Bu bölümde toplumun cinsiyet yargıları, insanların zayıflıklarının onları birer canavar yapabildiğini, Can'ın babasının onu nasıl gördüğünü ve Can'ın ilk hayvanlarını görüyoruz.
—-
Müjdat, Nuriye’nin evine gelir.
- Merhaba anne. La Fatma naber?
- İyi, sen? Çocuklar nasıl?
Ayşe doğum yapmıştır. Demir hayata gözlerini açmıştır.
- İyi iyi, herkes iyi. Ve Erdüş’e bir sürprizim var.
- Ne sürprizi?
Can da atılır.
- Evet, sürpriz ne?
- Bu ufaklık.
Müjdat arkasından delikli bir ayakkabı kutusu çıkarır.
- Aç bakalım.
Can kutuyu açar. İçinden yavru bir ördek çıkar.
- Yaa… Çok teşekkür ederimmm!
Fatma atlar.
- Yaa, çok tatlış! Peki nasıl bakacağız. Bu etrafa sıçmaz mı?
- Sıçar da temizlersiniz.
—-
Can’ın sünnet vakti gelmiştir.
- Annem, kalk hadi. Hastaneye gideceğiz.
- Öff ben sünnet olmak istemiyorum.
- Ama yapabileceğimiz bir şey yok.
- Biraz daha büyüsem, o zaman yapsanız olmaz mı?
- Normalde sen bebekken yapacaktık ama vazgeçtik. Daha da büyükken yapılırsa iyileşme süren uzar.
- Anladım.
- Hadi kalk Annem.
Can, kalkar ve gidip yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı için beklemeye başlar.
Kahvaltı etmelerinin ardından Ayça ve Eren’in annesi Nezaket’in kardeşi Ali ile birlikte hastaneye giderler.
Taksiye binmişlerdir. Can, uzaktaki hastaneyi fark eder etmez şoförü yanlış yola sokmaya çalışır ancak bunu anlarlar ve doğru yolla hastaneye giderler.
İner inmez Can babasını görmüştür.
- Babam!
Hemen boynuna atlar.
- Babam! Seni çok özledim. Keşke böyle bir yerde görüşmeseydik…
- Ah Babam, keşke. Ama senin şeyin gidecek!
- Öff ya!
Hastaneye girerler.
- Sizi şöyle alalım bakalım.
- İndir annem pantolonunu.
Can, ameliyat masasına uzanır ve pantolonunu indirir. Doktor hemen bir iğne yapar. Ameliyathaneye aniden biri girer. Kolu kan içindedir.
- Siz şimdi çıkın daha sonra sizi çağıracağım.
Can aralık olan kapıdan onları izliyordur. Genç adamın çığlıkları tüm hastanede yankılanıyordur. Adamın kolunu sıkıca tutup kemiklerini yerine oturturkenki çığlıklar çok daha acı doludur. İşlem biter, adam çıkar ve Can’ı içeri alırlar.
- Şimdi yat bakalım.
- Arkanda ne saklıyorsun? Neşter sakladığını biliyorum, sadece göster. Böyle daha çok korkuyorum.
- Korkacak bir şey yok, sen otur gerisini bana bırak.
Adam, Can’ın arkasındakilere eliyle hareket yapar. Can’ı hızlıca yatırırlar.
- Ne? Niye beni tutuyorsunuz? Ben kendim dursam? Böylesi daha korkunç.
- Ama seni tutmamız lazım yoksa kıpırdayıp kendine veya doktora zarar verebilirsin.
- Tamam da elinde ne olduğunu göstermedi.
Ameliyat ışığı açılır.
- YA HEPİNİZ DE BAKIYORSUNUZ? NE YANİ, BÖYLE BİR ŞEYİN GEREKLİLİĞİ NE?
Doktor ameliyata başlar.
- SİZİ KİMİ BULURSAM ŞİKAYET EDECEĞİM. BÖYLE İŞ Mİ OLUR? SİZ NASIL ÇALIŞIYORSUNUZ ÖYLE. BIRAKIN BENİ!
Can, bağırmakla meşgulken ameliyatı hızlıca tamamlarlar.
- Bitti küçük adam. Artık erkek oldun. Geçmiş olsun! Artık beni istediğiniz yere şikâyet edebilirsiniz ama mükemmel yaptım, değil mi? Buna laf yok.
Kutlama hazırlıkları yapmaya başlarlar.
- Annem, böyle bir şeyi kutlamak çok saçma değil mi? Ve çok rezil?
- Hayatında bir kere oluyor. Erkek oluyorsun, tabii kutlayacağız.
- Tamam da siz de adet olduğunuzda niye kutlamıyorsunuz öyleyse? Bence bir yeri kesildi diye kutlama yapmak çok, çok saçma bir şey. Ben bunun içinde olmak istemiyorum.
- Ama herkes gelecek, eğleneceksin.
- İSTEMİYORUM, İS-TE-Mİ-YO-RUM!
Bir İstanbul’da bir de İzmir’de kutlarlar. İstanbul’da Esenler Dörtyol’a giderkenki yolun üzerinde bir yerde kutlama hazırlamışlardır. Kutlama günü Nehir’ler ortama giriş yapar.
- Merhaba Erdoğan Can, nasılsın?
- Nasıl olayım işte, lanet bir kutlamanın tam ortasındayım.
- Bir şey olmaz, insanlar eğleniyor sadece.
- Çok rezil, çok utanç verici…
- Utanacak bir şey yok ki. Sen istemedin ama zorunlu olarak yaptılar. Kültürümüz böyle.
- Böyle kültür olmaz olsun!
- Geçmiş olsun bu arada.
- Sağ ol.
Müzik çalmaya başlar.
- Dans edelim mi Erdoğan Can?
- Olur…
Karşılıklı dans etmeye başlarlar. Can zorla dans ediyor gibidir.
Sıra İzmir’deki kutlamaya gelmiştir. Ördeği annesinin bulunduğu yere, Ayşe’lerin evine gönderirler. Arabalar ile konvoy yapıyorlardır. Can’ı üstü açık arabaya bindirirler.
- Gülsene annem. Niye hayatını elinden almışız gibisin? Hahaha!
- Hayır. Sevinilecek hiçbir şey yok. Tam bir rezillik! Rezil oldum!
- Ne rezil oldun? Herkes sünnet oluyor. Gül, sevin, anılarını karartma. Güzel bir gün geçir.
Aydoğan’ın kuzeni Tuğba atılır.
- Bak, buradaki herkes senin için burada, senin mutluluğunu paylaşıyorlar. Sen mutlu olmazsan onlar da mutlu olamaz.
- Saçma sapan geleneklerden nefret ediyorum.
Akşam oluyordur. Erdoğan, Can’a;
- Bugün balkonda uyuyalım mı? Yıldızları seyrederiz.
- Olur Dedem. Hem daha iyi olur; soğuk, ağrılarıma iyi gelir.
Akşam vakti gelir ve yatağı dışarı taşırlar.
- Dedem, ben bu evi yıkmayı düşünüyorum.
- Ne? Neden? Çocukluğum burada, arkadaşlarım burada. Nereye taşınacağız?
- Mordoğan denen çok güzel, yemyeşil bir yere. Oraya ev yaptırıyorum şu anda. Burasını yıktıktan sonra buraya yeni bir ev yaptıracağım. Burada da baban kalacak, karısıyla, yani olursa.
- Karısıyla mı?
- Evet. Sana söylemiştik, babanın tek başına idare etmesi zor. E kocaman adam oldu, artık bizimle de kalamaz. İnsan yalnız yaşayamaz oğlum, yaşayamaz. Senin de ileride bir karın olacak.
Can’ın aklına annesi gelir. “Ama o yalnız yaşayabiliyor. Yoksa o da mı birini bulacak?” diye düşünür ve sonra “O yalnız değil, Nenemler var. Ama babam da yalnız değil, Babaannemler var. Öff!” diye aklından geçirir.
Geçen aylarda Can, İzmir’e babasıyla beraber gitmişti. Babası onu alır ve İstanbul’dalarken beraber spor mağazası ile birleşik olan bir mağazaya giderler. Oradan tenis seti alırlar. Can, babasıyla orada gezerken *** kitabını görür. Kapağında belirgin bir şekilde kalbe takılmış bir anahtar vardır ve bu anahtar Can’ın rüyasında gördüğü siyah halkalı anahtara çok benziyordur. O kitabı da satın alır.
İzmir’e geldikleri ilk anda Aydoğan ile kardeşi Korhan tartışmaya başlar. Sesleri çok yükselmiştir. Can stres olur. Korhan tam bir çocuk gibidir.
Can daha fazla dayanamayıp tenis raketiyle Korhan’ın kafasına “Babama saldıramazsın. Uslu dur!” diyerek vurur. Korhan, Can’ı kaburgalarından tutar ve yemek masasına doğru fırlatır ve Can bayılır.
Ertesi gün Perihan’ın annesine Perihan, Can ve Korhan giderler. Perihan:
- Çocuk o daha. Korkmuş babasına bir şey yapacaksın diye, durdurmaya çalışmış. Zaten sizde akıl olsa kavga etmezsiniz. Çocuk gibisin Korhan, çocuk gibi. Bu çocuk mu çocuk gibi birine saygı duysun? Özür dile çocuktan.
- Yav anne ben bir şey yapmadım ki! Kendimi tutamadım, tıpkı onun gibi. Onun gibi olduğum için ondan mı özür dileyeceğim?
- Sen büyüksün, büyüklük sende kalsın. Çocuk büyüğünü örnek alır. Ne olmasını istersen o olmalısın.
- Öff, tamam. Gel amcam, özür dilerim. Amacım kötü bir şey yapmak değildi. Bir anlık sinirim sana boşaldı.
- Ah Korhan Amcam ah, çocuk gibisin. Keşke kendini kontrol edebilseydin. Keşke ben de kendimi kontrol edebilseydim. Özür dilerim. Sen büyüğümsün, öyle davranmamam gerekirdi ama ne yapayım, Babam’a bir şey yapacaksın diye korktum, birbirinizi öldürürsünüz diye…
- O benim kardeşim. Kardeşler ara sıra kavga ederler ama birbirlerini öldürmezler. Biz böyle bir şey yapmayız.
- İnsan kızgın olunca kendini kontrol edemiyor. Bunu en iyi sen biliyorsun.
Can’a Perihan’ın annesi Gülşen, Can için ağaçtan halat geçirip altına yastık koyup bir salıncak yapar. Can babası gelene kadar salıncakta sallanır.
- Babam, ben geldim. Ne yapıyorsun?
- İyiyim. Sen ne yapıyorsun?
- İyiyim Babam, işte çalıştım geldim. Wow, salıncak mı yaptınız?
- Evet. Çok eğlenceli! Sabahtan beri sallanıyorum.
- Çok iyi çok iyi.
Sohbetleri derinleşmeye başlar.
- Babam, bir gün ben evlensem sorun olur mu?
Can, annesiyle tekrar evleneceğini sanır.
- Ne yani? Daha yeni ayrıldın, hemen evleniyor musun?
- Bak oğlum, her erkeğe bir kadın lazımdır. Ben daha fazla yalnız yaşayamıyorum. Hayatımı idame ettirmek için bir kadına ihtiyacım var.
- Erkeklerin tek yaşamasına engel olan ne ki?
- Erkekler iş insanıdırlar. Annen de iş insanı ama… o annesiyle beraber yaşıyor o yüzden eve geldiğinde sıcak yemeği, temiz kıyafetleri var.
- E sen de yaşa babaannemlerle?
- Ben Erkeğim, olmaz. Ben onlara bu yaştan sonra yük mü olacağım. Onlar gelir kalır bende. Ne diyordum? Heh. Erkekler iş insanıdırlar. Eve geldiğimde karımı, sıcak yemeğimi, sıcak ve temiz evimi, temiz kıyafetlerimi, çocuklarımı görmeyeceksem… Çocuk dediğin insana hayat verir…
- Ben?
Can, o anda ona bir çocuk olamadığını öğrendi. Ama anlamadığı şey, babasının bir baba olmadığıydı. Baba olmayı gerektiren sorumluluktan kaçmıştı. O kendini artık Can’ın babası saymıyordu belki de.
—-
O yıldızlı geceden sonra Can, İstanbul’a geri döner. Döneceği gün, Erdoğan’ın ona aldığı tavşanlardan birini de yanında götürecekti ancak tavşan, Korhan kapıyı açık unuttuğu için kaçmıştı. Korhan ve herkes, onu sokaklarda aramıştır. Bunların hepsi yalan! Özlem, tavşanın gelmesini istemediği için tavşanı saklamışlardı. Can, tavşan sokakta kaybolduğu için, arabanın çarpması ihtimali yüzünden günlerce ağladı.
Fatma;
- Sana bir şey söyleyeceğim ama lütfen üzülme.
- Ne söyleyeceksin?
- Bizim Bıdık var ya, ördek, hani Müjdat’lara vermiştik…
- Evet?
- Ayşe ördekten korktuğu için ördekleri annesiyle beraber dolaba kapatmış, boğularak ölmüşler…
Can, korkunun ne kadar tehlikeli ve canice bir duygu olduğunu, bir saldırı olduğunu o gün anlamıştı.
Fatma odadan çıkar. Daha sonra Can düşünmeye başlar;
- Kapatmış, kapatmış ve öldürmüş. Boğularak ölmüşler, ailecek ölmüşler. Kim bilir ölmeden önce nasıl da korkmuşlardı, nasıl da kabullenmişlerdi durumu? Korku, güçlünün elinde olduğu zaman çok korkunç oluyor, çok korkunç, vahşice. Keşke benim Bıdık ve ailesi değil de ben ölseydim. Veya, Ayşe Yenge katil, o ölmeliydi.
- Hayır, sakin ol, sakin!
- O BİR KATİL! O ÖLMELİYDİ!
- Hayır, kimse ölmeyi hak etmez. Sakin olur musun?
- NEFRET EDİYORUM! İYİLERİN ÖLMESİNDEN; KÖTÜLERİN KALMASINDAN NEFRET EDİYORUM!
- O NEHİR’İN ANNESİ.
- O DA BENİM ÇOCUĞUMDU! ONLAR DA ZAVALLI KÜÇÜK CANLILARDILAR! MADEM BAKAMAYACAKLARDI, NE DİYE ALDILAR Kİ!
- Sen de tavşana iyi bakamadın, kayboldu.
- Tavşanı Korhan Amcam kapıyı açık bıraktığı için kaybettik.
- Ördekleri de korku yüzünden! Bazen insanlar yaptıklarının neye mâl olacağını bilemeyebiliyor.
- Keşke bu yetişkinler akıllıca düşünebilseydi… Değer verdikleri şeyler bambaşka!
—-
Birkaç gün sonra Özlem ve Fatma dışarıdan dönmüşlerdir.
- Annem, gözlerini kapat, orada bekle.
- Tamamdır Annem. Bekliyorum.
- Sürpriz yapacağız da bekle, ayakkabılarımı çıkarayım.
Özlem, elinde kafes ve içinde papağanla beraber eve girer.
- Aç gözlerini.
- Ne? Bu da ne? Aaa, kuş mu?
- Eveet. Sana cennet papağanı aldık. Sünnet hediyesi!
- Yaa… Çok teşekkür ederiim!
- Bir şey değil Anneciğim. Biz şimdi sigara içmeye çıkıyoruz. Sizi başbaşa bırakayım, adına karar ver.
- Tamamdır.
- Merhaba kuş!
Papağan, çok kızgın bir şekilde Can’a bakıyordur.
- Kızgın mısın?
- Sence nasıl görünüyorum?
- Kızgın. Peki neden? Bize mi kızgınsın?
- Evet, hiç bilmediğim bir yere bir anda tüm arkadaşlarımdan ayrılıp da geldim. Sence nasıl kızgın olmayayım?
- Anladım. Ama kendini üzme. Bizim aile de eğlencelidir. Seni çok severiz, hiç yalnızlık çekmezsin.
Papağan kızgın kızgın bakmaya devam eder.
- Tabii, alışman lazım. Öyleyse sen önce eve alış, ben sen biraz rahatlayınca geleceğim.
Can, balkona kaçar.