BÖLÜM 1
Uzak denizlerin kıyısında, dalgaların eski taş duvarlara fısıldadığı bir krallık vardı. Elyrion... Altın kuleleri, sonsuz maviliğe açılan limanları ve yüzyıllardır korunan gelenekleriyle bu krallık, gücünü yalnızca ordularından değil; geleceğini emanet ettiği hükümdarlarından alırdı. Çünkü bu topraklarda bir taç taşımak, sadece bir ayrıcalık değil, bir halkın kaderini omuzlamak demekti.
Ve o kaderi taşıyacak kişi, Veliaht Prenses Sofia'ydı.
Ancak Elyrion'un kusursuz olması beklenen genç prensesi, o sabah sarayın kurallarına pek uygun bir başlangıç yapmamıştı. Çünkü gece boyunca kitapların ve devlet belgelerinin arasında çalışan Sofia, özel dersinin başlamasına yalnızca 45 dakika kala çalışma masasının başında uyuyakalmıştı.
"Sofia Hanım... Prensesim..."
Sofia, kendisine seslenen sesi duyduğu hâlde gözlerini açmak istemedi. Başını masanın üzerindeki açık kitaba biraz daha yaklaştırdı. Gece boyunca incelediği belgeler hâlâ önündeydi; yarım kalmış notlar, eski anlaşmalar ve saray kâtiplerinden gelen raporlar masanın üzerine dağılmıştı.
"Sizi uyandırmak zorundayım, Prensesim."
Bu kez seslenen kişi, yıllardır onun yanında olan nedimesi Clara'ydı. Sofia'nın sabahları uyanmakta zorlandığını bilen Clara, genç prensesin omzuna nazikçe dokundu.
"Özel dersiniz başlamak üzere."
Sofia yavaşça gözlerini açtı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlamaya çalıştı, ardından masadaki kitapları görünce geceyi hatırladı.
"Yine mi uyuyakaldım?"
Clara küçük bir gülümsemeyle başını salladı.
"Maalesef, Prensesim."
Kısa bir süre sonra Sofia, sarayın ihtişamına uygun şekilde hazırlanmaya başlamıştı. Hizmetçiler onun kahverengi saçlarını özenle tarayıp sade ama asil bir şekilde toplamış, açık kahve gözlerini ortaya çıkaran zarif bir görünüm hazırlamışlardı. Üzerine Elyrion hanedanının zarafetini yansıtan, açık mavi ve ince işlemelerle süslenmiş uzun bir elbise giydi.
Sofia aynadaki yansımasına baktı.
Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir veliaht prenses gibi görünüyordu.
Fakat gözlerindeki hafif yorgunluk, o kusursuz görüntünün ardında sadece taç taşıyan biri değil, hayalleri ve korkuları olan genç bir kız olduğunu gösteriyordu.
Sofia, aynanın karşısından ayrıldıktan sonra derin bir nefes aldı ve odasının kapısına yöneldi. Clara her zamanki gibi birkaç adım gerisinden onu takip ediyordu.
Sarayın uzun koridorlarında ilerlerken Elyrion'un ihtişamı bir kez daha kendini gösteriyordu. Beyaz mermer duvarları süsleyen eski tablolar, yüksek pencerelerden içeri süzülen deniz ışığı ve nesiller boyunca korunan kraliyet armaları, buranın sıradan bir saray olmadığını hatırlatıyordu.
Fakat Sofia için bu koridorlar sadece güzellikten ibaret değildi.
Her taşında bir görev, her kapısında bir sorumluluk vardı.
Ders salonuna ulaştığında içeride onu bekleyen öğretmenleri çoktan yerlerini almıştı. Elyrion Veliaht Prensesi'nin eğitimi, sıradan bir soylunun eğitiminden çok farklıydı. Tarih, diplomasi, yabancı devletlerin politikaları, savaş stratejileri ve yönetim dersleri... Sofia bir gün taşıyacağı tacın ağırlığına hazırlanıyordu.
Kapıyı açıp içeri girdi.
"Geç kaldım, özür dilerim."
Sesi sakindi.
Lord Alaric, elindeki kitaptan başını kaldırıp ona baktı. Ancak yüzündeki ifade öfkeden çok, genç prensesin neden böyle bir hata yaptığını anlamaya çalışan birinin ifadesiydi.
"Bugün için tek gecikmeniz bu olsun, Majesteleri."
Sofia hafifçe başını eğdi.
"Olmayacak."Bunu söylerken kendine verdiği sözü, kimsenin duymasını istemedi.
Âsâr Devleti’nden 👑
Âsâr Devleti'nde bazı günler diğerlerinden daha büyük anlam taşırdı. Sarayın koridorları daha erken hareketlenir, hizmetliler daha dikkatli yürür, her köşede hazırlıkların sesi duyulurdu. Çünkü o gün sıradan bir gün değildi.
Âsâr Devleti'nin kuruluş yıl dönümüydü.
Yıllardır kutlanan bu özel gün, saray için yalnızca bir bayram değil; geçmişi, gücü ve hanedanın devamını hatırlatan önemli bir törendi.
Fakat o sabah sarayın en küçük prenseslerinden biri için gün, hiç de görkemli başlamamıştı.
"Mihrî Sultan..."
Perdelerin arasından süzülen güneş ışığına rağmen genç prenses yatağından ayrılmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Nedimesi gülümseyerek yatağın yanına yaklaştı.
"Nefes alıyor mu diye kontrol etmeme gerek var mı, yoksa kendin uyanmayı mı düşünüyorsun?”
Mihrî, gözlerini açmadan cevap verdi.
"Beş dakika daha..."
“Sultanım, bunu dün de söylediniz."
"Demek ki beş dakika yetmemiş."
Nedimesi başını iki yana salladı.
Bugün sarayda herkes kusursuz görünmek için hazırlanıyordu. Soylular, devlet adamları ve saray halkı çoktan görevlerinin başındaydı.
Ama Mihrî Sultan hâlâ yorganıyla küçük bir anlaşma yapmaya çalışıyordu.
Sonunda nedimesinin ısrarlarıyla yatağından kalktı.
"Bugün önemli bir gün olduğunu biliyorsunuz, değil mi?"
Mihrî hazırlanırken aynaya baktı.
"Elbette biliyorum."
Mihrî kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
"Bu yüzden bu kadar erken uyandırılmamı da hiç anlamıyorum."
Nedimesi gülmemek için kendini zor tuttu.
Mihrî, Âsâr Devleti'nin küçük sultanıydı. Sarayın kurallarını biliyor, gerektiğinde bir sultan gibi davranabiliyordu
Ama ...
Çoğu zaman on beş yaşındaki neşeli bir genç kız olmayı, bir sultan olmaya tercih ediyordu.
Üzerine, zarif işlemelerle süslenmiş açık gül kurusu tonlarında uzun bir elbise giydirilmişti. İnce kumaşının üzerinde altın renkli nakışlar ışıkla birlikte parlıyor, sade ama asil görünümü onun genç yaşına uygun bir zarafet taşıyordu. Saçları özenle hazırlanmış, görünümünü tamamlayan küçük mücevherlerle süslenmişti.
Nedimesi son dokunuşları yaparken Mihrî Sultan aynadaki yansımasına baktı.
"Bugün ciddi görünmem gerekiyor, değil mi?"
Nedimesi gülümseyerek cevap verdi.
"Evet, Sultanım."
Mihrî birkaç saniye düşündü.
"Zor bir görevmiş."
Nedimesi, onun bunu gerçekten ciddi bir mesele gibi söylediğini görünce gülümsemesini saklayamadı.
Bir süre sonra Mihrî Sultan, babasının dairesindeki özel kahvaltı sofrasına gitmek üzere odasından çıktı.
Sarayın büyük yemek salonu, kuruluş yıl dönümüne yakışır bir ihtişam içindeydi. Yüksek tavanlardan sarkan kristal avizeler sabah ışıklarıyla parlıyor, duvarlarda Âsâr hanedanının geçmişini anlatan işlemeli perdeler ve değerli tablolar yer alıyordu.
Salonun ortasında uzanan büyük sofra ise adeta bir sanat eseriydi. Üzerine en kaliteli kumaşlardan hazırlanmış örtüler serilmiş, altın işlemeli tabaklar, ince işçilikle yapılmış gümüş takımlar ve zarif kristal kadehler özenle yerleştirilmişti. Masanın üzerinde taze meyveler, çeşitli tatlılar, sıcak ekmekler, baharatlarla hazırlanan özel yemekler ve sarayın en seçkin aşçılarının hazırladığı ikramlar bulunuyordu.
Bu sabah yalnızca hanedan ailesi değil, devletin en önemli isimleri de aynı sofrada yer alıyordu.
Padişah Ferhad Han baş köşede otururken yanında Haseki İkbal Sultan ve Dilruba sultan bulunuyordu. Şehzadeler Murad ve Salih yan yana oturuyordu. Küçük Mihrî ‘de, Sultan'ın karşısında yerini almıştı.
Sofranın diğer tarafında ise devletin en önemli adamlarından biri olan Sadrazam Halil Paşa ve oğlu Emirhan için ayrılmıştı.
Sadrazam Halil paşa ve oğlu Emirhan içeri girdi:
Mihrî Sultan en ciddi ve edepli halini takınmaya çalıştı. Yada denedi desek daha iyi olurdu. Yüzünde aptal bir gülümseme vardı her zamankinden yani.
Sadrazam Halil Paşa ağır adımlarla salona girdi. Ardından gelen oğlu Emirhan, babasının bir adım gerisinde ilerliyor; başını saygıyla hafifçe eğmiş hâlde sessizliğini koruyordu.
Padişah Ferhad Han onları memnuniyetle karşıladı.
"Hoş geldiniz, Halil Paşa."
"Devletlûm, ömrünüz uzun olsun."
Halil Paşa derin bir hürmetle eğildi. Emirhan da aynı edep içinde selam verdi.
Mihrî Sultan ise tam o sırada kendi kendine sessizce telkinde bulunuyordu.
Ciddi ol Mihrî... Sakın gülme... Bugün koskoca devlet erkânı burada. Sultan gibi otur. Sultan gibi konuş. Sultan gibi...
Aslında onun umursadığı şey sadrazam değildi.
Tam bu sırada Emirhan'ın bakışları kısa bir anlığına Mihrî Sultan'a ilişti.
Mihrî, fark edildiğini anlayınca telaşla yüzündeki tebessümü toplamaya çalıştı.
Topla... Topla şu gülüşünü...
Ne var ki gülümsemesini gizlemek isterken bu kez dudaklarını öylesine bastırdı ki yanakları hafifçe şişti.
Uzaktan bakıldığında son derece ciddi görünmeye çalışan biri değil de, sanki azarlanmış küçük bir çocuk gibi duruyordu. Emirhan bakışlarını ondan çekerek yarım bir tebessüm etti.
Yazar yorumu:
Mihri şuan şundan

Elyrion Krallığı🏰
Lord Alaric kitabını yeniden eline aldı.
"Dersimiz burada sona erdi, Majesteleri."
Sofia usulca başını eğdi.
"Teşekkür ederim, Lord Alaric."
Genç prenses odadan ayrılırken koridorlarda yankılanan ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Aynı saatlerde, Elyrion Sarayı'nın en görkemli bölümü olan Taht Salonu'nda bambaşka bir görüşme yapılıyordu.
Yüksek kemerli tavanlardan süzülen gün ışığı, beyaz mermer zemine altın renkli desenler düşürüyor; salonun iki yanında sıralanan muhafızlar mutlak bir sessizlik içinde nöbet tutuyordu.
Tahtın üzerinde Elyrion Kralı Adrian oturuyor, yanında Kraliçe Eleanor ağırbaşlı duruşuyla salondaki konuşmaları dikkatle dinliyordu.
Tam karşılarında ise haftalar önce Âsâr Devleti'ne gönderilen elçi diz çökmüş hâlde bekliyordu.
"Majesteleri..."
Elçi başını saygıyla eğdi.
"Âsâr Devleti, tarafımızdan gönderilen ticaret anlaşmasını kabul etmiştir."
Salonda kısa süreli bir sessizlik oluştu.
Kraliçe Eleanor, eşine dönerek hafifçe gülümsedi.
"Beklediğimiz haber nihayet geldi."
Kral Adrian başını ağır ağır salladı.
"Bu yalnızca ticaret için değil, iki devlet arasındaki güven için de önemli bir adımdır."
Elçi sözlerine devam etti.
"Âsâr Sultanı, dostluğun uzun yıllar sürmesini temenni ettiğini bildirdi. Ayrıca kuruluş yıl dönümü münasebetiyle düzenlenecek merasim için krallığımız adına bir heyeti memnuniyetle ağırlayacaklarını da ifade etti."
Kral birkaç dakika düşündü.
Sonra bakışlarını kraliçeye çevirdi.
"Bu daveti yalnızca resmî bir ziyaret olarak değerlendirmek istemiyorum."
Kraliçe Eleanor onun ne demek istediğini anlamış gibiydi.
"Prenses Sofia'dan söz ediyorsunuz."
Kral başını salladı.
"Sofia'nın artık yalnızca saray duvarları arasında yetişmesi yeterli değil."
Kraliçe, kızını düşünerek derin bir nefes aldı.
"Onun farklı kültürleri görmesi, hükümdarlık yolunda edineceği en kıymetli tecrübelerden biri olacaktır."
Kral Adrian ağır ağır ayağa kalktı.
"Öyleyse karar verilmiştir.”
Salondaki görevliler aynı anda başlarını eğdiler.
Kralın sesi taş duvarlarda yankılandı.
"Elçilik heyeti hazırlansın... Veliaht Prenses Sofia, Âsâr Devleti'ne gidecek."
O an, henüz hiç kimse bu yolculuğun yalnızca iki devletin kaderini değil, birçok insanın hayatını da sonsuza dek değiştireceğini bilmiyordu.
1.BÖLÜMSONU