Bu söz meydanın üstüne bir lanet gibi düştü. Hava aniden ağırlaştı. Nefes almak bile zorlaştı. Göz, gökyüzünde titreyerek daha da büyüdü; etrafa koyu bir kızıllık saçtı. Lune ileri doğru bir adım attı. Ve ZEMİN YIRTILDI. Taş diye bildikleri her şey, et gibi açıldı. Ayaklarının altından koyu sıvılar fışkırdı, meydan artık güvenli bir yer değil, av alanıydı. Angela Nyla’nın kolunu kaptığı gibi bağırdı: “KOŞ!” Ama Lune… Lune uçmadı. Lune fırladı. Bir gölge gibi, bir çığlık gibi, bir felaket gibi. Angela son anda Nyla’yı yere itti. Lune’un pençesi havayı yırttı, arkasında kızıl bir iz bırakarak geçti. Duvar paramparça oldu, taşlar yağmur gibi etrafa saçıldı. Nyla sürünerek kaçarken arkasından gelen sesi duydu: — tak… tak… tak… Lune’nin pençeleri zemine her değdiğinde kanlı izler kalıyordu. Angela döndü. Gözleri karardı. Ellerini kaldırdı ve bir şey fısıldadı. HAVA KESİLDİ. Lune’un üstüne görünmez bir güç çarptı. Yaratık geriye savruldu, ama yere düştüğünde sadece güldü. Gülüşü… insan sesi değildi. “Geç kaldın, Angela.” Lune kanatlarını açtı. Meydanın üstüne koyu bir gölge çöktü. Sonra… saldırı başladı. Angela’nın attığı her darbe havayı yarıyor, Lune’un her hamlesi etrafı kanlı bir kaosa çeviriyordu. Bir duvar daha yıkıldı. Bir sütun devrildi. Her şey çığlık atıyordu. Nyla saklandığı yerden izlerken fark etti: Bu bir savaş değildi. Bu… katliamın provasıydı. Lune bir anda Angela’yı yakaladı. Pençeleri omzuna saplandı. Angela’nın çığlığı meydanı doldurdu. Kan yere damladı. Kızıl… koyu… sıcak. Nyla bağırdı: “ANGELA!” Lune başını yavaşça Nyla’ya çevirdi. Gözlerinde tanıdığı hiçbir şey yoktu. “Sıradaki sensin.” Angela son gücüyle Lune’un yüzüne vurdu. İkisi birlikte yere yuvarlandı. Kan, zeminle karıştı. Meydan artık tamamen kırmızıya boyanmıştı. Ve o anda… Göz daha da açıldı. Sanki bir şey daha geliyordu. Sanki Lune… yalnız değildi.Angela dizlerinin üstünden doğruldu. Omzundan süzülen koyu renkli sıvı yere damladığında zemin tısladı. Sanki toprak, o karanlığı tanıyordu. Angela ellerini açtı. Avuçlarının içinde siyah, yoğun, nabız atan küreler oluştu. Işık değil… Gölge de değil… Yaşayan bir karanlık. Angela’nın sesi kalınlaştı: “Bu şehir beni unuttu sandı.” Bir küreyi ileri savurdu.
Küre Lune’nin göğsüne çarptı. Yaratık geri savruldu, kanatları kontrolden çıktı, meydanın bir köşesine çakıldı. Ama Lune ayağa kalkarken gülüyordu. Aynı anda başını çevirdi. Nyla. Lune’nin gözleri daraldı. Kanatlarını yere sürterek hızlandı ve Nyla’ya doğru atıldı. Nyla kaçtı. Dar bir geçitten içeri daldı. Duvarlar titredi; Lune’nin pençeleri taşları kağıt gibi parçaladı. Angela bağırdı: “NYLA DURMA!” Angela iki elini birden kaldırdı. Karanlık küreler çoğaldı. Havada döndüler… sonra yağmur gibi Lune’nin üzerine çöktüler. Her çarpışma bir şok dalgası yarattı. Meydanın her yeri kızıl ve siyah izlerle kaplandı. Ama Lune durmadı. Bir sıçrayışta Nyla’nın önüne indi. Kanatlarını açtı. Gölgesi Nyla’yı tamamen yuttu. “Seni silersem… kapı kapanır.” Nyla geriye çekildi, nefesi kesildi. Tam o anda Angela araya girdi. Bir küreyi Lune’nin başına yapıştırdı. PAT! Karanlık patladı. Lune sendeledi, ama yere düşmedi. Başını Angela’ya çevirdi. “Sen hâlâ beni kurtarabileceğini mi sanıyorsun?” Angela dişlerini sıktı. Ellerinden süzülen karanlık artık kontrolsüzdü. “Hayır,” dedi. “Ama seni durdurabilirim.” Cehennem şehri sarsıldı. Göz gökyüzünde daha da açıldı. Ve bir şey netleşti: Bu savaş bitmeyecek. Sadece daha karanlık bir aşamaya geçecekti.
16. Bölüm sonu~
