...

Bir grup genç prensesle konuşuyor, anlattığı bir hikâyeye kendi de en az dinleyenler kadar gülüyordu.

Sarayın bütün ihtişamına rağmen...

Onun neşesi, salonu aydınlatan yüzlerce mumdan daha dikkat çekiciydi.

Sofia, farkında olmadan gülümsedi.

Belki de...

Bu akşam tanışmayı en çok istediği kişi, oydu.

Musiki bütün zarafetiyle devam ederken Mihri, elindeki şerbet kadehini yavaşça masaya bıraktı.

İçeride yükselen kahkahalar birbirine karışıyor, ud ile neyin nağmeleri salona huzur veren bir sıcaklık yayıyordu.

Tam o sırada gözleri istemsizce yüksek sedire kaydı.

İkbal Sultan, yabancı misafirlerle sohbet ediyordu.

Mihri usulca yanına yaklaştı.

"Ellerinizden öperim Sultanım."

İkbal Sultan gülümseyerek ona döndü.

"Buyur Mihri."

"Biraz müsaadenizi isteyecektim."

"Rahatsızlandın mı?"

"Hayır."

Mihri başını hafifçe salladı.

"Sadece..."

"...biraz temiz hava almak istedim."

İkbal Sultan onu birkaç saniye dikkatlice süzdü.

Sonra şefkatle gülümsedi.

"Çok oyalanma."

"Olur Sultanım."

Mihri eteğini hafifçe toplayarak salondan ayrıldı.

Kapılar arkasından usulca kapanırken musiki giderek uzaklaştı.

Koridorlar...

Her zamanki gibi sessizdi.

Yalnızca duvarlardaki kandillerin titrek ışıkları, mermer zemine altın sarısı gölgeler bırakıyordu.

Adımlarım beni düşünmeden aynı yere götürüyordu.

Hasbahçeye...

Belki de kalbim, benden çok daha inatçıydı.

Her akşam aynı saatte oraya gittiğini biliyordum.

Her akşam...

Annesinin mezarının başında birkaç dakika sessizce oturduğunu da...

İlk öğrendiğim gün neden bu kadar üzülmüştüm, hatırlamıyorum.

Ama o günden sonra...

Ne zaman fırsat bulsam uzaktan da olsa onu görmeye başlamıştım.

Hiç konuşmadan...

Hiç görünmeden...

Sadece iyi olduğunu bilmek bile yetiyordu bana.

Belki buna aşk denirdi.

Belki de yalnızca...

Kalbin sessiz bir alışkanlığıydı.

Serin gece rüzgârı yüzüme dokunurken servi ağaçlarının arasından bahçeye baktım.

Oradaydı.

Her zamanki gibi.

Mermer mezar taşının yanında ayakta duruyordu.

İçim istemsizce huzurla doldu.

"Gelmiş..."

Fısıltım rüzgârın arasında kayboldu.

Tam geri dönecekken başka bir siluet gördüm.

Genç bir hanım...

İnce adımlarla ona doğru yürüyordu.

Ay ışığı yüzünü aydınlatınca onu tanıdım.

Beylerbeyi Kâsım Paşa'nın kızı...

Leyla Hanım.

Olduğum yerde kaldım.

Gitsem...

Olmazdı.

Kalsam...

Canım acıyacaktı.

Yine de kıpırdayamadım.

Leyla Hanım, Emirhan Bey'in yanına oturdu.

Uzun süre konuşmadılar.

Sadece aynı sessizliği paylaştılar.

Sonra Leyla Hanım'ın dudakları usulca kıpırdadı.

Ne söylediğini duyamıyordum.

Ama Emirhan Bey ilk kez başını kaldırıp ona baktı.

O bakış...

Kalbimin tam ortasına dokundu.

Elim farkında olmadan kaftanımın üzerine kapandı.

Nefes almak neden bir anda bu kadar zorlaşmıştı?

İçimde küçücük bir ses...

"Git..."

diyordu.

Bir diğeri ise...

"Biraz daha kal..."

Ben...

İkisini de dinleyemedim.

Arkamı döndüm.

Adımlarım önce yürüdü.

Sonra hızlandı.

En sonunda koşmaya başladım.

Sanki oradan uzaklaşırsam...

Az önce gördüğüm manzara hiç yaşanmamış olacaktı.

Ama insan...

Gözleriyle gördüğü bir şeyi kalbinden silemiyormuş.

Bunu o gece öğrendim.

4.BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.