Angela’nın laneti mühürlendikten sonra, şehir sessizleşti. Okul yeniden açıldı. Ve ilkbahar geldiğinde, hiç kimse o geceleri hatırlamıyordu… Sadece Villiam ve Mira hariç. Villiam, büyü defterini gömdüğü mezarın başında oturuyordu. Mira yanına geldi, elinde iki kahve vardı. İkisi de sessizce oturup gökyüzüne baktı. Artık siyah tüyler yoktu… gökyüzü mavi, güneş parlaktı. Mira: “Her şey bitti, değil mi?” Villiam: “Evet… Artık bitti.” ... YILLAR SONRA Villiam ve Mira evlendi. Büyük bir şehirde değil, küçük bir sahil kasabasında yaşadılar. Evin penceresinden deniz görünüyordu. Bahçede lavanta çiçekleri, verandada salıncak vardı. Bir sabah, Mira bahçede çamaşır asarken küçük bir çocuk koşarak geldi. Gözleri babasınınki gibi maviydi, saçları annesininki gibi dalgalıydı. “Baba! Baba! Deniz kabuğu buldum!” diye bağırdı. Villiam oğlunu kucağına aldı. Gülümsedi. Ve içinden, “Artık korku yok… sadece huzur var.” diye geçirdi. Akşam olduğunda, ailece yemek yediler. Mum ışığında, dalga sesleri eşliğinde. Mira Villiam’a baktı, elini tuttu. Gözlerinde minnettarlık vardı. Mira: “Bizi kurtardığın için teşekkür ederim.” Villiam: “Ben sadece savaşmadım… artık yaşamayı seçtim.” Evlerinin rafında eski, siyah bir defter duruyordu. Üzerinde kilit vardı. Ve kilidin etrafında kurumuş lavanta çiçekleri. Kimse onu açmadı… Çünkü artık gerek yoktu. Güneş doğdu, korku bitti...
~SON~
