Metro şimdilik beklediğimizin aksine oldukça sessizdi.
Bu derin sessizlik arasında ilerlemeyi sürdürdük.
Çok geçmeden, "Bırakın silahları!" diye bağıran bir kişinin sesini işittik.
Aksine silahlarımıza daha sıkı sarıldık ve daha temkinli davrandık.
Herhangi bir aksilik olması durumuna karşılık sivilleri hemen yere çökmeleri ve kalkanları üzerlerine kapatmaları konusunda uyarmıştık.
Siviller anında bu uyarımızı hatırlayıp yere çöktüler. Yüzbaşı Felix'in timiyle içeri girerken yanlarında getirdikleri kalkanları gücü yeten erkek siviller kaldırıp tüm sivilleri koruma altına aldılar.
Bir süre sonra bize bağıran üniformalı hainin yüzünü gördük. Yüzbaşı Felix bir kere daha büyük bir hüsrana uğramış gibi görünüyordu.
"Kim Jae Ran." diye ismini söyleyebildi şaşkınlıkla. O adam ise yukarı çıkan yürüyen merdivenlerin başında sırıttı.
"Vay, kimler buradaymış? Felix, sizin ne işiniz var burada?"
Yüzbaşı Felix yutkundu. Dolan gözlerini yüzüne yerleştirdiği nefret dolu ifadeyle gizlemeye çalıştı.
"Buna bir cevap vermem gerekiyor mu? Zira sen, cevabı gayet iyi biliyor gibisin."
"Biliyorum biliyorum, kardeşim. Merak etme."
O kardeşim dediği an Yüzbaşı Felix iğrentiyle yüzünü buruşturdu.
"Bana bir daha o kelimeyle hitap etme!"
"Dur yahu hemen celallenme. Hatta boşver, hiç celallenme. Biraz sonra öleceksin zaten. Ölmeden evvel tadını çıkar."
Yüzbaşı Felix sırıttı.
"Biliyor musun?" diye sorduktan sonra devam etti.
"Ben de aynı şeyi senin için söyleyecektim."
Bir an olsun tereddüt etmeden elindeki silahı ateşledi ve silahtan çıkan kurşun karşısındaki askerin alnı ile buluştu.
Hain askerin bedeni yere yığıldı ancak yalnız değildi.
"Komutanım!" diye acı içinde bağıran birkaç askerin sesini işittik.
"Bunlar Jae Ran'ın askerleri. Açıkta durmayın, gizlenin! Siviller aynen bu vaziyette kalın! Bizden biri emir verene kadar kalkanları yere indirmeyin! Sizi koruyacağız, merak etmeyin!"
Demek ki o herif de rütbeliydi ve onun da kendi timi vardı.
Yüzbaşı Felix'in dediğini yaptık. Eli silah tutanlar anında gizlendiler.
Biz de Lee Know ile beraber kalın bir kolunun arkasına geçtik. Sırt sırta verdik.O sağ tarafı ben de sol tarafı gözetlemeye başladım.
"Yüzbaşı Felix kendisine nasıl gelebilecek merak ediyorum. Adam bunca ihanete rağmen iyi dayanıyor."
Lee Know çok doğru söylüyordu. Bugün o kadar ihanete uğramış, o kadar yıkılmıştı ki ancak her şeye rağmen dimdik ayakta durmaya çalışıp kardeş dediklerine haddini bildirmekten geri durmamıştı.
"Çok haklısın. Kardeşim dediği herkes onu sırtından bıçakladı. Çok büyük darbeler aldı ama yıkılmadı. Hâlâ mücadele etmeye devam ediyor. O gerçek bir komutan, gerçek bir lider, gerçek bir dost."
Bundan sonra konuşmamıştık çünkü konuşmaya pek vaktimiz olmamıştı.
Metronun içine dağılan kalabalık hain askerlerle sıcak ve uzun süreli bir çatışmanın içerisine girmiştik.
Silah sesleri susmak bilmemiş, saatler süren bir çatışmanın tam merkezinde kalmıştık.
🩸
Gerçekten saatler süren çatışma hepimizi oldukça yormuş, bitkin düşürmüştü. Her ne kadar cephanemizi yenilesek de silahlarımızın şarjörleri büyük oranda bitmişti.
Elimdeki uzun namlulu silahın kurşunu da bitince silahı hırsla yere fırlattım.
"Bitmiyorlar Lee Know! Bir türlü bitmek bilmiyorlar!"
Çok fazla yaralımız vardı. Jay ve Niki kollarından, Sunghoon bacağından, Sunoo omzundan, Changbin sırtından yara almıştı.
Bangchan ve Seungmin yaralıların yarasına bakamıyorlardı bile çünkü ikisi de şu an daha önem arz eden askerlerle çatışmakla meşguldü. Ayrıca yaralıları tedavi edebilecek bir alana sahip değillerdi.
Hainlerin askeri üslerini de epey geride bırakmıştık. Kurşunlar böylesine üzerimize yağarken o yolu gerisin geri katedemezdik.
Lee Know başını devamlı uzatıp çatışmaya devam ederken onun da silahından bir 'tık' sesi işittim. Onun da kurşunu bitmişti. Tıpkı benim gibi artık işimize yaramayacak olan silahı yere bıraktı.
İkimiz de belimizdeki tabancalara asıldık ancak dikkatli olmalıydık. En fazla yanımızda tabancalar için 3'er şarjör vardı. Eğer tabancaların da kurşunu biterse tamamen silahsız kalırdık.
"Gerçekten bitmek bilmiyorlar. Öldürdükçe yenisi geliyor. Anlamıyorum, dışarıda hiç mi bir vatan evladı yok! Hepsi mi hain?! Dışarı çıktığımız zaman bunlardan kurtulabilecek miyiz?! Çok sıkıldım artık Hwa Jin! Çok!"
Gerçekten delirmek üzereydik. Neresinden tutsak elimizde kalıyordu. Tam bir umuda sarılıyorduk, o umut elimizden çekip alınıyordu.
Bizimkilerin tarafından acı dolu bir inleme sesi işittiğim an başımı hafif eğip sesin geldiği tarafa baktım.
İşte o an beynimden vurulmuşa döndüm.
Dostum Hyunjin'i vurmuşlardı!
Hyunjin karnından aldığı yaraya dehşetle bakakalmış, ellerini oraya bastırmaya başlamıştı.
İlk defa bir yara alıyordu. Ne kadar korkup dehşete düştüğünü anlayabiliyor, ona baktıkça yarasının acısını âdeta kendi bedenimde hissediyordum.
"Hyunjiiin!" diye bağırarak kendime hâkim olmaya çalıştım ancak olamadım.
Onu bu vaziyette görmek kopmak üzere olan kayışlarımı tamamen koparmama yol açmıştı.
Hyunjin bacaklarının titreyişine engel olamayıp kendini yere bırakırken sol elimdeki tabancayı sağ elime aldım.
Bize doğru bir hain geliyordu. Yaklaşmasına müsaade ettim.
İyice yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. Tam bizim olduğumuz tarafa döneceği vakit hızlı davrandım ve sol kolumla boynunu kıstırıp sağ elimdeki tabancayla ellerine sıktım.
Durmadım.
Onun bedenini önümde bir kalkan gibi kullanıp elimdeki tabancayla hainlerin üzerine kurşun yağdırmaya başladım.
Önüme kattığım bedenle ilerleyip hainlerin bedenlerini bir bir yere serdim.
Lee Know dehşetle bağırdı.
"Hwa Jin ne yapıyorsun?! Kendine gel ne olur?! Nam Hwa Jin! Yapma güzelim ne olur yapma!"
Üzerine devamlı kurşun sıkıldığı için kolonun arkasından çıkıp yanıma gelemedi ama zaten gelmesini istemiyordum. Şu an tek istediğim, bu hainleri bir an evvel öldürüp yolumuzu açabilmekti.
Benim onlara sıktığımı görenler tabii ki bana ateş ediyordu. Lâkin kurşunları, kalkan olarak önüme siper ettiğim bu hain adama temas ediyordu. Artık o da bedenini ayakta tutamıyordu ve giderek ağırlaşıyordu.
Tabancadaki kurşunum bitene dek, içimdeki tüm her şeyi atmak istercesine "Aaaaaaaa!" diye bağıra bağıra sıkmaya devam ettim.
Sağ tarafıma saplanan bir acı hissedince başta donup kalsam da sonra yine sıkmaya devam ettim.
Bir müddet sonra kurşunum bitti.
Tabancadan 'tık' şeklinde boş bir ses geldi. İşte o zaman sağ elimdeki tabancayı bıraktım.
Sıcağı sıcağına pek de acısını hissetmemiştim ama ben... Vurulmuştum.
Şimdi sağ tarafımda, karnımın yanında ve sol omzumda hissettiğim yanma ile acı içerisinde önümde delik deşik olan askeri bıraktım.
Sendeleyerek birkaç adım geri gittim. Ayaklarım birbirine dolanınca yeri boyladım.
Soğuk zeminde sol tarafıma yatmış uzanırken güçlükle nefes almaya çalıştım. Hatta nefes aldıkça acıyan yaralarımın acımaması için, bir ara nefes bile almamaya çalıştım.
Herkesten bir ses geliyordu. Ama ben boğuk boğuk duyuyordum.
Lee Know, Hyunjin, Bangchan, Jisung... Hiç susmamışlardı mesela. O tabancayı elime alıp ayağa kalktığımdan beri endişeyle bağırmışlardı. Şimdiki bağırışları daha kötüydü. Daha endişeliydi.
Hyunjin yaralı hâliyle tüm acısına rağmen yanıma gelmeye çalışıyor ancak Jisung ve Bangchan tarafından tutuluyordu.
Lee Know...
Gözlerini gördüm yine. Ağlayarak bana bakıyordu. Hiçbir şeye aldırmadan kolonun arkasından çıkıp yanıma yetişti. Kendisini dizlerinin üzerine bırakıp titreyen ellerini yanaklarıma yerleştirdi.
"Ne yaptın güzelim sen? Ne yaptın? Dayan ne olur? İyi olacaksın. Hwa Jin! Nam Hwa Jin bana bak! Sakın kapama güzel gözlerini! Sakın!"
Yanaklarından süzülen güzel gözyaşlarını izledim.
Canım dehşet derecede yansa da onun gözlerinin içine bakmaya devam edip güçlükle gülümsedim.
Kalbimi yuvası bellemesini istemiş, onu kırıp dökmemesi gerektiğini söylemiştim.
O değil ama bir hain Lee Know'un yuvası olan kalbimden de beni vurmuştu.
Onu yuvasız bırakmak istemezdim ama üzerimdeki yorgunluk dayanılacak gibi değildi.
Hâlâ silah sesleri gelmeye devam ediyordu. İnsanların çığlıkları uğuldayan kulaklarıma dolmaya devam edip başımı döndürüyordu.
Sanırım kurtuldum.
Bitiyordu her şey.
Hem de... Sonsuza dek.
...