BÖLÜM 3
Tam o sırada arkasından gelen sesle ve bir çift elin elbisenin boynundan tutup kaldırmasıyla irkildi.
"Demek yine gizlice talim izliyorsun."
Mihri olduğu yerde kaldı.
Bu sesi tanıyordu.
Yavaşça arkasını döndü.
Ağabeyi Salih tam karşısında duruyordu.
A-abicim
Salih:
"Demek yine gizlice talim izliyorsun."
Mihri:
Mihri irkilerek arkasını döndü.
Yüzüne olabildiğince masum bir ifade yerleştirdi.
"Kim? Ben mi?"
Salih:
Salih kollarını göğsünde birleştirdi.
"Hayır."
"Etrafındaki güller."
Mihri:
Mihri dudaklarını birbirine bastı.
"Tamam..."
"Daha ilk cümleden yakalandık."
Boğazını temizledi.
"Aslında ben talim izlemiyordum."
Salih:
"Öyle mi?"
Mihri:
"Hasbahçedeki çiçeklere bakmaya çıkmıştım."
Başını hafifçe yana çevirdi.
"Bu mevsimde çok güzel açıyorlar."
Salih de aynı ciddiyetle başını salladı.
Salih:
"Haklısın."
Mihri şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"İşe yaradı galiba?"
Salih eliyle talim alanını gösterdi.
Salih:
"Ben de az önce fark ettim."
"Bu bahçeye çiçek olarak kılıç dikmişler."
Mihri:
Mihri birkaç saniye donup kaldı.
Sonra hiç düşünmeden konuştu.
“Doğru bildin abicim.”
Dedi ve etrafında olan rastgele bir gülü gösterdi.
Salih:
Salih kaşını kaldırdı.
"Öyle mi?"
Mihri:
"Evet."
"Bunlar..."
Kafasının içinde kelime aramaya başladı.
"Hadi Mihri..."
"Bir şey söyle."
"Herhangi bir şey..."
"...Kılıçgül."
Salih:
Salih'in yüzünde ciddi kalmaya çalışan ama gittikçe bozulan bir ifade vardı.
"Kılıçgül mü?"
Mihri:
"Evet."
"Nadir yetişir."
Salih:
"İlk defa duydum."
Mihri:
"Normal."
"Her bahçede olmaz."
Salih talim alanına yeniden baktı.
Salih:
"Demek sadece şehzadelerin talim yaptığı yerlerde yetişiyor."
Mihri:
"Aynen öyle."
"Hatta..."
Bir an durdu.
"...günde iki kez sulanması gerekiyormuş."
Salih:
"Neyle?"
Mihri:
Mihri yine hiç düşünmeden cevap verdi.
"Şey..."
"Kılıç sesleriyle."
Salih:
"Kılıç sesleriyle mi?"
Mihri:
"Evet."
Salih:
"Su istemiyor yani?"
Mihri:
"Çok verilirse çürüyormuş."
Salih:
"Anladım."
"Peki gübre?"
Mihri:
Mihri'nin yüzündeki ifade bir anda dondu.
"Gübre mi?"
"Kılıçgülün gübresi mi olur?"
"Hadi Mihri..."
"Bir şey söyle..."
"Çabuk düşün..."
Dudaklarını araladı.
Sonra tekrar kapattı.
Hiçbir cevap bulamıyordu.
Salih ise kollarını göğsünde bağlamış, kardeşinin yeni bir bahane uydurmasını sabırla bekliyordu.
Mihri'nin kalbi hızla çarpmaya başladı.
"Şimdi bu işten nasıl kurtulacağım?"
"Yer yarılsa da içine girsem..."
"Allah'ım, ne olur bir mucize olsun."
Tam o sırada hasbahçenin diğer ucundan tanıdık ve tok bir ses yükseldi.
Murad ile Emirhan talimlerini çoktan bitirmiş, kılıçlarını kınlarına yerleştirmişlerdi. Murad, uzaktan iki kardeşini fark edince kaşlarından birini hafifçe kaldırdı. Onların yine bir şeyler çevirdiğini anlaması uzun sürmemişti.
"Yine ne yapıyorsunuz siz?"
Mihri'nin gözleri bir anda parladı.
"Oh çok şükür yarabbim..
"Az daha bahçıvanbaşı oluyordum."
Mihrinin iç ses:

ÂSÂR DEVLETİ
Kraliyet Gemisi Elysia
On iki gün boyunca yalnızca uçsuz bucaksız deniz eşlik etmişti onlara.
İlk günlerin sert rüzgârı çoktan dinmiş, yerini denizden yükselen tuz kokulu hafif meltemlere bırakmıştı. Elysia, dalgaları ağır ağır yararak yoluna devam ediyor; beyaz yelkenleri sabah güneşinin altında usulca dalgalanıyordu.
Tam o sırada gözcü, ufku dikkatle süzdükten sonra yüksek sesle bağırdı.
"Kara göründü!"
Bu iki kelime, günlerdir süren sessizliği bir anda hareketlendirmeye yetmişti.
Mürettebat son hazırlıklarını yaparken Clara heyecanla korkuluğa yaklaştı.
"Prensesim..."
Sofia elindeki kitabı usulca kapattı.
"Sanırım geldik."
Sakin adımlarla güverteye çıktı.
Bakışlarını ufka çevirdiği anda nefesi istemsizce yavaşladı.
Karşısında yükselen şehir, Elyrion'da gördüğü hiçbir yere benzemiyordu.
Denizin kıyısına kurulu görkemli surlar sabah güneşinin ilk ışıklarıyla birlikte altın gibi parlıyor, yüksek kulelerin ardından göğe uzanan zarif kubbeler ve ince minareler şehre heybetli bir siluet kazandırıyordu.
Limanın dört bir yanında dalgalanan sancaklar daha uzaktan bile dikkat çekiyordu.
Gece mavisini andıran koyu lacivert kumaşın üzerine işlenmiş koyu kırmızı desenler, sabah güneşinin altında ağır ağır parlıyordu. Sancağın tam ortasında ise altın ipliklerle işlenmiş zarif bir düğüm motifi yer alıyordu. İlk bakışta birbirine dolanmış ince çizgilerden oluşan sıradan bir desen gibi görünse de, dikkatle bakıldığında ne başlangıcı ne de sonu belli olan kusursuz bir bütün oluşturduğu fark ediliyordu. Burçlarda, liman kapılarında ve savaş gemilerinin direklerinde aynı sancak gururla dalgalanıyor; rüzgâr estikçe altın düğüm motifi güneş ışığını yakalayarak adeta canlanıyordu.
Liman, sabahın erken saatlerine rağmen capcanlıydı.
Farklı diyarlardan gelen tüccarlar mallarını indiriyor, baharat çuvalları omuzlarda taşınıyor, atların nal sesleri taş rıhtımda yankılanıyor, martıların çığlıkları insanların telaşına karışıyordu. Denizin tuzlu kokusuna tarçın, karanfil, taze ekmek ve odun ateşinin dumanı eşlik ediyor; bütün şehir daha uzaktan bile yaşayan bir organizma gibi nefes alıyormuş hissi veriyordu.
Sofia sessizce şehri izledi.
"Burası..."
"Elyrion'a hiç benzemiyor."
Bir süre sonra Elysia, limana tamamen yanaştı.
Gemi henüz iskeleye bağlanırken Clara, Sofia'ya yaklaşarak hafifçe eğildi.
"Prensesim, karşılama heyeti hazır bekliyor."
Sofia başıyla onayladı.
"Öyleyse hazırlanalım."
Kamaraya girdiklerinde gün ışığı, yuvarlak pencereden içeri süzülerek odanın her köşesine yumuşak bir aydınlık yayıyordu.
Clara, özenle hazırlanmış sandığı açtı.
İçerisinde kat kat yerleştirilmiş ipek kumaşlar, zarif mücevher kutuları ve işlemeli ayakkabılar vardı.
Sofia, parmaklarını kumaşların üzerinde yavaşça gezdirdi.
Sonunda mor tonlarının en asil hâlini taşıyan uzun bir elbisede durdu.
Gece menekşesini andıran koyu mor ipek, üzerine işlenmiş ince altın sırmalarla birlikte ışık vurdukça hafifçe parlıyor; etek uçlarındaki zarif işlemeler kumaşa neredeyse canlı bir görünüm kazandırıyordu. Uzun kollarının manşetleri inci rengindeki ince dantellerle tamamlanmış, bel kısmı ise altın işlemeli zarif bir kemerle toplanmıştı.
Clara dikkatle elbiseyi giydirmeye başladı.
Sofia'nın uzun kahverengi saçları özenle tarandı.
Saçlarının ön kısmı geriye doğru ince örgülerle toplanırken geri kalan dalgalar omuzlarından aşağı serbestçe döküldü.
Clara, kadife kutuyu açtı.
İçinden ince altın zincirlerden oluşan zarif bir taç çıktı.
Ortadaki mor ametist taşı, güneş ışığını yakaladıkça derin bir göl gibi parlıyordu.
Ardından aynı taşa sahip küpeler ve ince bilezikler takıldı.
Son olarak omuzlarına, açık lila tonlarında ince ipek bir pelerin bırakıldı.
Clara birkaç adım geri çekildi.
"Artık hazırsınız, Prensesim."
Sofia aynaya baktı.
Yüzünde ne heyecan ne de endişe vardı.
Her zamanki gibi sakin ve vakurdu.
Çünkü çocukluğundan beri ona tek bir şey öğretilmişti.
Bir prenses, bulunduğu her yerde önce kendisini değil; temsil ettiği tacı taşırdı.
Güverteye çıktıklarında, limanda dizilmiş muhafızlar aynı anda mızraklarını yere vurdu.
İşlemeli lacivert üniformaları içinde bekleyen muhafızların önünde, altın işlemelerle süslenmiş koyu ceviz renginde bir saray arabası duruyordu.
Arabanın dört köşesinde Âsâr'ın düğüm arması işlenmişti.
Görevli öne çıkarak saygıyla eğildi.
"Âsâr Devleti'ne hoş geldiniz, Prenses Sofia Hazretleri."
Sofia başıyla kısa bir karşılık verdi.
Merdivenlerden ağır ağır indi.
Ayağı ilk kez Âsâr toprağına değdiğinde etrafındaki hareketlilik bir an olsun durmadı.
Fakat onun dikkati, çoktan şehrin yükselen surlarına ve uzakta görünen saraya çevrilmişti...
Fakat onun dikkati, çoktan şehrin yükselen surlarına ve uzakta görünen saraya çevrilmişti.
At arabası ağır ağır ilerlerken, saray her geçen dakika biraz daha belirginleşiyordu.
Bembeyaz mermerden inşa edilen yüksek surlar, sabah güneşinin altında göz kamaştırıyor; göğe uzanan zarif kubbeler ve ince işçilikle süslenmiş kuleler, bütün şehre hâkim bir ihtişamla yükseliyordu.
Geniş demir kapının iki yanında mızraklarını dimdik tutan muhafızlar nöbet bekliyor, kapının üzerinde altın işlemeli Âsâr arması sabah ışığında parlıyordu.
At arabası büyük kapının önünde yavaşça durdu.
Muhafızlar aynı anda mızraklarını yere vurdu.
Tak!
Avluda yankılanan sesin ardından ağır demir kapılar iki yana açıldı.
Araba, geniş avluya doğru ilerlemeye devam etti.
Ortadaki mermer havuzun suyundan yükselen hafif serinlik, yaz güneşinin sıcaklığını kırıyordu. Havuzun çevresini rengârenk güller, yaseminler ve lavantalar süslüyor; servi ağaçları ise avluya dingin bir hava katıyordu.
Arabacı dizginleri çekince dört siyah at aynı anda durdu.
Kapı açıldı.
Sofia ağır adımlarla aşağı indi.
Tam karşısında, kırklı yaşlarının sonlarında görünen vakur bir kadın bekliyordu.
Üzerindeki koyu mürdüm renkli kaftanın yakaları ince altın sırmalarla işlenmişti. Başındaki beyaz örtü kusursuz bir düzenle bağlanmış, belindeki sade kemer ise taşıdığı makamın gösterişten çok disiplinle anıldığını hissettiriyordu.
Kadın iki elini önünde birleştirerek saygıyla eğildi.
"Âsâr Sarayı'na hoş geldiniz, Prenses Sofia Hazretleri."
Sofia da aynı ölçüde başını eğerek selamını verdi.
Kadın sakin bir sesle konuşmaya devam etti.
"Ben Rabia Kalfa."
"Haseki İkbal Sultan Hazretleri'nin başkalfası ve haremden sorumluyum."
"Hanımefendimiz, yolculuğunuzun rahat geçmesini temenni ettiğini iletmemi istedi."
Sofia'nın sesi her zamanki gibi ölçülüydü.
"Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim."
Rabia Kalfa başıyla hafifçe karşılık verdi.
"Odalarınız hazırlandı. Lütfen beni takip ediniz."
Sofia ile Clara sessizce peşinden yürümeye başladılar.
Yüksek kapılardan içeri girdikleri anda serin bir hava yüzlerine çarptı.
Koridorların iki yanında yükselen mermer sütunlar, üzerlerindeki ince oymalarla adeta dantel gibi işlenmişti. Mavi ve altın tonlarındaki çiniler duvarları baştan sona süslüyor, tavandan sarkan billur kandiller mermer zemine yumuşak bir ışık bırakıyordu.
Her birkaç adımda bir karşılarına çıkan kemerler, sarayın derinliklerine açılıyor; uzaklardan akan suyun huzurlu sesi koridorlara yayılıyordu.
Clara hayranlığını gizleyemedi.
"Prensesim... Burası gerçekten büyüleyici."
Sofia cevap vermedi.
Bakışları sessizce etrafı dolaşıyordu.
Annesi ona çocukluğundan beri tek bir şey öğretmişti.
"Bir prenses, hayranlığını belli etmez."
Bu yüzden ne kadar etkilenmiş olursa olsun, yüzündeki sakin ifade hiç değişmedi.
Rabia Kalfa yürürken geriye dönmeden konuştu.
"Misafir daireniz doğu kanadında hazırlandı."
"Eşyalarınız hizmetkârlar tarafından odanıza taşınacak."
"Bir isteğiniz olursa haber vermeniz yeterlidir."
Koridorlar uzadıkça uzuyor, birbirine açılan avlular ve bahçeler sarayın ne kadar büyük olduğunu her adımda biraz daha hissettiriyordu.
Sofia'nın bakışları, koridorun sonunda görünen başka bir geçide takıldı.
İçinden tek bir düşünce geçti.
"Bu saray..."
"Göründüğünden çok daha büyük."
Rabia Kalfa, uzun koridorun sonunda duran işlemeli ceviz ağacından yapılmış kapının önünde durdu.
Kapıyı usulca açtı.
"Prenses Hazretleri, bundan böyle istirahat edeceğiniz oda burasıdır."
Sofia içeri adım attığında odanın genişliği dikkatini çekti.
Yüksek tavanlardan sarkan billur kandiller gün ışığını odanın her köşesine dağıtıyor, mavi çinilerle süslenmiş duvarlar zarif altın işlemelerle tamamlanıyordu. Geniş kemerli pencereler sarayın iç bahçesine bakıyor, odanın ortasında duran işlemeli sedirlerin üzerine mor ve lacivert kadife yastıklar yerleştirilmişti.
Pencerenin hemen yanında duran mermer masanın üzerinde ise taze güllerden hazırlanmış büyük bir vazo bulunuyordu.
Clara hayranlıkla etrafına baktı.
"Prensesim... Burası neredeyse Elyrion'daki odanız kadar büyük."
Rabia Kalfa hafifçe gülümsedi.
"Umarım kendinizi burada yabancı hissetmezsiniz."
Sofia başıyla kısa bir selam verdi.
"İlginiz için teşekkür ederim."
Rabia Kalfa yeniden eğildi.
"İzninizle."
Kapı usulca kapanınca odada sessizlik hâkim oldu.
Clara bavulları açmaya başladı.
Sofia ise pencereye doğru yürüdü.
Aşağıdaki bahçede dolaşan hizmetkârları, uzaktan geçen muhafızları ve havuzun etrafındaki servi ağaçlarını izledi.
Bir süre sonra arkasını döndü.
"Clara."
"Efendim Prensesim?"
"Biraz sarayı görmek istiyorum."
Clara'nın elleri bir anda durdu.
"Tek başınıza mı?"
"Evet."
"Ama Prensesim... Daha yeni geldik."
"Koridorlara bakıp döneceğim."
Clara endişeyle iç çekti.
"En azından bir hizmetkâr çağırayım."
"Gerek yok."
Sofia kapıya yöneldi.
"Bir sarayın koridorlarında kaybolacak değilim."
Kapı kapandı.
Clara ise arkasından fısıldadı.
"Umarım..."
Sofia ağır adımlarla koridor boyunca yürümeye başladı.
Her geçtiği koridor bir öncekinden daha ihtişamlıydı.
Duvarlardaki çiniler, mermer sütunlar ve kemerler birbirini takip ediyor; saray adeta bitmek bilmiyordu.
Bir süre sonra durdu.
Sağına baktı.
Sonra soluna.
Kaşları hafifçe çatıldı.
"Bu koridordan mı gelmiştim?"
Sessizlik.
"Hayır..."
"Sanırım diğeriydi."
Başka bir koridora döndü.
Birkaç dakika sonra yeniden aynı mermer havuzun önüne çıktı.
Derin bir nefes aldı.
"Tamam..."
"Galiba..."
"Biraz kayboldum."
Tam arkasını döneceği sırada karşı yönden gelen ayak seslerini duydu.
Başını kaldırdı.
Koridorun sonunda uzun boylu bir adam yürüyordu.
Üzerindeki koyu lacivert kaftan oldukça sadeydi.
Belindeki kılıç dışında dikkat çeken hiçbir şeyi yoktu.
Sofia onu görünce içinden geçirdi.
"Bir muhafız..."
Adam birkaç adım kala durdu.
İkisi de birkaç saniye sessizce birbirine baktı.
İlk konuşan Sofia oldu.
"Sen."
Murad'ın kaşlarından biri hafifçe kalktı.
Sofia aynı ciddi ifadeyle devam etti.
"Misafir odalarının yolu hangi tarafta?"
Murad cevap vermedi.
Sadece birkaç saniye onu izledi.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
"Önce selam vermeyecek misiniz?"
Sofia'nın yüzündeki ifade değişmedi.
"Ben yol sordum."
"Ben de bir soru sordum."
Sofia derin bir nefes aldı.
"Demek Âsâr Sarayı'nda muhafızlar misafirlere yol göstermek yerine soru soruyor."
Murad'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
"Demek Elyrion'da prensesler tanımadıkları insanlara emir vermeyi tercih ediyor."
Sofia'nın bakışları sertleşti.
"Emir vermedim."
"Öyle mi?"
"Yalnızca görevini yapmanı istedim."
Murad başını hafifçe eğdi.
"Benim görevimin ne olduğunu nereden biliyorsunuz?"
Sofia bir an duraksadı.
Sonra kendinden emin bir tavırla cevap verdi.
"Üzerindeki kılıçtan."
Murad istemsizce gülümsedi.
"Oldukça güçlü bir çıkarım."
Bu gülümseme Sofia'nın sinirini daha da bozmuştu.
"İsmin?"
"Rûhî."
"Rûhî..."
Sofia ismi sessizce tekrar etti.
"Pekâlâ Rûhî."
"Şimdi bana yolu gösterebilir misin?"
Murad bir an sustu.
Sonra koridorun diğer ucunu işaret etti.
"Memnuniyetle."
Sofia tek kelime etmeden yürümeye başladı.
Murad da birkaç adım geriden onu takip etti.
Koridorun sonunda misafir dairesine açılan kapı göründüğünde Sofia durdu.
"Demek yolu biliyormuşsun."
Murad sakinliğini bozmadan cevap verdi.
"Bazen insanlar yolu kaybetmez."
"Kendilerine fazla güvendikleri için yanlış yöne yürürler."
Sofia kaşlarını çattı.
"Bu bir ima mı?"
Murad hafifçe omuz silkti.
"İsterseniz öyle kabul edin."
Sofia arkasını dönerek misafir dairesine doğru yürümeye başladı.
"Ne kadar ukala biri..." diye geçirdi içinden.
Murad ise olduğu yerde birkaç saniye daha bekledi.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan telaşlı ayak sesleri duyuldu.
Genç bir görevli hızla koşarak yaklaştı.
"Şehza—"
Murad, görevli daha cümlesini tamamlayamadan ona kısa ama anlamlı bir bakış attı.
Görevli bir anda sustu.
Boğazını temizledi.
"...Efendim."
Murad, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
Görevli de sessizce peşine takıldı.
Koridorun sonunda ikisinin siluetleri yavaş yavaş gözden kaybolurken Sofia, arkasına dönme gereği bile duymadı.
Çünkü onun için az önce karşılaştığı kişi...
Sadece haddinden fazla konuşan bir saray görevlisiydi…
3.BÖLÜM SONU