İçeriğe geç

Renkleri Toplayan Kız

Bölüm 3 · 12 dk okuma

Renkleri Toplayan Kız

Bölüm 3

Bölüm 3: Altın Işığın Sırrı

Koridor sessizliğe gömüldü. Altın koruyucunun sorusu hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. “Geçmişini öğrenmek mi istiyorsun... yoksa renkleri kurtarmak mı?” Birkaç saniye boyunca cevap veremedim. Çünkü ikisini de istiyordum. Geçmişimde saklanan sırları öğrenmek istiyordum. Mor kapıyı neden tanıdığımı öğrenmek istiyordum. Anahtarın neden bende olduğunu öğrenmek istiyordum. Ama renkleri de kurtarmak istiyordum. Çünkü her topladığım renk dünyaya geri dönüyordu. Altın koruyucu bana dikkatle bakıyordu. Gümüş gözlü çocuk sessizce bekliyordu. Pelerinli kişiler ise sabırsızlanıyor gibiydi. Sonunda derin bir nefes aldım. “Renkleri kurtarmayı seçiyorum.” Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz altın koruyucunun yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “Doğru seçim.” Tam o anda bütün koridor altın ışıkla doldu. Havada süzülen mutlu anılar birleşmeye başladı. Yüzlerce küçük ışık parçacığı dönerek tek bir küre oluşturdu. Küre giderek büyüdü. Sonra yavaşça bana doğru yaklaştı. Elimdeki umut şişesi parladı. Turkuaz ışık altın küreyle birleşti. İki renk bir anlığına havada dans etti. Ardından altın küre küçülerek camdan yapılmış yeni bir şişenin içine yerleşti. Şişenin içinde altın renkli ışık dönüyordu. Neşe rengi bulunmuştu. Şişeyi elime aldığım anda içimi sıcak bir enerji kapladı. Bir anlığına bütün korkularım kaybolmuş gibiydi. Ama bu his uzun sürmedi. Çünkü pelerinli kişilerden biri öne çıktı. “Artık yeter.” Avucundaki mor ışık büyüyerek koridoru doldurmaya başladı. Altın koruyucu anında önümüze geçti. “Geri çekilin!” diye bağırdı. Tam o sırada koridorun zemini sarsıldı. Duvarlarda çatlaklar oluşmaya başladı. Tavandan altın ışık parçaları dökülüyordu. Gümüş gözlü çocuk gözlerini büyüttü. “Hayır...” “Ne oldu?” diye sordum. Ama cevabı kendim gördüm. Koridorun sonundaki pencerelerden biri mor renge dönmeye başlamıştı. Sonra bir diğeri. Sonra bir başkası. Mor renk bütün kat boyunca yayılıyordu. Sanki kapının arkasındaki güç buraya kadar ulaşmıştı. Altın koruyucu yüzünü bana çevirdi. “Üçüncü renk seni bekliyor.” “Nerede?” diye sordum. Koruyucu elini kaldırdı. Havada yeni bir görüntü oluştu. Bu kez eski, taş duvarlı büyük bir kütüphane görünüyordu. Tavana kadar uzanan raflar vardı. Görüntünün tam ortasında ise gümüş renkli bir ışık parlıyordu. Koruyucu sessizce konuştu. “Üçüncü renk orada saklı.” Tam o anda okul binası yeniden sarsıldı. Ve koridorun derinliklerinden tanıdık bir ses yükseldi. Mor kapının arkasındaki ses. “Anahtar Taşıyıcısı...” Ses bu kez çok daha yakındı. “Seni bulmama az kaldı.”“Seni bulmama az kaldı.” Mor kapının arkasındaki ses okulun içinde yankılandı. Bu kez çok daha güçlüydü. Sanki her geçen dakika bize biraz daha yaklaşıyordu. Koridorun duvarlarında mor çatlaklar oluşmaya başladı. Altın koruyucu onları görünce yüzü ciddileşti. “Gitmelisiniz.” Elimdeki iki şişeye baktım. Umut ve Neşe. İkisi de hafifçe parlıyordu. “Peki ya sen?” diye sordum. Altın koruyucu gülümsedi. “Benim görevim burada.” Gümüş gözlü çocuk yanıma geldi. “Zamanımız kalmadı.” Tam o sırada okul binası yeniden sarsıldı. Koridorun sonundaki duvarlardan biri çatladı. İçeriden mor ışık sızıyordu. Pelerinli kişiler bunu görünce geri çekildi. Belli ki onlar da bu gücün ortaya çıkmasını istemiyordu. Altın koruyucu elini havaya kaldırdı. Önümüzde altın renkli bir kapı oluştu. Kapının yüzeyinde dönen semboller vardı. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. “Bu kapı sizi üçüncü rengin izine götürecek.” “Üçüncü renk ne?” diye sordum. Koruyucu birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça cevap verdi. “Bilgelik.” Bu kelimeyi duyunca içimde tuhaf bir his oluştu. Umut sıcaklık gibiydi. Neşe mutluluk gibiydi. Ama bilgelik... farklı görünüyordu. Daha gizemliydi. Altın koruyucu elini kapıya dokundurdu. Kapının üzerinde eski bir kütüphane görüntüsü belirdi. Tavana kadar uzanan raflar, eski kitaplar ve gümüş renkli bir ışık. “Orada sizi cevaplar bekliyor.” Tam o anda koridorun sonundaki mor çatlak büyüdü. ÇAT! Duvarın bir kısmı parçalandı. İçeriden yoğun mor sis yayıldı. Gümüş gözlü çocuk gözlerini büyüttü. “Umay, şimdi!” Daha fazla beklemedim. İki şişeyi sıkıca tutup altın kapıya doğru yürüdüm. Tam geçeceğim sırada arkamdan bir ses geldi. Altın koruyucunun sesi. “Unutma Umay.” Dönüp ona baktım. Yüzünde sakin bir gülümseme vardı. “Bazen bir cevabı bulmak için doğru soruyu sormak gerekir.” Ne demek istediğini anlayamadan kapının içindeki ışık güçlendi. Gözlerimi kapattım. Bir adım attım. Ve bir anda her şey kayboldu. Ayaklarım yeniden yere bastığında gözlerimi açtım. Büyük bir salonun ortasındaydım. Etrafım tavana kadar uzanan kitap raflarıyla çevriliydi. Havadaki tozlar bile gümüş renkli ışıklarla parlıyordu. Ama en ilginç şey tam karşımdaydı. Salonun ortasında duran büyük taş masanın üzerinde açık bir kitap vardı. Ve kitabın sayfaları kendi kendine çevriliyordu. Sanki beni bekliyormuş gibi.Büyük taş masanın üzerindeki kitap kendi kendine sayfalarını çevirmeye devam ediyordu. Sayfalar döndükçe havaya gümüş renkli ışık parçacıkları yükseliyordu. Bulunduğum kütüphane sessizdi ama rahatsız edici bir sessizlik değildi. Sanki binlerce kitap aynı anda fısıldıyor ama seslerini duyamıyormuşum gibiydi. Elimdeki umut ve neşe şişeleri hafifçe parladı. Gümüş gözlü çocuk da etrafına bakıyordu. “Burası...” dedi. “Gerçekten varmış.” “Burayı biliyor musun?” diye sordum. Cevap vermeden önce taş masaya baktı. “Sadece hikâyelerini duydum.” Merakla kitaba yaklaştım. Sayfalar bir anda çevrilmeyi bıraktı. Açık kalan sayfanın ortasında tek bir cümle vardı: “Bilgeliği arayan kişi önce kendini tanımalıdır.” Kaşlarımı çattım. “Bu da ne demek?” Tam o anda mürekkep hareket etmeye başladı. Yeni kelimeler oluşuyordu. “Anahtar Taşıyıcısı, ilk sorunu sor.” Kalbim hızlandı. Kitap benimle konuşuyordu. Birkaç saniye düşündüm. Altın koruyucunun sözlerini hatırladım. Bazen bir cevabı bulmak için doğru soruyu sormak gerekir. Derin bir nefes aldım. Sonra yavaşça konuştum. “Ben kimim?” Kitabın sayfaları aniden parlamaya başladı. Bütün kütüphane gümüş ışıkla doldu. Raflardaki kitaplar hafifçe titredi. Ardından taş masanın üzerinde bir görüntü oluştu. Küçük bir kız çocuğu görünüyordu. Yaklaşık yedi yaşlarındaydı. Elinde altın anahtar vardı. Bu bendim. Ama yalnız değildim. Yanımda iki kişi daha duruyordu. Yüzlerini seçemiyordum. Görüntü tam netleşecekken kütüphanenin uzak tarafından sert bir ses duyuldu. TAK! Hepimiz irkildik. Sonra bir ses daha geldi. TAK! TAK! Sanki ağır bir şey taş zeminde ilerliyordu. Gümüş gözlü çocuk hızla arkasını döndü. “Yalnız değiliz.” Ses giderek yaklaşıyordu. Rafların arasındaki karanlıkta bir gölge hareket etti. Sonra bir tane daha. Ama bunlar pelerinli kişiler değildi. Çok daha farklı görünüyorlardı. Uzun cüppeler giymiş, yüzleri görünmeyen sessiz figürlerdi. Ellerinde gümüş fenerler taşıyorlardı. İçlerinden biri durdu. Sonra yavaşça başını bana çevirdi. Ve kütüphanede yankılanan tek bir cümle söyledi: “Bilgelik rengine ulaşmak isteyen herkes üç soruyu cevaplamak zorundadır.”“Bilgelik rengine ulaşmak isteyen herkes üç soruyu cevaplamak zorundadır.” Kütüphanedeki sessiz figürün sesi rafların arasında yankılandı. Elimdeki umut ve neşe şişeleri hafifçe parladı. Gümüş gözlü çocuk dikkatle figürleri izliyordu. Sayıları giderek artıyordu. Rafların arasından yeni siluetler çıkıyor, ellerindeki gümüş fenerler loş ışıklar yayıyordu. Taş masanın üzerindeki kitap yeniden hareket etti. Sayfalar kendi kendine çevrildi ve yeni bir sayfada durdu. Sayfanın ortasında parlak harflerle bir soru belirdi.

“Bir insanı gerçekten güçlü yapan şey nedir?”

Kaşlarımı çattım. Böyle bir soru beklemiyordum. Güç deyince insanların aklına hız, cesaret ya da özel yetenekler gelirdi. Ama kitap başka bir cevap arıyor gibiydi.

Tam o sırada taş masanın üzerinde görüntüler oluşmaya başladı. Bir çocuk düştükten sonra tekrar ayağa kalkıyordu. Bir kadın başkalarına yardım ediyordu. Bir yaşlı adam hata yaptığını kabul ediyordu. Görüntüler birkaç saniye içinde kayboldu.

Sessiz figür bana baktı.

“Cevabın nedir, Anahtar Taşıyıcısı?”

Derin bir nefes aldım.

“Bence bir insanı gerçekten güçlü yapan şey pes etmemesidir,” dedim. “Korksa bile devam etmesi, hata yapsa bile yeniden denemesi.”

Kütüphane birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra taş masanın üzerindeki kitap gümüş ışıkla parladı.

Sayfanın altında yeni kelimeler oluştu:

“İlk cevap kabul edildi.”

Aynı anda tavandan küçük gümüş ışıklar yağmaya başladı. Elimdeki şişeler de parladı. İçimde sıcak bir rahatlama hissettim.

Ama daha sevinemeden kitap yeniden yazmaya başladı.

Yeni soru ortaya çıktı:

“Kaybolduğunda önce neyi bulmalısın?”

Kütüphane yeniden sessizleşti.

Ve bu kez bütün figürler aynı anda bana döndü. Gümüş fenerlerin ışıkları yavaşça güçlenirken, ikinci sorunun cevabını beklemeye başladılar.“Kaybolduğunda önce neyi bulmalısın?” Soru havada asılı kalmış gibiydi. Kütüphanedeki bütün figürler sessizce beni izliyordu. Gümüş gözlü çocuk bile cevap vermiyordu. Sanki bu soruyu yalnızca benim cevaplamam gerekiyordu. Taş masaya baktım. Sayfadaki harfler hafifçe parlıyordu. Birkaç saniye düşündüm. Sonra aklıma umut şişesini bulduğum an geldi. Ne kadar korkmuş olursam olayım ilerlemeye devam etmiştim. Çünkü içimde küçük de olsa bir inanç vardı. Başımı kaldırdım. “Kendini,” dedim. “İnsan kaybolduğunda önce kendini bulmalı. Kim olduğunu, neye inandığını ve neden devam ettiğini hatırlamalı.” Sessizlik oldu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Sonra kitap aniden gümüş ışıkla parladı. Sayfanın altında yeni kelimeler oluştu. “İkinci cevap kabul edildi.” Tam o anda kütüphanenin tavanında gümüş yıldızlar belirdi. Işıklar yavaşça dönerek salonun ortasında bir halka oluşturdu. Elimdeki umut ve neşe şişeleri daha önce hiç olmadığı kadar parlak görünüyordu. Ama sınav henüz bitmemişti. Kitabın sayfaları hızla çevrilmeye başladı. Bu kez bütün kütüphane titredi. Raflardaki kitaplar kendi kendine açıldı. Sayısız harf havaya yükseldi. Sonunda kitap son soruyu yazdı. Harfler diğerlerinden daha parlaktı. “Bir sırrı öğrenmeye hazır olup olmadığını nasıl anlarsın?” Kalbim hızlandı. Bu soru diğerlerinden daha zordu. Çünkü son zamanlarda öğrendiğim her sır beni daha da fazla soruya götürmüştü. Mor kapı, anahtar, geçmişim... Hepsi sırlarla doluydu. Tam cevap vermeye hazırlanıyordum ki taş masanın üzerinde yeni bir görüntü oluştu. Bu kez küçük Umay yeniden görünmüştü. Elinde altın anahtar vardı. Ama artık yalnız değildi. Yanındaki iki kişinin silueti yavaş yavaş netleşmeye başlıyordu. Eğer son soruyu doğru cevaplayabilirsem onların kim olduğunu öğrenebileceğimi hissediyordum. Kütüphanedeki bütün figürler sessizce bekliyordu. Ve ben, üçüncü ve son sorunun cevabını bulmaya çalışıyordum.Son soruya bakarken içimde garip bir his oluştu. Kütüphane tamamen sessizdi. Gümüş ışıklar havada yavaşça dönüyor, taş masanın üzerindeki görüntü titreyerek bekliyordu. Küçük Umay ve yanındaki iki siluet hâlâ oradaydı. Eğer doğru cevabı verirsem onların kim olduğunu öğrenebileceğimi hissediyordum. Ama acele etmek istemiyordum. Soruyu tekrar okudum. “Bir sırrı öğrenmeye hazır olup olmadığını nasıl anlarsın?” Birkaç saniye düşündüm. Sonra son günlerde yaşadığım her şeyi hatırladım. Umut rengini bulduğum anı. Neşe renginin bana gösterdiği anıları. Mor kapıyı. Korkularımı. Merakımı. Ve tüm cevapları öğrenmek istememe rağmen bazen beklemem gerektiğini. Derin bir nefes aldım. “Bir sırrı öğrenmeye hazır olduğunu, cevaptan korkmamaya başladığında anlarsın,” dedim. “Çünkü gerçek hoşuna gitmese bile onu kabul etmeye hazırsındır.” Kütüphane bir anda sessizleşti. O kadar sessizleşti ki kendi nefesimi duyabiliyordum. Sonra taş masanın üzerindeki kitap güçlü bir gümüş ışıkla parladı. Bütün raflar titredi. Havadaki harfler dönmeye başladı. Ve sayfanın altında yeni kelimeler belirdi. “Üçüncü cevap kabul edildi.” Aynı anda bütün kütüphane ışıkla doldu. Gümüş figürler başlarını eğdi. Sanki bir tören yapıyorlardı. Taş masanın üzerindeki görüntü netleşmeye başladı. Küçük Umay artık daha belirgindi. Yanındaki iki kişinin yüzleri de yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Kalbim hızlandı. Birinin yüzü görünmeye başladı. Sonra diğerinin. Ama tam onları tanıyacakken kütüphanenin derinliklerinden güçlü bir uğultu yükseldi. Raflar sarsıldı. Kitaplar yerlerinden oynadı. Gümüş figürler bir anda başlarını kaldırdı. İçlerinden biri endişeli bir sesle konuştu. “Geç kaldık.” Gümüş gözlü çocuk hemen arkasını döndü. “Ne oluyor?” diye sordum. Cevap vermeden önce kütüphanenin uzak tarafını işaret etti. Orada, karanlığın içinde, mor renkli bir çatlak açılıyordu. Çatlak giderek büyüyor, içinden yoğun mor ışık sızıyordu. Daha önce okulda gördüğüm çatlaklara benziyordu ama bundan çok daha büyüktü. Ve çatlağın içinden tanıdık bir ses duyuldu. “Sonunda...” Ses bu kez çok netti. Çok yakındı. “Seni buldum, Umay.” Tam o anda taş masanın üzerindeki görüntü tamamen netleşti. Küçük Umay'ın yanında duran iki kişiden biri gümüş gözlü çocuktu. Diğerini gördüğümde ise nefesim kesildi. Çünkü o kişi... bendim. Ama daha büyük, daha güçlü ve gözleri gümüş ışıkla parlayan bir bendim.Nefesim kesildi. Taş masanın üzerindeki görüntüye bakakaldım. Oradaki kişi bendi. En azından bana benziyordu. Aynı yüz hatları, aynı saçlar... Ama gözleri gümüş ışıkla parlıyordu. Üzerinde daha önce hiç görmediğim, gümüş işlemelerle süslenmiş bir kıyafet vardı. Küçük Umay'ın yanında duruyor ve sanki onu koruyormuş gibi etrafı izliyordu. “Bu... imkânsız...” diye fısıldadım. Gümüş gözlü çocuk da görüntüye bakıyordu. Yüzündeki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar büyüktü. “Demek gerçekten olmuş...” dedi kendi kendine. “Ne olmuş?” diye sordum. Ama cevap veremeden kütüphane yeniden sarsıldı. MORRR! Karanlığın içindeki çatlak büyüdü. Rafların arasındaki taşlar parçalanmaya başladı. Mor ışık bütün salonu kaplıyordu. Gümüş figürler hızla taş masanın etrafında toplandı. Ellerindeki fenerler daha parlak yanmaya başladı. İçlerinden biri bana döndü. “Bilgelik Rengi seni kabul etti.” Tam o anda taş masanın ortasında gümüş renkli bir ışık yükseldi. Işık dönerek küçük bir şişeye dönüştü. Şişenin içinde gümüş renkli bir parıltı vardı. Diğer renklerden farklıydı. Hareket etmiyor, sakin bir şekilde ışıldıyordu. Şişe yavaşça havada süzülerek bana geldi. Elimi uzattım. Parmaklarım şişeye dokunduğu anda zihnimde yüzlerce görüntü belirdi. Eski kitaplar. Mor kapı. Altın anahtar. Ve aynı cümle tekrar tekrar duyuldu. “Geçmiş unutulabilir. Ama silinemez.” Görüntüler kaybolduğunda nefes nefese kalmıştım. Artık elimde üç renk vardı: Umut, Neşe ve Bilgelik. Ama tam o sırada mor çatlağın içinden bir el uzandı. Uzun, gölgeyle kaplı bir el. Sonra ikinci eli gördük. Ardından karanlığın içinden bir siluet çıkmaya başladı. İlk kez kapının arkasındaki şeyin şekli görünüyordu. Kütüphanedeki bütün ışıklar titredi. Gümüş figürler geri çekildi. Hatta pelerinli kişiler bile korkmuş görünüyordu. Siluet tamamen ortaya çıktığında derin bir sessizlik oldu. Sonra o varlık doğrudan bana baktı. Yüzünü seçemiyordum ama gözleri görünüyordu. Koyu mor ışıkla parlayan gözler. Ve ilk kez adımı söylemedi. Bunun yerine başka bir şey söyledi: “Hoş geldin... Renk Muhafızı.”“Hoş geldin... Renk Muhafızı.”

Bu sözler kütüphanenin içinde yankılandı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki herkes duyabilirdi. Elimdeki üç şişe aynı anda parlamaya başladı. Turkuaz umut, altın neşe ve gümüş bilgelik ışıkları birbirine karışarak etrafımda ince halkalar oluşturdu.

“Renk Muhafızı mı?” diye fısıldadım.

Mor gözlü varlık birkaç adım öne çıktı. Attığı her adımda yerde mor çatlaklar oluşuyordu. Ama garip olan şey, bana saldırmamasıydı.

“Sonunda üçünü de topladın.”

Gümüş gözlü çocuk hemen önümde durdu.

“Yaklaşma!”

Varlık ona baktı.

“Benim kavgam seninle değil.”

Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi.

“Yıllardır beklediğim kişi sensin, Umay.”

Kütüphane yeniden sarsıldı.

Raflardan bazı kitaplar yere düştü.

Gümüş figürler fenerlerini kaldırdı ama hiçbiri ilerlemedi.

Sanki onlar bile ne yapacaklarını bilmiyordu.

“Elindeki renkler yalnızca başlangıç,” dedi varlık.

“Ne istiyorsun?” diye sordum.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra elini kaldırdı.

Mor ışık havada dönmeye başladı.

Işığın içinde bir görüntü oluştu.

Bu kez mor kapıyı görmedim.

Onlarca kapı gördüm.

Kırmızı kapılar.

Mavi kapılar.

Yeşil kapılar.

Gümüş kapılar.

Ve hepsinin merkezinde devasa bir siyah kapı vardı.

Onu görünce içim ürperdi.

“Dünyada kaybolan yalnızca üç renk yok.”

“Elbette yok,” dedi varlık.

“Toplam on iki renk var.”

Şaşkınlıkla ona baktım.

“On iki mi?”

“Elindeki üçü yalnızca ilk anahtarlar.”

Tam o sırada bilgelik şişesi elimde yeniden parladı.

Ve zihnimde kısa bir görüntü oluştu.

Büyük bir harita.

Haritanın üzerinde dokuz ışık noktası.

Dokuzu da sönüktü.

Görüntü kaybolduğunda nefesimi tuttum.

Demek daha dokuz renk vardı.

Dokuz yeni sır.

Dokuz yeni yolculuk.

Varlık hafifçe gülümsedi.

“Sorun şu ki, Umay...”

Sesi ilk kez üzgün gibi gelmişti.

“Diğer renkleri arayan tek kişi sen değilsin.”

Tam o anda kütüphanenin tavanı büyük bir gürültüyle çatladı.

ÇATTT!

Herkes yukarı baktı.

Çatlağın içinden parlak kırmızı bir ışık sızıyordu.

Daha önce gördüğüm hiçbir renge benzemiyordu.

Canlıydı.

Güçlüydü.

Ve sanki öfkeyle yanıyordu.

Bilgelik şişesi elimde titreşti.

Sonra şişenin üzerinde küçük harfler belirdi.

Bir Sonraki Renk: Cesaret

Ve kütüphanenin tam ortasında, havada yeni bir kapı oluşmaya başladı... Kırmızı bir kapı.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

4. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.