İçeriğe geç

Renkleri Toplayan Kız

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Renkleri Toplayan Kız

Bölüm 2

Bölüm 2: Mor Kapının Ardında

Şişeyi elime aldığım anda içindeki turkuaz renk hareketlendi. Küçük ışık kıvılcımları camın içinde dönüyor, bazen yukarı yükseliyor bazen de tekrar aşağı iniyordu. Gözlerimi ayıramıyordum. Sanki yalnızca bir renk değil, yaşayan bir şey taşıyordum. Elimdeki anahtar hafifçe titreşti. Aynı anda şişenin içindeki turkuaz ışık da parladı. Koridordaki mor ışık bir anlığına zayıfladı. Gümüş gözlü çocuk bunu fark eder etmez bana doğru bir adım attı. “Sakın bırakma,” dedi. “Ne?” diye sordum. “Şişeyi.” Kaşlarımı çattım. “Neden?” Çocuk cevap vermeden önce koridorun sonundaki kapı yeniden sarsıldı. Bu kez çıkan ses dükkânın duvarlarını titretti. Tavandan ince tozlar dökülmeye başladı. Masadaki adam hızla kitabın yanına gitti ve sayfaları çevirmeye başladı. Sayfalar kendi kendine durdu. Adamın yüzü bir anda ciddileşti. “Bu mümkün değil...” diye mırıldandı. “Ne mümkün değil?” diye sordum. Adam gözlerini kitaptan kaldırdı. “İlk renk bu olmamalıydı.” Elimdeki şişeye baktım. İçindeki turkuaz ışık hâlâ dönüyordu. “Bu renk ne?” Adam birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu. “Bu bir duygu rengi.” “Duygu rengi mi?” “Kaybolan her renk bir duyguyu temsil eder.” Kalbim hızlandı. “Peki bu?” Adam doğrudan şişeyi işaret etti. “Umut.” O kelimeyi duyunca içimde garip bir sıcaklık hissettim. Sanki uzun zamandır unuttuğum güzel bir anıyı hatırlamıştım. Aynı anda şişenin içindeki ışık biraz daha güçlendi. Ve o anda zihnimde başka bir görüntü belirdi. Bu kez bir okul bahçesindeydim. Yanımda Can ve Seren vardı. Üçümüz kahkahalarla gülüyorduk. Görüntü yalnızca birkaç saniye sürdü ama içimde bıraktığı his çok güçlüydü. Mutluluk. Güven. Ve umut. Bir anda görüntü kayboldu. Yeniden dükkândaydım. Nefes nefese kalmıştım. “Ben... bunu gördüm,” dedim. Gümüş gözlü çocuk başını salladı. “Çünkü renk seni seçti.” Tam o sırada şişenin içindeki turkuaz ışık havaya yükseldi. İnce bir çizgi hâlinde dönerek tavana doğru çıktı. Sonra ışık parçacıkları bütün dükkâna yayıldı. Ve ilk kez kapının üzerindeki çatlak küçülmeye başladı. Herkes donup kaldı. Çünkü ilk kez bir şey kapıyı durduruyordu. Ancak o anda kapının arkasından gelen derin ses yeniden duyuldu. Bu kez çok daha öfkeliydi. “Anahtar Taşıyıcısı...” Ses bütün dükkânı doldurdu. “Renkleri toplamaya başladın.”“Renkleri toplamaya başladın.” Kapının arkasından gelen ses dükkânın içinde yankılandı. Bu kez yalnızca duymadım, içimde hissettim. Sanki duvarlar bile bu sözlerden etkilenmişti. Koridorun sonundaki mor ışık dalgalandı. Elimde tuttuğum umut şişesi yeniden parladı. İçindeki turkuaz renk dönmeye devam ediyor, etrafına küçük ışık parçacıkları saçıyordu. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonra masadaki adam kitabı kapattı. “Beklediğimden daha hızlı ilerliyor,” dedi. “Ne ilerliyor?” diye sordum. Adam doğrudan cevap vermedi. Gözlerini kapıya çevirdi. “O uyanıyor.” Bu sözler içime hiç iyi hissettirmedi. Gümüş gözlü çocuk da aynı şeyi düşünmüş olacak ki kaşlarını çattı. “İkinci rengi bulmamız gerekiyor.” “Ama nerede olduğunu bile bilmiyoruz.” Tam o anda elimdeki şişe hafifçe titreşti. İçindeki turkuaz ışık yukarı doğru yükseldi. Sonra ince bir çizgi hâlinde havaya çıktı. Hepimiz onu izliyorduk. Işık dükkânın tavanında küçük bir şekil çizdi. Önce anlamsız görünüyordu. Sonra yavaş yavaş netleşti. Bir bina resmi ortaya çıktı. Büyük bir bina. Önünde uzun merdivenler vardı. Kalbim hızlandı. Çünkü o yeri tanıyordum. “Bu...” diye fısıldadım. “Okulum.” Gümüş gözlü çocuk hemen bana döndü. “Emin misin?” Başımı salladım. “Evet. Bu bizim okul.” Turkuaz ışık birkaç saniye daha havada kaldıktan sonra kayboldu. Dükkân yeniden sessizleşti. Masadaki adam düşünceli görünüyordu. “Demek ikinci renk orada.” “Ama neden okulda olsun?” diye sordum. “Bilmiyoruz,” dedi. “Bunu ancak gidip öğrenebiliriz.” Tam o sırada dükkânın giriş tarafında bir ses duyuldu. Tak. Hepimiz sustuk. Sonra aynı ses tekrar geldi. Tak. Tak. Tak. Sanki biri kapının diğer tarafında yavaşça vuruyordu. Ama vurdukça dükkânın ışıkları titreşiyordu. Gümüş gözlü çocuk bir adım geri çekildi. “Bizi buldular.” Kalbim hızlandı. “Kim?” Çocuk cevap vermedi. Çünkü o anda kapının altından ince siyah bir sis içeri sızmaya başlamıştı. Sis yere yayıldığı anda renkli mürekkepler soluklaşmaya başladı. Umut şişesi elimde aniden parladı ve turkuaz ışık sisin olduğu yere doğru uzandı. İki güç birbirine değdiği anda küçük kıvılcımlar oluştu. Ve kapının dışından gelen bir ses duyuldu. Bu ses kapının arkasındaki derin sese benzemiyordu. Daha sakindi. Ama çok daha ürkütücüydü. “Anahtar Taşıyıcısı...” dedi yabancı ses. “Seni bulmamız uzun sürmedi.”“Bizi bulmamız uzun sürmedi.” Yabancı ses kapının diğer tarafından geldiğinde dükkânın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Elimdeki umut şişesi yeniden parladı. Turkuaz ışık avuçlarımın etrafında dönmeye başladı. Gümüş gözlü çocuk hızla önümde durdu. Sanki beni korumaya çalışıyordu. “Kapıdan uzak dur,” dedi. Sesindeki ciddiyet beni daha da tedirgin etti. Siyah sis kapının altından içeri sızmaya devam ediyordu. Yayıldığı yerlerde renkler soluyordu. Raflardaki parlak mürekkepler matlaşmıştı. Duvarlardaki ışıklar zayıflıyordu. Sanki sis renkleri yiyordu. Masadaki adam kitabı yeniden açtı. Sayfalar kendi kendine çevrilmeye başladı. Birden durdular. Adamın yüzü gerildi. “Hayır...” diye fısıldadı. “Ne oldu?” diye sordum. Adam gözlerini kitaptan kaldırmadı. “Onlar buraya gelmemeliydi.” Tam o anda kapının dışından sert bir vurma sesi geldi. ÇAT! Camın üstünde yeni çatlaklar oluştu. Sonra bir tane daha. ÇAT! Bu kez çatlaklar daha da yayıldı. Kalbim hızla atıyordu. Kapının hemen arkasında kim olduklarını bilmediğim kişiler vardı ve belli ki içeri girmeye çalışıyorlardı. Gümüş gözlü çocuk yumruklarını sıktı. Gözlerindeki gümüş parıltı güçlenmişti. “Zamanımız kalmadı.” “Neye?” diye sordum. “Gitmeye.” Şaşkınlıkla ona baktım. “Nereye?” Çocuk doğrudan cevap vermedi. Bunun yerine okulun görüntüsünü oluşturan turkuaz ışığın kaybolduğu tavana baktı. “İkinci renk seni bekliyor.” Tam o sırada elimdeki şişe aniden ısındı. İçindeki turkuaz renk hızla dönmeye başladı. Sonra ince bir ışık çizgisi oluştu. Çizgi havada ilerleyerek dükkânın arka tarafındaki eski bir rafı işaret etti. Hepimiz ona baktık. Raf yavaşça titredi. Sonra kendi kendine yana kaydı. Arkasında daha önce görmediğim dar bir geçit ortaya çıktı. Geçidin içinden yumuşak, altın renkli bir ışık geliyordu. Nefesimi tuttum. “Bu da ne?” diye fısıldadım. Masadaki adam ilk kez hafifçe gülümsedi. “Çıkış yolunuz.” O anda giriş kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı. Camın bir kısmı kırılarak yere düştü. Siyah sis hızla içeri dolmaya başladı. Ve sisin içinden iki parlak göz görünmeye başladı. Gümüş gözlü çocuk hemen bana döndü. “Umay, koş!” dedi.“Çünkü onlar içeri girmeden önce bu geçitten geçmemiz gerekiyor.” Gümüş gözlü çocuğun sesi kararlıydı. Kapının arkasındaki şeyler gittikçe yaklaşıyordu. Siyah sis artık dükkânın yarısını kaplamıştı. Yere yayıldığı her yerde renkler kayboluyor, duvarlar soluklaşıyordu. Elimdeki umut şişesi parlaklığını korumaya çalışıyordu ama onun ışığı bile sisin yanında zayıf görünüyordu. Bir an tereddüt ettim. Dar geçide baktım. Sonra kırılmak üzere olan giriş kapısına. Sonra da koridorun sonundaki mor kapıya. O kapı hâlâ ışık saçıyordu. Hâlâ beni çağırıyormuş gibi hissediyordum. Ama şimdi gitme zamanı değildi. Bunu biliyordum. Gümüş gözlü çocuk kolumdan tuttu. “Çabuk!” Birlikte geçide doğru koşmaya başladık. Masadaki adam da kitabı eline alıp peşimizden geldi. Tam geçide ulaşacağımız sırada giriş kapısı büyük bir gürültüyle parçalandı. ÇAT! Cam parçaları her yana savruldu. Siyah sis dükkânın içine doldu. Ve sisin içinden uzun pelerinli üç siluet ortaya çıktı. Yüzlerini göremiyordum. Ama gözleri görünüyordu. Soğuk ve gümüş renkli gözler. İçlerinden biri beni işaret etti. “Anahtar Taşıyıcısı.” Bu sözleri duyunca içim ürperdi. Diğeri bir adım öne çıktı. “Renkleri teslim et.” Elimdeki şişeyi daha sıkı tuttum. “Hayır.” Sesim korktuğum kadar zayıf çıkmamıştı. Pelerinli kişi başını hafifçe eğdi. “O halde peşinden geleceğiz.” Gümüş gözlü çocuk beni geçidin içine çekti. Tam o anda raf yeniden hareket etti ve geçidin girişi kapanmaya başladı. Son gördüğüm şey, siyah sisin içindeki üç kişinin bize doğru yürümeye başlamasıydı. Sonra geçit tamamen kapandı. Bir anda sessizlik oldu. Nefes nefese durmuştum. Bulunduğumuz yer uzun taş bir tünele benziyordu. Duvarlarda altın renkli çizgiler vardı. Sanki biri taşların içine ışık işlemişti. Elimdeki umut şişesi yeniden parladı. Bu kez içinden küçük bir ışık noktası çıktı. Havada süzüldü ve tünelin derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. Hepimiz onu izledik. Masadaki adam sessizce konuştu. “Yol gösterici uyandı.” “Yol gösterici mi?” diye sordum. Adam başını salladı. “Seni ikinci renge götürecek.” Işık noktası ilerlemeye devam ederken tünelin sonundan hafif bir ses geldi. Sanki uzakta bir zil çalmıştı. Gümüş gözlü çocuk durdu. Yüzündeki ifade değişti. “Bunu duydunuz mu?” Tam o anda tünelin sonundaki karanlıkta iki altın renkli göz açıldı.İkinci renk ortaya çıkmıştı. Ama ona ulaşmak sandığım kadar kolay olmayacaktı. Havada parlayan “Neşe” kelimesi birkaç saniye boyunca ışıldadı. Sonra yüzlerce altın renkli parçaya ayrıldı ve okul bahçesinin farklı noktalarına dağıldı. Şaşkınlıkla izledim. “Neler oluyor?” diye sordum. Gümüş gözlü çocuk hemen cevap verdi. “Renk saklanıyor.” “Ne?” “Seni sınayacak.” Pelerinli kişiler de ışık parçalarını izliyordu. Onlar da şaşırmış görünüyordu. Demek ki bunu beklemiyorlardı. Tam o sırada okul bahçesine açılan kapının içinden güçlü bir rüzgâr esti. Ağaçların yaprakları havalanmaya başladı. Altın renkli parçalar rüzgârla birlikte okulun içine doğru dağıldı. Elimdeki umut şişesi yeniden parladı. Turkuaz ışık havaya yükseldi ve parçaların peşinden gitmek ister gibi titredi. Tilki aniden hareket etti. Kapıdan içeri atladı ve okul bahçesine doğru koşmaya başladı. Birkaç adım sonra durup bana baktı. Belli ki onu takip etmem gerekiyordu. “Umay!” diye seslendi gümüş gözlü çocuk. “Çabuk!” Daha fazla beklemedim. Kapıdan geçerek okul bahçesine adım attım. Bir anlığına gözlerimi kırpıştırdım. Çünkü burası benim okulumdu ama aynı zamanda değildi. Duvarlarda ince ışık çizgileri dolaşıyordu. Ağaçların yaprakları altın ve turuncu renklerde parlıyordu. Gökyüzü normalden daha canlı görünüyordu. Sanki bütün renkler güçlenmişti. Arkama baktığımda pelerinli kişilerin de kapıdan geçtiğini gördüm. Onlar da ikinci rengin peşindeydi. Kalbim hızlandı. Eğer neşe rengini önce onlar bulursa ne olacağını bilmiyordum. Ama iyi bir şey olmayacağından emindim. Tam o sırada okul binasının üst katındaki bir pencerede altın renkli bir ışık parladı. Sonra başka bir pencerede. Sonra bir başkasında. Işıklar sanki bana bir yol gösteriyordu. Elimdeki umut şişesi sıcaklaştı. İçindeki turkuaz renk pencerelerden birini işaret eder gibi parladı. Tilki de aynı yöne baktı. “Sanırım...” diye fısıldadım. “Neşe orada.” Tam koşmaya başlayacaktım ki okulun hoparlörlerinden bir ses yükseldi. Ama bu okul ziline benzemiyordu. Derin ve yankılı bir sesti. “Anahtar Taşıyıcısı...” Ses bütün okulda duyuldu. “İkinci renk seni bekliyor. Ama her cevap yeni bir sır getirecek.” Sonra hoparlörler sustu. Ve okulun en üst katındaki pencere aniden altın ışıkla parlamaya başladı. Orası ikinci rengin saklandığı yerdi. Ama o pencereye giden yolun hiç de kolay olmayacağını hissedebiliyordum.Okulun en üst katındaki pencere altın ışıkla parlamaya devam ediyordu. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. İçimde garip bir his vardı. Sanki o ışık beni çağırıyordu. Elimdeki umut şişesi yeniden ısındı. Turkuaz renk camın içinde dönüyor, pencereye yaklaştıkça daha parlak hâle geliyordu. Tilki çoktan okulun girişine ulaşmıştı. Birkaç saniye bekledi, sonra içeri girdi. “Hadi!” diye seslendi gümüş gözlü çocuk. Daha fazla düşünmeden okul binasına doğru koşmaya başladım. Kapıdan içeri girdiğim anda şaşkınlıkla etrafıma baktım. Koridorlar aynı görünüyordu ama yine de farklıydı. Duvarlarda altın renkli desenler vardı. Dolapların üstünde küçük ışık parçacıkları dolaşıyordu. Tavandaki lambalar yerine havada süzülen ışık küreleri bulunuyordu. Burası okuldu ama sanki renklerin dünyasıyla birleşmiş hâliydi. Tam merdivenlere yönelmiştim ki bir kahkaha sesi duydum. Durup etrafa baktım. Koridor boştu. Sonra başka bir kahkaha daha geldi. Bu kez sağ taraftaki sınıflardan birinden. Kapı aralıktı. İçeriden altın renkli bir ışık sızıyordu. Merakla yaklaştım. Kapıyı yavaşça açtım. Sınıfın içinde kimse yoktu. Ama havada küçük ışık topları uçuşuyordu. Her biri bir kahkaha sesi çıkarıyordu. Bir tanesi yanıma geldi. Sonra gözlerimin önünde patlayarak küçük bir görüntü oluşturdu. Can ve Seren'le birlikte okul bahçesinde güldüğümüz bir anıydı. Görüntü birkaç saniye sürdü ve kayboldu. Şaşkınlıkla geri çekildim. “Bu da neydi?” Gümüş gözlü çocuk kapının önüne geldi. “Neşe renginin parçaları.” “Anılar mı gösteriyorlar?” “Mutlu anıları.” Tam o sırada koridorun diğer ucundan hızlı ayak sesleri duyuldu. Hepimiz döndük. Pelerinli kişiler de binaya girmişti. Onlar da üst kata doğru ilerliyordu. “Çabuk!” dedi çocuk. “Onlar parçaları senden önce toplarsa neşe rengine ulaşabilirler.” Kalbim hızlandı. Sınıftaki altın ışık toplarından biri aniden havalanıp koridora çıktı. Sonra merdivenlere doğru ilerledi. Bir diğeri de peşinden gitti. Sonra bir başkası. Hepsi aynı yere gidiyordu. En üst kata. Tilki merdivenlerin başında durmuş bizi bekliyordu. Ama tam ilk basamağa adım atacakken okulun zili çaldı. DİİİNG! Ses o kadar güçlüydü ki bütün bina sarsıldı. Ardından bütün koridorlarda aynı anda sınıf kapıları açılmaya başladı. Ancak içeriden öğrenciler çıkmıyordu. Altın ışıklardan oluşan yüzlerce siluet koridorlara yayılıyordu. Ve hepsi aynı anda dönüp bana bakıyordu.Altın ışıklardan oluşan yüzlerce siluet aynı anda bana bakıyordu. Olduğum yerde kaldım. Koridor bir anda sessizleşmişti. Az önce duyulan kahkahalar kesilmişti. Ne pelerinli kişiler hareket ediyordu ne de tilki. Sanki zaman durmuştu. Sonra siluetlerden biri öne çıktı. Küçük bir kız çocuğuna benziyordu. Yüzü tamamen altın ışıklardan oluşuyordu ama gözlerinde sıcak bir ifade vardı. Elini bana doğru uzattı. Bir şey söylemedi. Ardından ikinci siluet öne çıktı. Sonra üçüncüsü. Birkaç saniye içinde bütün koridor ışıklarla dolmuştu. Elimdeki umut şişesi yeniden parladı. Turkuaz ışık havaya yükseldi ve siluetlerin arasında dolaşmaya başladı. O anda bir şey fark ettim. Her siluetin içinde küçük bir ışık parçası vardı. Ve hepsi farklı renklerde parlıyordu. Gümüş gözlü çocuk da bunu görmüştü. “Onlar anı koruyucuları,” dedi fısıltıyla. “Neşe renginin parçalarını saklıyorlar.” Tam o sırada en öndeki siluet bana yaklaştı. Sonra avucunu açtı. İçinde küçük, altın renkli bir ışık vardı. Işık yavaşça yükselip bana doğru geldi. Nefesimi tuttum. Işık alnıma dokunduğu anda gözlerimin önünde başka bir görüntü oluştu. Okul bahçesindeydim. Can ve Seren yanımdaydı. Üçümüz bir yarış yapıyorduk. Kahkahalarımız bahçede yankılanıyordu. O kadar mutluyduk ki hiçbir şeyi düşünmüyorduk. Görüntü kaybolduğunda gözlerimi yeniden açtım. Kalbim sıcacık olmuştu. Siluet yavaşça geri çekildi. Sonra diğerleri de avuçlarını açmaya başladı. Koridorun her yanında altın ışıklar yükseliyordu. Ama tam o sırada üst kattan güçlü bir patlama sesi duyuldu. BÜÜM! Bütün bina sarsıldı. Altın siluetler bir anda dağıldı. Pelerinli kişiler üst kata ulaşmıştı. Tilki aniden merdivenlere doğru koştu. Gümüş gözlü çocuk da peşinden gitti. Ben de koşmaya başladım. Basamakları hızla çıkarken üst kattan yayılan altın ışık giderek güçleniyordu. Sonunda son kata ulaştığımızda nefesim kesildi. Koridorun sonunda büyük bir kapı vardı. Ve kapının üstünde havada parlayan tek bir kelime duruyordu: NEŞE. Kapı yavaş yavaş açılmaya başlarken içeriden göz kamaştırıcı bir altın ışık dışarı taştı. Ve ışığın tam ortasında birisi duruyordu. Bana bakıyordu. Ama onu daha önce hiç görmemiş olmam gerekiyordu. Buna rağmen içimdeki bir ses onu tanıdığımı söylüyordu.Kapı yavaş yavaş açılmaya devam etti. İçeriden yayılan altın ışık o kadar güçlüydü ki gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Koridorun duvarları ışıldıyor, havada küçük altın parçacıklar süzülüyordu. Ve ışığın tam ortasında duran kişi hiç hareket etmiyordu. Bana bakıyordu. Bunu hissedebiliyordum. Kalbim hızlandı. Bir adım öne çıktım. Gümüş gözlü çocuk kolumu tutacak gibi oldu ama sonra vazgeçti. O da merak ediyordu. Pelerinli kişiler koridorun diğer ucunda durmuştu. Onlar bile ilerlemiyordu. Sanki herkes aynı cevabı bekliyordu. İçeride duran kişi yavaşça başını kaldırdı. Uzun, açık renk saçları omuzlarına dökülüyordu. Üzerinde altın ve beyaz renklerden oluşan bir kıyafet vardı. Ama en dikkat çekici şey gözleriydi. Gözleri güneş ışığı gibi parlıyordu. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Sonra yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. “Sonunda geldin.” Bu sesi daha önce hiç duymamıştım. Ama yine de tanıdık geliyordu. “Sen kimsin?” diye sordum. Altın ışıklı kişi bana doğru bir adım attı. O hareket ettiği anda etrafındaki ışıklar da onunla birlikte hareket etti. Sanki bütün ışıklar onu takip ediyordu. “Ben ikinci rengin koruyucusuyum.” Nefesimi tuttum. “Neşe mi?” Başını salladı. “Evet.” Tam o sırada elindeki altın ışık parladı. Ve havada yüzlerce küçük görüntü oluştu. Kahkahalar atan insanlar, oyun oynayan çocuklar, dostlar, aileler... Her biri mutlu bir anı taşıyordu. Koridor bir anda bu görüntülerle doldu. Onlara bakarken içimde sıcak bir his oluştu. Ama sonra bir şey fark ettim. Görüntülerden birinde ben vardım. Çok küçüktüm. Yanımda Can ve Seren yoktu. Tanımadığım birkaç çocuk vardı. Ve elimde... aynı anahtar duruyordu. Kalbim duracak gibi oldu. “Bu...” diye fısıldadım. Koruyucu bana baktı. “Hatırlamaya başlıyorsun.” Tam o anda pelerinli kişilerden biri öne çıktı. “Yeter.” Koridorda sert bir ses yankılandı. Elindeki mor ışık büyümeye başladı. Altın koruyucu hemen bana döndü. Yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. “Umay.” Sesinde ilk kez endişe vardı. “Neşe rengini almak istiyorsan şimdi karar vermelisin.” “Nasıl bir karar?” diye sordum. Koruyucu gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Sonra yavaşça konuştu: “Geçmişini öğrenmek mi istiyorsun... yoksa renkleri kurtarmak mı?” Koridor bir anda sessizleşti. Çünkü ikisini birden seçemeyeceğimi hissediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.