Ben insanların neden bazen durup hiçbir şey olmamış gibi gökyüzüne baktığını hiç anlayamazdım. Çünkü bana göre insanlar hiçbir zaman “hiçbir şey yokmuş” gibi görünmüyordu. Herkesin içinde sakladığı başka bir düşünce, söylemediği başka bir cümle vardı. Bunu yüzlerinden anlayabiliyordum. Özellikle gözlerinden. İnsanlar yalan söyleyebilirdi ama gözleri söyleyemezdi. Belki de bu yüzden kalabalıkları izlemeyi seviyordum. Okul çıkışlarında, otobüs duraklarında, kafelerde… Bir yere oturup insanları izlediğimde herkesin ayrı bir hikâyesi varmış gibi hissederdim. Can bunun aşırı garip bir hobi olduğunu söylüyordu. Hatta geçen hafta bana “Bir gün biri seni fark edecek ve stalker sanacak,” demişti. Sonra da kendi şakasına beş dakika boyunca gülmüştü. Can bazen gerçekten komik olabiliyordu. Telefonum tam onu düşünürken titreşti. “Ödevleri yaptın mı?” mesajını görünce göz devirdim. Daha “merhaba” bile yazmadan direkt ödev soruyordu. Cevap vermedim. Çünkü yapmamıştım. Ayrıca o an başka bir şeye takılmıştım. Karşı kaldırımda duran küçük kırtasiye dükkânına. Garip olan şu ki… O dükkânın daha önce orada olup olmadığını hatırlamıyordum. Her gün aynı yoldan geçiyordum. Aynı kafeyi, aynı marketi, aynı apartmanları görüyordum. Ama o dükkânı ilk kez fark ediyordum. Belki yenidir diye düşündüm önce ama pek yeni gibi görünmüyordu. Tabelasının kenarları eskimişti. Camında küçük çatlaklar vardı. İçerideki ışık ise diğer dükkânların beyaz ışıklarından farklıydı. Daha sarı, daha sıcak bir renkti. İnsan bakınca içeri girme isteği duyuyordu. Vitrinde dağınık şekilde duran renkli kalemler, eski defterler ve küçük mürekkep şişeleri vardı. Normalde olsa çoktan içeri girerdim çünkü kırtasiye ürünlerine gereğinden fazla ilgim vardı ama bu kez farklı bir his vardı içimde. Açıklayamadığım bir şey. Sanki dükkân beni bekliyormuş gibi hissettim. Tam o sırada telefonum yeniden titreşti. Bu kez Seren yazmıştı. “Yarın beni erkenden aramazsan matematik hocası yüzünden hayatımı kaybedeceğim.” İstemeden güldüm. Seren dünyanın en dramatik insanı olabilirdi. Mesaja cevap yazarken tekrar dükkâna baktım. Ve o anda içimdeki bütün düşünceler bir anda durdu. Çünkü vitrindeki mankenlerden biri… az önce bana bakıyordu.Nefesim bir anda kesildi. Gözlerimi kırpıştırıp tekrar baktım. Belki yanlış görmüştüm. Sonuçta vitrindeki şey sadece cansız bir mankendi. Hareket etmesi imkânsızdı. Ama birkaç saniye önce yüzü dümdüz karşıya dönükken şimdi başı hafifçe benim olduğum tarafa çevrilmişti. Olduğum yerde kalakaldım. İçime garip bir huzursuzluk çöktü. “Tamam,” diye mırıldandım kendi kendime. “Fazla dizi izliyorsun.” Mantıklı bir açıklaması olmak zorundaydı. Belki ilk başta dikkatli bakmamıştım. Belki de vitrindeki yansıma yüzünden öyle görünmüştü. Telefonumu cebime koyup yürümeye çalıştım ama gözlerimi dükkândan ayıramıyordum. En garip kısmıysa şuydu; sokağın geri kalanı normal görünüyordu. İnsanlar yürümeye devam ediyor, arabalar geçiyor, uzaktan korna sesleri geliyordu. Ama o dükkân… sanki bütün o kalabalığın içinde başka bir yere ait gibiydi. Sessizdi. Fazla sessiz. Birkaç saniye boyunca öylece kaldırımdan dükkânı izledim. Sonra vitrinin üst kısmındaki küçük yazıyı fark ettim. Altın renkli harflerle camın üstüne bir şey yazılmıştı ama uzaktan tam okunmuyordu. Merakıma yenilip birkaç adım daha yaklaştım. Şimdi daha net görebiliyordum. Camdaki yazıda şöyle diyordu: “Bazı hikâyeler seni seçer.” Kaşlarımı çattım. Bir kırtasiye için aşırı garip bir slogandı. Tam geri çekilecektim ki dükkânın içindeki ışık hafifçe titredi. Ardından vitrinin önünde duran küçük bir mürekkep şişesi kendi kendine devrildi. Gözlerim büyüdü. Şişe camın önünde yuvarlanıp durdu. Ama içeride kimse yoktu. Gerçekten kimse yoktu. Bu kez içimdeki merak korkudan daha ağır bastı. Çünkü normalde böyle şeylerden uzak duran biri olmama rağmen o anda aklımdaki tek düşünce şuydu: “İçeride ne var?”Bir süre olduğum yerde durdum. Aslında gitmem gerekiyordu. Eve geç kalıyordum, hava yeniden kararmaya başlamıştı ve annem birazdan kesin arardı. Ama nedense ayaklarım geri dönmüyordu. Sanki dükkânın önünde görünmeyen bir ip beni tutuyordu. Saçma olduğunu bile bile kaldırımdan ayrılıp karşıya geçtim. Yaklaştıkça vitrin daha garip görünmeye başladı. İçerideki eski defterlerin bazıları açıktı ama sayfaları hiç kıpırdamıyordu. Oysa kapının altından hafifçe rüzgâr giriyordu. Vitrinin köşesinde duran küçük saat ise çalışıyor gibi görünmesine rağmen saniye ibresi hareket etmiyordu. Her şey durmuş gibiydi. Kapının üstündeki küçük zil dikkatimi çekti. Eskimişti. Kenarındaki boyalar dökülmüştü ama yine de parlak görünüyordu. Elimi kapının koluna uzatırken kısa bir an duraksadım. İçimde garip bir his vardı. Sanki kapıyı açarsam bir şeyler değişecekti. Bunun nedenini bilmiyordum ama emindim. Tam elim geri çekilecekken dükkânın içinden hafif bir ses geldi. Bir sayfanın çevrilme sesi gibi. Ardından çok kısa bir süreliğine içeride biri yürümüş gibi gölge hareket etti. Kalbim hızlandı. Kapının camından içeri bakmaya çalıştım ama raflardan başka bir şey seçilmiyordu. “Merhaba?” dedim istemsizce. Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı. Cevap gelmedi. Birkaç saniye boyunca sadece sessizlik oldu. Sonra tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki kapının üstündeki zil kendi kendine çaldı. Ve kapı… yavaşça aralandı.Kapı yavaşça aralanırken içeriye doğru ince bir ışık sızdı. O ışık normal dükkân ışığı gibi değildi; daha sıcak, daha derin, sanki sarı değil de hafif altın rengi bir şeydi. Olduğum yerde donup kaldım. Bir adım geri atmak istedim ama sanki ayaklarım yere yapışmış gibiydi. Kapının açılmasıyla birlikte içeriden hafif bir koku yayıldı; eski kitap kokusu, mürekkep kokusu ve yağmurdan sonra toprağın o tuhaf ferahlığı birbirine karışmıştı. “Giriyorsun ya da gidiyorsun,” diye bir ses duydum. Net değildi, sanki içeriden değil de zihnimin içinden geliyordu. Bir an gözlerimi kapatıp açtım. Kendime kızdım. “Tamam Umay, yeter artık. Bu sadece bir dükkân,” dedim içimden. Ama söylediklerim bile beni ikna etmiyordu. Kapı tamamen açılmıştı şimdi. İçeriyi daha net görebiliyordum. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve her raf renk renk şişelerle doluydu. Mürekkep şişeleri… ama hiçbiri sıradan değildi. Bazıları sanki içinden küçük ışıklar taşıyordu, bazılarıysa derin bir karanlık gibi görünüyordu. Ama en garibi… içeride kimsenin görünmemesiydi. “Biri var mı?” dedim tekrar, bu kez daha yüksek sesle. Cevap gelmedi. Tam geri dönmeyi düşündüğüm anda kapının üstündeki zil tekrar çaldı ve arkamdan bir ses duyuldu. “Demek sonunda geldin.” Bu sesin beni tanıyor gibi konuşması içimi ürpertti. Çünkü ben bu şehri, bu sokakları, bu dükkânı ilk kez görüyordum. Ve yine de… o ses sanki beni uzun zamandır bekliyormuş gibiydi.Olduğum yerde yavaşça arkamı döndüm. Sokakta benden başka kimse yoktu. Az önce sesi bu kadar net duymuş olmama rağmen arkamdaki kaldırım bomboştu. Kalbim hızlanırken bir adım geri attım. “Tamam…” diye mırıldandım. “Bu gerçekten normal değil.” Tam yeniden dükkâna bakacaktım ki içerideki ışıklar hafifçe titreşti. Ardından raflardan birinin üstündeki küçük mürekkep şişelerinden biri kendi kendine parlamaya başladı. Gözlerimi kısmadan bakamıyordum. Şişenin içindeki renk sürekli değişiyordu; önce mavi, sonra mor, sonra altın sarısı… Sanki içinde sıvı değil de küçük bir gökyüzü vardı. Merakıma engel olamayarak kapının eşiğine biraz daha yaklaştım. O anda içeriden hafif bir sayfa çevirme sesi geldi. Sonra bir tane daha. Sanki görünmeyen biri içeride oturmuş kitap okuyordu. “Merhaba?” dedim tekrar. Bu kez sesim daha net çıktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra dükkânın arka tarafındaki lambalardan biri aniden yandı. Ve ışığın altında eski ahşap bir masa görünmeye başladı. Masanın üstünde açık duran büyük bir kitap vardı. Sayfaları kendi kendine hareket ediyordu. Kalbim deli gibi atıyordu ama gözlerimi ayıramıyordum. Çünkü kitabın boş sandığım sayfasında yavaş yavaş mürekkeple bir yazı oluşuyordu. Harfler tek tek belirirken nefesimi tuttum. Ve birkaç saniye sonra cümle tamamlandı: “Geç kaldın, Umay.” Mideme sanki biri yumruk atmış gibi oldum. İsmini hiç tanımadığın bir yerden duymak zaten yeterince garipti ama bunu görmek… başka bir şeydi. Birkaç saniye boyunca sadece kitaba baktım. Belki de gizli bir ekrandı, belki biri benimle şaka yapıyordu, belki de ben gerçekten kafayı yiyordum. Mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyordum ama hiçbir şey oturmuyordu. Çünkü içeride hâlâ kimse görünmüyordu. Yavaşça içeri bir adım attım. Kapının üstündeki küçük zil yeniden çaldı. Ses dükkânın içinde yankılandıktan sonra her yer tekrar sessizleşti. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha büyüktü. Raflar tavana kadar uzanıyordu. Bazı raflarda eski kitaplar vardı, bazılarında ise yalnızca mürekkep şişeleri dizilmişti. Ama bunlar normal mürekkepler gibi görünmüyordu. Bir tanesinin içindeki renk sürekli hareket ediyordu. Başka bir şişenin içi ise tamamen siyahtı; ışık vurmasına rağmen parlamıyordu bile. Parmaklarımı hafifçe yumruk yaptım. İçimde hem kaçma isteği vardı hem de daha fazla öğrenme merakı. Ve dürüst olmak gerekirse merak kazanıyordu. Gözlerim yeniden masadaki kitaba kaydı. Sayfanın üstündeki yazı değişmişti. Az önce sadece ismim yazarken şimdi altında başka bir cümle beliriyordu. “Hikâye başladıktan sonra geri dönüş yoktur.” Boğazım kurudu. “Bu… nasıl yapılıyor?” diye fısıldadım istemeden. Tam o anda dükkânın en arka tarafındaki lambalardan biri daha yandı. Ardından bir tane daha. Işıklar sırayla açılırken karanlığın içinden ince uzun bir koridor ortaya çıktı. Koridorun sonunda küçük bir kapı vardı. Ve o kapının altından hafif mor bir ışık sızıyordu.Olduğum yerde kalmış, koridorun sonundaki kapıya bakıyordum. Mor ışık kapının altından ince ince yayılıyor, eski ahşap zeminin üstünde garip şekiller oluşturuyordu. İçimdeki his büyüyordu. Bu dükkâna ilk baktığım andan beri bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyordum ama artık bunun “garip” olmanın çok ötesinde olduğundan emindim. Yine de çıkıp gitmiyordum. Asıl kötü olan da buydu sanırım. Korkuyordum ama merakım korkumdan daha güçlüydü. Yavaşça masaya yaklaştım. Açık duran kitabın sayfaları artık hareket etmiyordu. Yazılar da kaybolmuştu. Sanki biraz önce olanların hiçbiri yaşanmamış gibi görünüyordu. Elimi dikkatlice sayfanın üstüne götürdüm. Parmak uçlarım kâğıda değer değmez kitabın sayfaları aniden kapanıverdi. Çarpma sesi dükkânın içinde yankılandı. Korkuyla geri çekildim. Aynı anda rafların arasından hafif bir tıkırtı duyuldu. Başımı hızlıca çevirdim ama bir şey göremedim. Sonra başka bir raftan aynı ses geldi. Tak. Tak. Sanki birileri rafların arasında dolaşıyordu ama görünmüyordu. “Bunu hiç komik bulmuyorum,” dedim sesimi biraz yükselterek. Cevap gelmedi. Sadece dükkânın içindeki o ağır sessizlik vardı. Ardından koridorun sonundaki mor ışık hafifçe parladı. Gözlerim istemsizce yeniden oraya kaydı. Ve o anda kapının altından bir kâğıt süzüldü. Gerçekten kendi kendine hareket ederek kapının önünden çıktı ve koridor boyunca yere sürtünerek bana doğru gelmeye başladı. Nefesimi tuttum. Kâğıt ayaklarımın dibinde durduğunda birkaç saniye boyunca eğilip almaya cesaret edemedim. Sonunda yavaşça eğildim ve kâğıdı elime aldım. Üstünde yalnızca tek bir cümle yazıyordu: “İlk anahtar her zaman en yakınındaki kişidedir.” Kaşlarımı çattım. “Ne anahtarı?” diye mırıldandım. Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. O kadar ani olmuştu ki elimden kâğıdı düşürecektim. Ekrana baktığımda arayan kişinin Can olduğunu gördüm. Ama garip olan şey… telefonum çalmaya devam ederken dükkânın içindeki eski masanın üstünde duran siyah telefon da aynı anda çalmaya başlamıştı.Telefonum elimde titremeye devam ederken birkaç saniye boyunca hareket edemedim. Gözlerim ekranla masanın üstündeki eski siyah telefon arasında gidip geliyordu. İkisi de aynı anda çalıyordu. Aynı ritimde. Aynı ses aralıklarıyla. Mideme ağır bir taş oturmuş gibi hissettim. “Bu mümkün değil…” diye fısıldadım. Can’ın adı telefon ekranımda parlıyordu. Normalde hemen açardım ama o an parmağım cevap verme tuşuna gidemiyordu. Çünkü masanın üstündeki telefonun da birazdan açılmasını bekliyormuş gibi bir hissim vardı. Ve nedense… açılırsa birinin konuşacağından emindim. Eski telefonun sesi dükkânın içinde yankılanıyordu. Sessizliği bölüyor ama aynı zamanda daha da ürkütücü hâle getiriyordu. Sonunda dayanamayıp kendi telefonumu açtım. “Efendim?” Sesim beklediğimden daha gergin çıkmıştı. Karşı taraftan birkaç saniye ses gelmedi. Sonra Can konuştu. “Umay?” Kaşlarımı çattım. “Evet?” “Neden nefes nefese konuşuyorsun?” Bir an cevap veremedim. Çünkü ona ne diyeceğimi bilmiyordum. “Ben… dışarıdayım sadece.” Can kısa bir süre sustu. Sonra sesi garipleşti. “Arkanda biri mi var?” Bu soru içime buz gibi oturdu. Hızla arkamı döndüm. Rafların arasında kimse görünmüyordu. Koridor hâlâ mor ışıkla parlıyordu. Ama yine de yalnız hissetmiyordum. Sanki biri beni izliyordu. “Hayır,” dedim hemen ama sesim kararsız çıkmıştı. Can yine sustu. Telefonda hafif bir cızırtı duyuluyordu şimdi. “Garip bir ses geliyor,” dedi alçak sesle. “Sanki… plak sesi gibi.” Kalbim hızlandı. Çünkü dükkânın bir yerinden gerçekten hafif bir plak müziği geliyordu. Ama bunu telefondan duyması imkânsızdı. “Can,” dedim hızlıca. “Şu an ne duyuyorsun?” Tam cevap verecekti ki masanın üstündeki eski telefon aniden sustu. Aynı anda benim telefonumdaki ses de kesildi. Ekrana baktım. Arama kapanmıştı. Ve o anda dükkânın bütün ışıkları bir saniyeliğine söndü. Her yer tamamen karanlığa gömüldü. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarımda duyabiliyordum. Sonra ışıklar yeniden geldi. Ama bu kez bir şey farklıydı. Çünkü az önce boş olan sandalyede biri oturuyordu.Nefesim kesildi. Sandalyede oturan kişiyi birkaç saniye boyunca sadece izledim. Az önce orada kimse olmadığına emindim. Emin olmak zorundaydım. Ama şimdi masanın arkasında biri vardı. Koyu renkli uzun bir kaban giymişti. Başını hafif öne eğdiği için yüzünü tam göremiyordum. Parmakları masanın üstündeki kitaba yavaşça dokunuyordu. Dükkân yeniden sessizleşmişti. Plak sesi bile durmuştu. “Sen…” dedim istemsizce. Sesim neredeyse fısıltı gibiydi. Karşımdaki kişi yavaşça başını kaldırdı. Gözlerini ilk gördüğüm anda içimde tuhaf bir his oluştu. Sanki onu daha önce bir yerde görmüştüm ama nerede olduğunu hatırlayamıyordum. “Beklediğimden geç geldin,” dedi sakin bir sesle. Kalbim yeniden hızlandı. “Beni tanıyor musunuz?” Adam cevap vermedi. Bunun yerine masanın üstündeki siyah mürekkep şişesini eline aldı. Şişenin içindeki koyu renk hafifçe hareket ediyor gibiydi. Sanki sıvı değil de duman vardı içinde. “İnsanlar çoğu şeyi geç fark eder,” dedi yavaşça. “Özellikle de kendileriyle ilgili olanları.” Kaşlarımı çattım. Ne dediğini anlamıyordum ama ses tonu bile içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Bir adım geri attım. “Bakın, eğer bu bir şakaysa hiç komik değil.” Adam hafifçe gülümsedi. Ama bu normal bir gülümseme değildi. Daha çok bir şeyi zaten biliyormuş gibi görünüyordu. “Şaka olmasını isterdin,” dedi. O anda dükkânın raflarından biri kendi kendine titredi. Ardından birkaç kitap yere düştü. İrkildim. Gözlerim hızla sese kaydı ama kitaplar dışında hiçbir şey hareket etmiyordu. Tekrar adama baktığımda elindeki mürekkep şişesini masaya bıraktığını gördüm. Sonra yavaşça bana doğru bir anahtar uzattı. Eskiydi. Gümüş rengindeydi ve üstünde küçük ay şeklinde bir sembol vardı. “Bunu neden bana veriyorsunuz?” diye sordum. Adam gözlerini doğrudan bana çevirdi. “Çünkü ilk kapıyı yalnızca sen açabilirsin, Umay.” Tam o anda dükkânın arka tarafındaki mor ışık aniden güçlendi. Koridorun sonundaki kapının ardından sanki biri duvara vurmuş gibi derin bir ses geldi. Ve o sesle birlikte dükkânın bütün ışıkları yeniden titremeye başladı.Elimdeki anahtara bakarken ne diyeceğimi bilemedim. Parmaklarım istemsizce sıkılmıştı. Metal buz gibi soğuktu ama birkaç saniye sonra avucumun içinde hafifçe ısınmaya başladı. Bu normal değildi. Bu dükkândaki hiçbir şey normal değildi. Koridorun sonundaki mor ışık hâlâ titreşiyordu. Az önce duyduğum o derin vurma sesi kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu. “Orada ne var?” diye sordum istemsizce. Adam birkaç saniye boyunca bana baktı. Sanki cevabı verip vermemeyi düşünüyordu. Sonra sandalyesine yaslandı. “Bu soruyu soran herkes aynı şeyi sanıyor,” dedi sakin bir sesle. “Kapının arkasında bir şey olduğunu.” Kaşlarımı çattım. “Öyle değil mi?” Adamın dudaklarında hafif bir gülümseme oluştu. “Bazen kapılar bir yere açılmaz, Umay. Bazen bir şeyi ortaya çıkarır.” Ne dediğini anlamıyordum ama anlamadıkça daha fazla öğrenmek istiyordum. Bu sinir bozucuydu. Çünkü normalde gizemli konuşan insanlardan hiç hoşlanmazdım. Can bazen sırf sinirimi bozmak için cümlelerinin yarısını söylemezdi ve ben çıldırırdım. Ama şu an burada olmama rağmen çıkıp gitmiyordum. Belki de en garip kısmı buydu. Bir yanım kaçmak istiyordu ama diğer yanım o kapının açıldığını görmek için deli gibi meraklanıyordu. Gözlerim yeniden koridora kaydı. Mor ışık duvarlarda hareket ediyor gibiydi. Sanki sabit değildi de nefes alıyordu. Elimdeki anahtarı biraz daha sıktım. O anda dükkânın içindeki bütün mürekkep şişeleri aynı anda hafifçe parladı. İrkildim. Raflarda yüzlerce şişe vardı ve hepsi birkaç saniyeliğine farklı renklerde ışık saçmıştı. Mavi, altın sarısı, koyu yeşil, gümüş rengi… Sonra hepsi yeniden normale döndü. “Tamam,” dedim derin bir nefes alarak. “Biri bana artık gerçekten neler olduğunu açıklayabilir mi?” Adam cevap vermedi. Bunun yerine masanın üstündeki büyük kitabı bana doğru çevirdi. Sayfalar kendi kendine açıldı. Bu kez korkmak yerine donup kaldım. Çünkü sayfaların üstünde yazılar oluşuyordu. Harfler siyah mürekkeple yavaş yavaş belirirken kalbim hızlandı. “İlk kapı açıldığında hikâye başlayacak.” Yazının altına yeni bir cümle daha eklendi. “Ve bir kez başlayan hiçbir hikâye yarım kalmayacak.” O anda koridorun sonundaki kapının ardından yeniden aynı vurma sesi geldi. Ama bu kez daha güçlüydü. Sanki biri diğer taraftan çıkmaya çalışıyordu.Kapının ardından gelen vurma sesi bu kez bütün dükkânı sarstı. Raflardaki birkaç mürekkep şişesi hafifçe titreşti. İçlerinden biri yere düşüp kırıldı. Ama yere yayılan şey mürekkep değildi. Karanlık, duman gibi bir şey ahşap zeminin üstünde kıvrılarak hareket etti ve birkaç saniye içinde kayboldu. Olduğum yerde donup kaldım. “Bu normal olamaz…” diye fısıldadım. Adam hâlâ sakin görünüyordu. Sanki bunların olacağını zaten biliyormuş gibiydi. “Kapı uzun zamandır kapalı,” dedi yavaşça. “Ve bazı şeyler içeride kalmayı sevmez.” Mideme ağır bir taş oturdu. “İçeride biri mi var?” Bu soruyu sorarken bile cevabı duymak istemediğimi fark ettim. Adam birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini bana çevirdi. “Önemli olan içeride ne olduğu değil,” dedi alçak sesle. “Önemli olan neden seni çağırdığı.” O anda elimde tuttuğum anahtar yeniden ısındı. Bu kez daha güçlüydü. Parmaklarımı yakacakmış gibi hissediyordum. Anahtardaki küçük ay sembolü hafifçe parlamaya başladı. Koridordaki mor ışık da aynı anda güçlendi. Sanki ikisi birbirine bağlıydı. Geri çekilmek istedim ama ayaklarım hareket etmiyordu. Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü içimde açıklayamadığım bir his vardı. Sanki o kapının arkasında ne olduğunu bilmiyordum ama bir şekilde bana ait olduğunu hissediyordum. Bu düşünce bile ürperticiydi. “Ben bunu yapmak istemiyorum,” dedim sonunda. Sesim kararsız çıkmıştı. Adamın yüzündeki ifade değişmedi. “İnsanlar genelde ilk başta bunu söyler.” “Peki sonra?” diye sordum istemeden. Adam hafifçe başını eğdi. “Sonra gerçeği öğrenmek isterler.” Tam o anda dükkânın bütün ışıkları bir anda söndü. Her yer tamamen karanlığa gömüldü. Kendi nefes alışımı bile duyabiliyordum. Ardından koridorun sonundaki kapının altından yayılan mor ışık yeniden belirdi. Ama artık eskisinden farklıydı. Çünkü ışığın önünde bir gölge vardı. Ve o gölge… yavaşça hareket ediyordu.Gözümü kapıdan ayıramıyordum. Mor ışığın önündeki gölge gerçekten hareket ediyordu. Önce hafifçe titredi, sonra yavaş yavaş büyümeye başladı. Sanki biri kapının hemen arkasında yürüyordu. Nefesim hızlandı. Elimdeki anahtar artık neredeyse canımı yakacak kadar sıcak olmuştu. Onu bırakmak istedim ama bırakamıyordum. Parmaklarım anahtara kilitlenmiş gibiydi. “Bu da ne?” diye fısıldadım. Sesim korkudan çok şaşkın çıkmıştı. Adam bulunduğu yerden hiç kıpırdamadı. “Kapı açılmak üzere,” dedi sakin bir sesle. “Ama bu kadar erken olmasını beklemiyordum.” Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Erken mi?” dedim. “Ne demek erken?” Adam cevap vermedi. O anda koridordan bir ses geldi. Bir fısıltı gibi… ama tam kelimeleri seçemiyordum. Sanki birden fazla kişi aynı anda konuşuyordu. Kulaklarımı kapatmak istedim ama ses kafamın içinden geliyormuş gibiydi. Geri geri birkaç adım attım. Tam kapıya yönelmiştim ki dükkânın giriş kapısı sertçe kapandı. Çarpma sesi bütün rafları titretti. İrkilerek arkamı döndüm. “Hayır.” Sesim bu kez daha yüksekti. Hızla kapıya gittim ve kolu çevirmeye çalıştım ama açılmıyordu. “Açıl şunu!” Tekrar denedim. Kilitliydi. Nefes alışım düzensizleşmişti. “Bu hiç komik değil!” Arkadan gelen ayak sesini duyunca olduğum yerde donup kaldım. Tak. Tak. Tak. Ses koridordan geliyordu. Yavaş ama netti. Birisi gerçekten yürüyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsüm ağrımaya başlamıştı. Yavaşça başımı çevirdim. Koridorun sonundaki mor ışık daha da güçlenmişti. Ve o gölge artık kapının önünde değil… koridorun içindeydi. Bana doğru yaklaşıyordu. Ama hâlâ yüzünü seçemiyordum. Sadece uzun, karanlık bir siluet görünüyordu. Elimdeki anahtar aniden parladı. O anda raflardaki bütün mürekkep şişeleri aynı anda ışık saçtı. Mavi, altın sarısı, kırmızı, mor… Dükkân bir saniyeliğine rengârenk ışıklarla doldu. Ve tam o anda gölge durdu. Sessizlik çöktü. Sonra karanlığın içinden tek bir cümle duyuldu: “Sonunda seni buldum, Umay.” Ses dükkânın içinde yankılandıktan sonra her şey yeniden sessizleşti. Kalbim deli gibi atıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Gözlerimi karanlığın içindeki gölgeden ayıramıyordum ama o da hareket etmiyordu artık. Koridorun ortasında durmuştu. Mor ışık arkasından vurduğu için yüzünü hâlâ göremiyordum. Sadece uzun bir siluet gibi görünüyordu. Elimdeki anahtar yeniden ısındı. Bu kez içinden hafif bir titreşim yayıldığını hissedebiliyordum. Parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. “Kimsin sen?” diye sordum. Sesim titremişti ama bunu durduramadım. Gölge birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Sonra çok yavaş bir şekilde başını eğdi. “Beni hatırlamıyor musun?” İçimde tuhaf bir his oluştu. O sesi daha önce hiç duymamış olmam gerekiyordu ama yine de tanıdık geliyordu. Bu his midemi daha da kötü yaptı. “Seni tanımıyorum,” dedim hemen. Gölge bir adım attı. Tak. Ayak sesi koridorda yankılandı. Aynı anda dükkândaki ışıklar hafifçe titredi. “Tanıyorsun,” dedi sakin bir sesle. “Sadece henüz hatırlamıyorsun.” Başımı iki yana salladım. “Hayır. Hayır, ben burada ne olduğunu bile bilmiyorum!” Sesim yükselmişti artık. Kendi korkumu duyabiliyordum. Adam hâlâ masanın başında oturuyordu ama sanki olanları izlemek dışında hiçbir şey yapmıyordu. Bu sinir bozucuydu. “Bir şey söylesenize!” dedim ona dönerek. “Bu nedir? Bu kişi kim?” Adam gözlerini bana çevirdi. Yüzündeki sakin ifade hiç değişmemişti. “Bazı cevaplar anlatılarak öğrenilmez,” dedi yavaşça. “Bazılarını görmen gerekir.” “Ben hiçbir şey görmek istemiyorum!” diye çıkıştım. O anda koridordaki gölge yeniden hareket etti. Bu kez daha hızlıydı. Bir anda ışığın biraz daha dışına çıktı. Nefesim kesildi. Çünkü artık onu daha net görebiliyordum. Üstünde uzun koyu renkli bir ceket vardı. Saçları dağınıktı. Ama yüzü hâlâ gölgede kalıyordu. Ve en garip şey… göğsünün olduğu yerde hafif gümüş rengi bir ışık yanıp sönüyordu. Sanki kalbinin olduğu yerde küçük bir yıldız taşıyordu. Elimdeki anahtar bir anda daha parlak hâle geldi. Gölge durdu. Sonra başını hafifçe kaldırdı. “Kapıyı açmadan önce bilmen gereken bir şey var,” dedi alçak sesle. “O kapı açıldığında yalnızca senin hayatın değişmeyecek.” Koridorun sonundaki mor kapı aniden sarsıldı. Büyük bir çatlama sesi duyuldu. Raflardaki mürekkep şişeleri aynı anda titredi. Bazıları raflardan düşüp yere çarptı. Renkli mürekkepler zemine yayılırken dükkânın duvarlarında garip ışıklar oluşmaya başladı. Ve tam o sırada kapının üstünde ince, parlak bir çatlak belirdi. İçerden yayılan mor ışık artık eskisinden çok daha güçlüydü. Sanki kapının arkasında bir şey uyanıyordu.Kapının üstündeki çatlak büyümeye başladı. İnce mor ışık çizgileri duvarlara yayılıyor, tavandaki gölgeleri hareket ettiriyordu. Dükkân artık eski bir kırtasiyeden çok başka bir şeye benziyordu. Sanki duvarların arkasında yaşayan bir şey nefes alıyordu. Geri çekildim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarım uğulduyordu. “Bu kapıyı açmayacağım,” dedim sertçe. Sesimin güçlü çıkmasını istemiştim ama korktuğum çok belliydi. Elimdeki anahtar yeniden ısındı. Bu kez avucumun içinde hafifçe titreşiyordu. Sanki canlıydı. Onu yere atmaya çalıştım ama parmaklarım açılmadı. Panikle elimı salladım. “Tamam! Bu hiç normal değil!” Koridordaki gölge birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra ilk kez sesi yumuşadı. “Korkuyorsun.” “Tabii korkuyorum!” diye çıkıştım. “Normal olan bu!” Gölge bir adım daha attı. Artık yüzünü neredeyse görebilecektim. Ama tam ışığa yaklaşacağı sırada koridorun sonundaki kapı şiddetli bir şekilde sarsıldı. Büyük bir gürültü koptu. Raflardaki kitaplar yere düşmeye başladı. Mürekkep şişeleri çatlayıp renkli sıvıları zemine akıtıyordu. Ama yere yayılan mürekkepler normal görünmüyordu. Bazıları ışıldıyor, bazılarıysa hareket ediyordu. Altın rengi bir mürekkep yerde küçük yıldızlar gibi parladı. Koyu mavi olan ise duman gibi kıvrılıyordu. “Çok geç…” dedi masadaki adam alçak sesle. Bir anda dükkânın içindeki bütün ışıklar söndü. Her yer tamamen karardı. Çığlık atmamak için dudaklarımı sıktım. Sadece mor ışık görünüyordu artık. Ve o ışığın içinden gelen bir ses vardı. Derin. Boğuk. Ama net. “Anahtar geri döndü.” İçime buz gibi bir korku yayıldı. Çünkü ses… bana konuşuyordu. Elimdeki anahtar aniden o kadar parlaklaştı ki gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. O anda bir şey hissettim. Kısa bir görüntü. Bir anlığına kendimi başka bir yerde gördüm. Aynı koridor. Aynı mor kapı. Ama bu kez yalnız değildim. Yanımda biri vardı. Yüzünü göremiyordum ama elimi tutuyordu. Sonra görüntü bir anda parçalandı. Nefes nefese gözlerimi açtım. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. “Bu da neydi?” diye fısıldadım. Koridordaki gölge ilk kez tamamen durdu. Ve sonunda yüzü hafifçe ışığa çıktı. Gözlerim büyüdü. Çünkü onu tanımıyordum… ama gözleri bana garip şekilde tanıdık geliyordu. Gümüş gibi parlıyordu. Ve bana bakarken yüzünde tek bir duygu vardı: endişe. “Umay,” dedi sessizce. “Kapı açılırsa seni geri getiremeyebilirim.”“Kapı açılırsa seni geri getiremeyebilirim.” Sözleri dükkânın içinde yankılandı. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Ben de konuşamadım. Çünkü az önce gördüğüm görüntü hâlâ zihnimdeydi. Elimi tutan kişi… o koridor… o kapı… Bunların hiçbirini tanımamam gerekiyordu ama içimde tuhaf bir şekilde tanıdık hissettiriyorlardı. Başımı iki yana salladım. “Hayır,” dedim. “Ben seni tanımıyorum. Burayı da tanımıyorum. Bu olanların hiçbirini anlamıyorum.” Gümüş gözlü çocuk bana bakmaya devam etti. İlk kez yüzünü daha net görebiliyordum. Benden birkaç yaş büyük görünüyordu. Koyu renk saçları dağınıktı. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Sanki çok uzun zamandır uyumamış gibiydi. “Anlamaman normal,” dedi. “Normal mi?” diye çıkıştım. “Bir dükkâna giriyorum, kendi kendine yazı yazan kitaplar görüyorum, ışıklı anahtarlar görüyorum ve biri bana kapı açılırsa geri dönemeyeceğimi söylüyor. Bunun nesi normal?” Çocuk cevap vermedi. Bu sessizlik sinirimi daha çok bozdu. Tam yeni bir şey söyleyecektim ki koridorun sonundaki kapı yeniden sarsıldı. Bu kez öncekilerden çok daha güçlüydü. Duvarlardan ince tozlar döküldü. Raflardaki kitaplar sallandı. Tavandaki lambalar birkaç kez yanıp söndü. Masadaki adam aniden ayağa kalktı. İlk kez yüzündeki sakin ifade kaybolmuştu. “Bu iyi değil,” dedi. Kalbim sıkıştı. “Ne iyi değil?” Adam doğrudan cevap vermedi. Hızlı adımlarla koridora doğru yürüdü. Elini havaya kaldırınca raflardaki bazı mürekkep şişeleri parlamaya başladı. Mavi, altın ve gümüş renkli ışıklar havada birleşerek ince çizgiler oluşturdu. Gözlerime inanamadım. Çizgiler kapının önünde bir ağ gibi örülmeye başladı. Ama kapı yeniden sarsıldı. ÇAT! Bu kez çatlak daha da büyüdü. Mor ışık dışarı taştı. Ve ışığın içinden bir şey göründü. Sadece bir saniyeliğine. Ama görmüştüm. Bir göz. Kocaman, parlak ve mor bir göz. Kapının arkasından bana bakıyordu. Nefesim kesildi. “Bu da neydi?” diye fısıldadım. Gümüş gözlü çocuk anında benim önüme geçti. Sanki beni korumaya çalışıyordu. “Bakma,” dedi sertçe. Ama artık çok geçti. Çünkü o göz beni de görmüştü. Bunu hissedebiliyordum. O anda elimdeki anahtar öyle güçlü parladı ki bütün dükkân beyaz ışıkla doldu. Ve kapının arkasından gelen derin ses bir kez daha konuştu: “Sonunda seni buldum, Anahtar Taşıyıcısı.” Sözler biter bitmez dükkânın içindeki bütün saatler aynı anda çalışmaya başladı. Daha önce durmuş olan saatlerin tik tak sesleri her taraftan duyuluyordu. Önce yavaştı. Sonra hızlandı. Sonra daha da hızlandı. Sanki zamanın kendisi koşmaya başlamıştı. Raflardaki kitaplar kendi kendine açılıyor, sayfalar rüzgâr varmış gibi çevriliyordu. Ama içeride hiçbir rüzgâr yoktu. Gümüş gözlü çocuk yüzünü kapıya çevirdi. Yüzündeki endişe artık saklanamayacak kadar belirgindi. “Hayır,” dedi alçak sesle. “Bizi bu kadar çabuk bulmamalıydı.” Tam o sırada kapının üzerindeki çatlaklardan biri tavana kadar uzandı. Mor ışık bütün koridoru kapladı. Ve çatlağın içinden ince, parlak bir şey dışarı sızmaya başladı. İlk başta ışık sandım. Sonra hareket ettiğini fark ettim. Yavaşça. Sessizce. Ve doğrudan bana doğru dönerek. Kalbim duracak gibi oldu. Çünkü o şey de bana bakıyordu. Hem de gözlerini kırpmadan.
Bölüm 1
Bölüm 1: Renklerin Fısıltısı 🌈📖✨
Bölüm sonu
2 yorum
Çook güzel olmuş eline sağlık🤍
Her bölüm ayrı güzell çok iyi yazmışsın seninle gurur duyuyorumm👑💞💗🫠💍🥹🌍
