BÖLÜM 2
Sarayın limanı gün doğmadan uyanmıştı.
Beyaz yelkenli gemiler rüzgârla hafifçe sallanıyor, askerler ve hizmetkârlar son hazırlıkları tamamlıyordu. Tuz kokusu, dalgaların sesiyle birlikte taş iskeleye yayılıyordu.
Sofia ağır adımlarla limana indi.
Kral Adrian ile Kraliçe çoktan devlet görevlileriyle konuşmaya başlamışlardı.
"...Âsâr Devleti ile kurulacak ittifak, kuzey ticaret yollarını güvence altına alacaktır."
"Donanmanın ortak kullanımı konusunda da anlaşmaya varılması gerekiyor."
Sofia yanlarına kadar geldi.
İkisi de konuşmalarını kesmedi.
Sanki orada duran kişi öz kızları değil de sıradan bir elçiydi.
Bir süre sessizce bekledi.
Belki annesi dönüp saçını okşar diye...
Belki babası "Kendine dikkat et." der diye...
Hiçbiri olmadı.
Kraliçe yalnızca başını kaldırıp kısa bir bakış attı.
"Yola çıkmadan önce Âsâr Kralı'na iletilecek mektubu unutma."
Kral ise haritadan gözünü bile ayırmadı.
"Gecikmeyin."
Hepsi buydu.
Sofia'nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Alışmıştı.
Tam iskeleye doğru yürürken arkasından küçük bir ses geldi.
"Prenses."
Yalnızca Cassian ona böyle seslenirdi.
Yedi yaşındaki prens, her zamanki gibi dimdik durmaya çalışıyordu.
Yüzünde hiçbir duygu yoktu.
Sofia dizlerinin üzerine çöktü.
"Ne oldu, Cassian?"
Çocuk kısa bir an sustu.
Sanki söylemek istediği kelimeler boğazına düğümlenmişti.
Sonunda başını hafifçe yana çevirdi.
Kimsenin duymayacağı kadar alçak bir sesle fısıldadı.
"…Seni özleyeceğim."
Sofia'nın gözleri bir anlığına doldu.
Cassian hemen bakışlarını kaçırdı.
Sanki bu cümleyi kurmuş olmak bile büyük bir hata olmuştu.
Çünkü ona öğretilen buydu.
Sevgi, zayıflıktı.
Ve veliaht bir prens asla zayıf görünmemeliydi.
Sofia usulca gülümsedi.
"Ben de seni özleyeceğim, küçük kardeşim."
Cassian cevap vermedi.
Sadece başını eğdi ve birkaç adım geri çekildi.
Yüzündeki o ciddi ifade geri dönmüştü.
Ama Sofia, kardeşinin yumruk yaptığı ellerinin hafifçe titrediğini görmüştü.
Sofia, Cassian'ın ardından birkaç saniye daha olduğu yerde kaldı.
Küçük prens çoktan annesi ile babasının yanına dönmüş, yüzündeki o kısa süreli kırılganlığı yeniden ciddi ifadesinin ardına saklamıştı.
Sofia usulca arkasını döndü.
Hiçbir şey söylemeden gemiye uzanan ahşap köprüye doğru yürüdü.
Dalgalar iskele taşlarına yavaşça çarpıyor, tuz kokulu rüzgâr ince pelerininin eteklerini dalgalandırıyordu. Tam gemiye çıkacakken tanıdık bir ses onu durdurdu. Sofia arkasını döndüğünde, yıllardır hem kılıç ustası hem de akıl hocası olan Usta Leon'u gördü. Yaşlı adam her zamanki sakinliğiyle ona yaklaştı. "Gittiğin yerde sana öğrettiklerimi değil, neden öğrettiğimi hatırla." dedi. Sofia saygıyla başını eğdi. "Unutmayacağım, Ustam." Leon hafifçe başını salladı ve başka hiçbir şey söylemeden geri çekildi. O an Sofia, bunun sıradan bir nasihat olduğunu düşündü.
Güverteye adımını attığında onu ilk karşılayan kişi Leydi Clara oldu.
Genç nedime zarifçe eğildi.
"Hoş geldiniz, Prensesim."
Sofia hafifçe başını salladı.
Clara, çocukluğundan beri onun yanındaydı.
Bu yüzden yüzündeki en küçük değişimi bile fark edebiliyordu.
Yine de hiçbir şey sormadı.
Çünkü bazı sessizliklerin cevabı olmazdı.
Mürettebat son hazırlıklarını tamamlarken denizcilerin sesleri güvertede yankılanıyordu.
Birileri halatları kontrol ediyor, bir başkası yelkenleri gözden geçiriyordu.
Clara yavaşça Sofia'nın yanına yaklaştı.
"Prensesim," dedi alçak bir sesle. "Kamaranız hazır."
Sofia'nın gözleri ufukta gezindi.
"Biraz daha..."
Sesi neredeyse rüzgârın arasında kaybolmuştu.
"Biraz daha burada kalmak istiyorum."
Clara sessizce başını eğdi.
Bir adım geriye çekildi.
Ne teselli etti...
Ne de yalnız bıraktı.
Sadece yanında durdu.
Sofia parmaklarını geminin ahşap korkuluğunda gezdirdi.
Karşı kıyıda yükselen saray, sabah güneşinin altında her zamanki gibi ihtişamlı görünüyordu.
Taş duvarlar...
Yüksek kuleler...
Çocukluğunu geçirdiği pencereler...
Hepsi olduğu yerde duruyordu.
Sofia gözlerini bir an olsun ayırmadı.
Sonra, yalnızca kendi duyabileceği kadar kısık bir sesle fısıldadı:
"Bir insan, evini özlemeden de terk edebilir miydi?"
Sofia, Clara'nın eşliğinde geminin alt güvertesine indi. Dar koridorun sonunda bulunan kamarasının kapısı usulca açıldı. İçerisi sade ama özenle hazırlanmıştı. Cilalı ahşap duvarlar, küçük yuvarlak bir pencere, denize bakan bir çalışma masası ve köşeye yerleştirilmiş tek kişilik bir yatak... Clara, Sofia'nın pelerinini dikkatlice yerine astıktan sonra ona döndü. "Prensesim, kaptanın verdiği bilgiye göre rüzgâr bizimle olduğu sürece yolculuğumuz on iki gün sürecek. İlk iki gün deniz biraz sert olabilir, ancak ardından daha sakin sulara ulaşacağız. Eğer bir aksilik yaşanmazsa on ikinci günün sabahında Âsâr Devleti'nin limanına varmış olacağız." Sofia küçük pencereye yöneldi. Ufuk, deniz ve gökyüzü birbirine karışmıştı. Önünde, sonu görünmeyen on iki günlük bir yolculuk uzanıyordu.
ÂSÂR DEVLETİ 👑
Güneş, haremin yüksek pencerelerinden içeri süzülmeye başladığında odanın içinde derin bir sessizlik hâkimdi.
Ta ki...
GÜM!
"Ah!"
Mihri, battaniyesine dolanmış hâlde kendini yerde buldu.
Birkaç saniye tavana boş boş baktı.
Sonra derin bir iç çekti.
"Bir gün... Sadece bir gün yatağımdan düşmeden uyanmak istiyorum."
Yerde otururken dağılmış saçlarını yüzünden çekti.
"Mihrimah Sultan..." diye geçirdi içinden.
"Bir sultan böyle uyanmamalı."
Kapı usulca çalındı.
"Buyurun."
İçeri giren nedimesi, yerde oturan Mihri'yi görünce şaşırmamaya çalıştı.
"Sultanım..."
Mihri eliyle durmasını işaret etti.
"Lütfen."
Ayağa kalkarken ciddiyetini toplamaya çalıştı.
"Hiçbir şey görmedin."
Nedimesi dudaklarını birbirine bastırarak başını eğdi.
"Elbette görmedim, Sultanım."
Mihri gülümsedi.
"İyi."
Sonra aynanın karşısına geçti.
Bugün altın sarısı işlemelerle süslü açık pembe kaftanı tercih etti.
Nedimesi saçlarını özenle örerken Mihri aynadaki yansımasına baktı.
"Bugün ciddi olacağım."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Çok ciddi."
Bir an düşündü.
"En azından öğleye kadar."
Hazırlığı tamamlandıktan sonra haremin uzun taş koridorlarında yürümeye başladı.
Koridorlarda cariyeler sessiz adımlarla ilerliyor, kalfalar sabah işlerini düzenliyor, uzaktan gelen gül suyu ve taze pişmiş ekmek kokusu birbirine karışıyordu.
Haremin büyük avlusunu geçerek yalnızca hanedan kadınlarının kullandığı kahvaltı salonuna ulaştı.
Ortadaki uzun sofrada çeşit çeşit peynirler, sıcak pideler, bal, kaymak, zeytinler, taze meyveler ve buharı tüten şerbetler çoktan hazırlanmıştı.
Mihri yerine otururken içinden tek bir düşünce geçti.
“Bu sofralarla baş etmek savaş meydanından daha zor.”
Kahvaltının ardından Mihri, haremin musiki odasına doğru ilerledi.
Sabahın sakinliği yerini yavaş yavaş neşeli seslere bırakmıştı. Udun ince tınıları, kanunun zarif nağmeleri ve genç kızların birbirine karışan sesleri koridorlara yayılıyordu.
Mihri içeri girdiğinde odadakiler hemen ayağa kalktı.
"Sultanım."
Mihri gülümseyerek elini kaldırdı.
"Lütfen, devam edin. Sizi dinlemek için geldim."
Kızlar yeniden yerlerine oturdu. Kısa süre içinde odanın havası yumuşadı. Mihri, müziği dikkatle dinlerken yüzünde samimi bir tebessüm vardı.
Bir süre sonra yanındaki cariyelerden biri ona yaklaşarak tatlı bir sesle konuştu.
"Sultanım, bugün pek neşelisiniz."
Mihri hafifçe kaşlarını kaldırdı.
"Öyle miyim?"
"Elbette. Zaten sizin neşeniz bütün hareme yayılır."
Mihri bu sözlere gülümsedi.
Fakat ardından gelen soruyu fark etmemesi mümkün değildi.
"Şehzade Murad Hazretleri de böyle neşeli biri midir acaba?"
Mihri birkaç saniye sessiz kaldı.
Sorduğu soru masum görünüyordu.
Ama ardından gelen bakışlar ve bekleyişler, cevaptan daha fazlasını istediklerini gösteriyordu.
Mihri başını hafifçe yana eğdi.
"Ne kadar da ilginç..."
“Her zamanki gibi benden abim hakkında bilgi almaya çalışıyorlar??”
"Murad ağabeyim mi?"
"Ah, evet Sultanım. Merak ettik sadece."
Mihri çayından küçük bir yudum aldı.
Ciddileşmeye çalıştı.
"Şehzade Murad'ı merak edecek çok kişi vardır.”
Sesi hâlâ ciddiydi.
“Ama genelde beni gördüğünde, kahvaltımı yapıp yapmadığı sorar.”dedi ve içinden hunharca güldü.
Kızlar salak bir şekilde sırıttı.
Mihri bu sırıtışı anladı çok tanıdık geldi.
“Demek Murad ağabeyim bugün de farkında olmadan hayran kitlesi toplamış."
Musiki odasındaki sıkıcı sohbetin ardından Mihri, biraz hava almak istediğini söyledi.
Nedimesi Şirin Hatun ile Haremden ayrılıp hasbahçeye doğru ilerlerken yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Sarayın içinde herkesin bir görevi, bir sözü ve sakladığı bir düşüncesi vardı.
Bazen Mihri, bütün bu sessiz hesapların arasında sadece birkaç dakika boyunca kendisi olmak isterdi.
Hasbahçeye ulaştığında onu ilk karşılayan şey, güllerin kokusu ve ağaçların arasından süzülen hafif rüzgâr oldu.
Mermer yolların kenarına dizilmiş çiçekler, sabah güneşinin altında daha da canlı görünüyordu.
Mihri derin bir nefes aldı.
"İşte burası..."
"Saraydaki en huzurlu yer."
Yanındaki cariyesiyle yavaş adımlarla ilerlerken uzaktan gelen metal sesleri dikkatini çekti.
Şak!
Mihri durdu.
Bir kez daha duyuldu.
Şak!
Merakla sesin geldiği yöne baktı.
Hasbahçenin ilerisindeki talim alanında iki kişi kılıç çalışıyordu.
Biri, sarayın en çok konuşulan şehzadesi ağabeyim Murad…
Diğeri ise onun yakın dostu Emirhan’cığımdı.
Mihri onları izlemeye başladığında yüzünde istemsiz salak bir gülümseme oluştu.
Murad'ın hareketleri her zamanki gibi sakindi.
Ne gereksiz bir gösteriş vardı ne de öfke.
Sanki elindeki kılıç, onun bir parçasıymış gibi hareket ediyordu.
"Bazen gerçekten merak ediyorum..."
"Bu kadar ciddi olmayı nasıl başarıyor?"
Emirhan da ağabeyim gibiydi. Fazla ciddi, fazla ölçülü... Gereksiz samimiyetlerden uzak duran biri. Belki de bu yüzden Murad ile bu kadar iyi anlaşıyorlardı.
Kumraldan sarıya çalan saçları, açık kahverengi gözleri ve sol gözünün altındaki küçük beniyle dikkat çekiyordu. Uzun boylu, güçlü yapılı ve sakin bir duruşu vardı.
Ama nedense bana karşı hep mesafeliydi.
"Acaba ben de ağabeyim gibi ciddi biri olsam... O zaman beni de sever miydi?"
Tam o sırada arkasından gelen sesle ve bir çift elin elbisenin boynundan tutup kaldırmasıyla irkildi.
"Demek yine gizlice talim izliyorsun."
Mihri olduğu yerde kaldı.
Bu sesi tanıyordu.
Yavaşça arkasını döndü.
Ağabeyi Salih tam karşısında duruyordu.
A-abicim
Mihri anlık:

2.BÖLÜM SONU