İçeriğe geç

Radikal Satanist Terörü | Taekook

Bölüm 2 · 24 dk okuma

Radikal Satanist Terörü | Taekook

Bölüm 2

2. Bölüm

(Miley Cyrus feat. French Montana- FU)

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.

İyi okumalar.

***

Yunan mitolojisinde tanrıların kralı, göklerin hakimi Zeus'un yarattığı insanlar eskiden dört kollu, dört bacaklı, bir kafada iki ayrı yüze sahip, sırtlarından birbirlerine yapışmış şekilde ve her insan çift olarak yaşar şekildeymiş. Bu insanlar çift olarak mutlu şekilde yaşamlarını sürdürürken, keyiflerine düşkünlükten dolayı tanrıları Zeus'a şükretmeyi unutunca, Zeus insanları uyarmış.

Kendisini unutan halka, krallığına yakışan bir ceza vermek isteyen Zeus, onların huzurunu toplamak için kolları sıvamış. Bakanların gözlerini kör edecek kadar parlak olan hançeriyle insanları ikiye bölen Zeus, onların ruhlarını da ikiye bölmüş. Artık her insandan iki tane varmış, yani birbirinin eşi olmayan ama birbirinin eşi olan parçalar her tarafa dağılmış. Zeus insanları diğer parçalarından ayrı yaşamakla lanetlemiş ve böylelikle ömürleri boyunca ruh eşlerini aramaları için onları cezalandırmış.

Tabi bu sadece bilinen bir efsane.

Aşkta kadere değil, sisteme inanırdım. Bir yaratıcının olup olmaması, cennet cehennem gibi unsurlar, kafamı yormama gerek olmayan şeylerdi kanımca. Varsa vardı, yoksa yoktu. Kaldı ki tüm bunların gerçek olması, hayatımı hangi düzeyde etkileyecek ya da olmaması, bana ne kaybettirecekti?

Benim tek inandığım şey, sistemdi.

Tüm evreni kaplayan bir sistem vardı ve bu sistem sayesinde, astronomi, falcılık vs. olaylar ortaya çıkıyordu. Kader değil, sistem. Kadere inanmak, aptallıktı bence. Doğarken bize bir senaryo veriliyor ve biz bu senaryo kuralları içerisinde, yeryüzünde hayatlarımızla oynuyorduk, sahiden böyle miydi?

Kimin neye inandığı beni bağlamaz, karışma hakkına sahip olduğumu da düşünmezdim zaten. Bunlar benim inançlarım, benim görüşlerimdi.

Fakat Kim Taehyung'la geçen zamanlarımız, beni bu inançlarıma sağlamca bağlayan yegane sebep olmuş, gemici düğümü misali sıkı sıkıya bu sisteme bağlanmış ve inanmıştım.

Yunan mitolojisine bakıldığında, ne kadar bir efsane olsa da, bence doğruluk payı vardı bazı kısımlarında. Çünkü doğumumuzdan ölümümüze kadar, hep bir ruh eşi arayışında olur, gerçek aşkımızın peşinden koşardık.

Aşkı bulmak için çabalar, kimimiz gerçekten bulurken kimimiz, bulduğunu sanarak hayatı kendine zehir ederdi. Bu ise, yine bana göre sistemin gözümüzün açılması, uyanışa geçmemiz açısından uyarı niteliğinde bir, tokatıydı.

Eğer ki, bizim hala daha yaşayacak, katedecek günlerimiz, aylarımız ya da yıllarımız yoksa, bu adam seneler sonra benim nasıl tekrar karşıma çıkıyordu?

Sistem bize, ders mi vermek istiyordu, yoksa tamamen kader inancındaki gibi, serçe parmaklarımızdan kırmızı bir iple bağlı mıydık?

Bizim, yeniden karşılaşmamızın sebebi neydi?

Farklı kıtalara sürülmüş ruh eşleri miydik yoksa, gözümüz hala kapalıydı ve uyanışa geçmemiz için sistemin tokatını mı yiyorduk?

Elimdeki sigaram doğruca önümdeki küllüğe düştüğünde sertçe yutkunmuş, gözlerimi gözlerinden ayıramazken Taehyung, öylesine keskin bir şekilde ayırmıştı ki gözlerini benden, Zeus'un hançerinin kesiğini sırtımda değil, kalbimde hissettim ben.

Ona çok büyük bir özür borçluydum.

Numaramı engelleyip, bir daha karşılaşmamıza fırsat vermediği için, hiçbir şekilde ulaşamamış ve hatamı telafi edebilmem için bana bir şans vermemişti.

Şans verse ne olacaktı ki zaten?

O yaştaki bana şans verse, neyi değiştirebilecektim?

Uzun, hasarlı bir köprünün üzerinde karşı karşıyaydık. Birimiz diğerine ihanet edecek ve o köprüye bir tekme atacaktı. Ben ise, bunu vaktinde düşünmeden yapmış, ikimizide yüksek uçurumdan aşağıya, kayalıkların üzerinde akan suya düşürmüştüm.

Bu akarsu sudan değil, kandan oluşuyordu.

Tüm kavuşamamış aşıkların kanıydı buradan aşağıya, dev havuzuna akan şelale.

Ben, en büyük ihaneti kendime ve ona yaparak ikimizide o kan gölünde, ölüme terk etmiştim.

Toparlanmam uzun sürdü. Yanlış zamanda, yanlış kişiyle oldum. Beni olduğumdan daha kötü bir hale getirdi. Aşk, iki tarafıda karşılıklı olarak yükseltmeliyken beni, yanlış kişiler yüzünden dibe çekti.

Ben, Taehyung'u düşürdüğüm o kanın içinde, onunla birlikte boğuldum.

Şimdi ise sistem, belli ki bana ikinci bir şansı veriyordu. Ya da ben buna inanmak istiyordum. Neyse ne. Önemli olan, Taehyung'un beni yeniden kabul etmesi ve ikinci şansı vermesiydi. Çünkü onu görene kadar, ne kadar özlediğimi, ne kadar onun yokluğunda boşlukta olduğumu fark etmemiştim.

Onu görene kadar benim, ellerimi kollarımı bağlayıp dipsiz bir kuyuya attıklarını, boşluğun içinde ne düşüyor ne de kendimi kurtarabiliyor olduğumun farkında değildim. Öylece karanlıkta, kapalı gözlerimle süzülüyor ve zaman, akıp giderken kendimi unutuyordum.

Onunla göz göze gelmek, gerçek dipsiz kuyu karanlığındaki o gözlerinde kısa bir an bile olsa kaybolmak, bana yaşadığımı hatırlatmış, özlemimi kuyruk sokumumdan başlayarak tüm omurgama, oradan bedenime ve zihnime elektro şok misali titreşimlerle yaymıştı.

Tam karşımda, tıpkı lisedeki gibi siyah, dizinin biraz üstünde biten bir ceket giymiş, içindeki kırmızı gömleğinin eteklerini, yine siyah olan dar pantolonunun içine sokmuştu. Duruşundan hiçbir şey kaybetmemiş, fakat gözlerine ölüm dinginliği çökmüştü sanki.

Koyu kahve, dalgaları saçları, yanındaki kardeşiyle birlikte masaya doğru attığı her adımıyla savruluyor ve içimi hoş ediyordu. Gözlerimi hiçbir şekilde ayıramıyordum ondan. Ellerimin titrediğini bile, tam karşımdaki sandalyeyi çekerek oturduğunda fark etmiştim.

''Jeongguk.''

Yan tarafımdan omzumun üstüne konan el ve adımın bir fısıltı olarak kulaklarıma ulaşması beni, bir nebze de olsa kendime getirmiş, sesin sahibine, yani Jimin'e doğru çevirmiştim başımı.

''Gitmek ister misin?'' diye sordu.

Ben Jimin'i, ilk defa bu kadar endişeli görüyordum. Göz bebekleri titriyordu bana bakarken. Biliyordu çünkü. Geçmişteki her şeyi ve Taehyung'u biliyordu.

Ama gidemezdim.

Eğer şu an kalkıp, bu masadan, bu mekandan gidersem, bir daha Taehyung'a dönüşüm olmayacak ve ondan tamamıyla gitmiş olacaktım.

Onunla bir yolunu bulup konuşmak zorunda, özür dilemek zorundaydım.

Başımı uyuşuk bir tavırla iki yana sallamış, ''Hayır. Onunla konuşmalıyım.'' diyerek fısıldamıştım. Sesim zoraki bir şekilde kulaklarıma ulaştığında, ne kadar zayıf, güçsüz ve ağladı ağlayacak bir tonda olduğunu fark etmem uzun sürmedi.

Dolduğunu hissetmeye başladığım gözlerim yeniden Taehyung'a döndüğünde, beni izlediğini fark etmiş, nefesimi tutmuştum.

Bu bakışlar, adeta bir cam kırığı gibiydi. Ona baktığımda gözleriyle her yerime kesikler açıyor, canımı yakıyor ve beni yaralıyordu.

Ne olur bana öyle bakma.

Gözlerini, isteğimi duymuş gibi benden çekerken yan tarafında oturan Hoseok'la bir şeyler konuşmuş ve birbirlerini başlarıyla onayladıklarında sandalyesinden kalkarak kapıya ilerlemişti. Gözlerim onu can havliyle takip ediyor, restoranın verandasına çıkarken zihnim, kendini mantık dışı bırakarak bedenim, kukla misali yukarıdan ipleriyle yönetiliyordu.

Onun ardından masadan kalkmış, Jimin'in bana sorgulayan bakışlarına aldırış etmeden masadan ayrılarak hızlı adımlarla Taehyung'un yanına, verandaya ulaşmıştım.

Ceketinin cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dalı, güzelim dudakları arasına koyarken tam sırtımdan bir ürpertinin geçtiğini hissettim. Nefesimi tutmuş, ona bir iki adım atarken varlığımı hissetmiş olacak ki, yönünü bana dönmüştü.

Sigarasından çektiği uzun bir nefesle bana bakarken, bende ona bakıyordum. Susuyorduk. İkimizde susuyorduk ve ben, ağzımı açmaya cesaret edemiyordum.

Hava, biz taksiyle gelirken bozmuştu ve şimdi ise, yağmurun habercisi olarak gürlediğinde, içimden bir şeyler koptu.

''Özür dilerim.''

Kaşları havalanmış, alaylı bakan gözleriyle sigarasından yeni bir nefesi içine çekerken baştan aşağıya süzmüştü beni.

''Ne için?'' diye sormuştu, kirli dumanı dışarıya salarken.

Sustum.

Sustum, çünkü hislerim kelimelerime dökülmedi. Deli gibi titriyor ama konuşamıyordum. Bana öyle bir bakıyordu ki, bakışlarındaki ağırlık altında eziliyordum.

Tek eliyle dokunmayı öyle çok istediğim saçlarını arkaya atmış, sigarasını parmakları arasına kıstırırken, ''Tanımadığım biri gelip özür diliyor ve sebebini sorduğumda susuyor?'' demişti.

Göğsüme bir ağırlık daha çöktü, nefes alamadım.

''Yapma.'' dedim titreyen sesimle. ''Yapma ne olursun!'' Gök, yeniden gürlerken gözlerim sonuna kadar dolmuş, görüşümü bulanıklaştırmıştı.

''Ben mi? Ben bir şey yapmıyorum. Ben bir şey yapmadım, Jeongguk.'' dediğinde, adım dudaklarından derin bir fısıltı olarak dökülmüş, aklıma rüyamı getirmişti.

Siktir! Rüyamdaki ses, Taehyung'un sesiydi. Rüyamdaki adam, Taehyung'tu!

O esnada tam yanağıma gökten bir damla düşmüş, ikinci damla gözümden firar ederek yanağıma, gökyüzünden düşen yağmur damlasını takip ederek çenemden aşağıya süzülmüştü.

Sonrası çok hızlı geldi.

Gökyüzü, gözlerimle yarışırcasına yağmurunu yağdırırken gözlerimde, gözyaşlarımı bıraktı yanaklarıma.

''Lütfen, lütfen her şeyi açıklamama izin ver. Ben seni yeniden bulmuşken kaybedemem. Taehyung, yalvarırım açıklamama izin ver.'' Deli gibi ağlamaya başlamış, kıyafetlerim yağmurun altında ıslanırken ertesi günü hasta olmayı umursamamıştım.

Ona birkaç adım yaklaşırken o, benden birkaç adım uzaklaşmış, gözlerimin korkuyla irileşmesini sağlamıştı.

Eliyle dur işareti yaptığında, ayağıyla tahta parkelerden birini sınır olarak hayali bir çizgiyle çizmiş, ''Bu aramızdaki sınır ve sen, bu sınırı aşarak benden tarafa geçersen, kendi kafama sıkmış olurum. Buna izin veremem, Jeon. Buna, yeniden izin veremem.'' demişti.

İkimizde aynı anda sertçe yutkunmuş, artık onunda dolmaya başlayan gözleri ve ıslanan dalgalı tutamları vardı.

''Seni- seni çok aradım.'' dediğimde, yere düşmüş gözlerini, yeniden gözlerime çıkarttı.

''O gece, kendimde değildim. Biliyorum! Bu bir bahane olamaz ama Taehyung, ikimizde birbirimiz hakkında, neredeyse hiçbir şey bilmiyorduk ve ben, gerçekten çok kötüydüm. Ergenliğimin zirvesinde, alkol ve uyuşturucu bağımlısı aptal bir çocuktum.''

Durdum.

Derin bir nefes aldım. Nefes almaya çok ihtiyacım vardı, şu anda. Ona baktım. Hiçbir şey demiyor, ama gitmiyordu da. Fırsat bildim. Açıklamalıydım kendimi.

''Sen ise, hem bana göre hem de yaşıtlarına göre o kadar olgundun ki, gözümde bir idol gibiydin. Hayrandım sana. Seni ilk, kantinde kahve almak için sıra beklerken gördüm. Nevrim döndü. Acıdan ve üzüntüden başka hiçbir şey hissetmediğim o dönemde, bana, yüreğime, baharı getirdin sen. Ben ilk defa seninle bu kadar huzurlu, bu kadar mutlu hissettim.''

Yeniden durdum, soluklandım ve ona baktım. Konuşurken ona bakamıyordum çünkü, cümlelerimi unutturuyordu bana.

Ardından, yağmurun ıslattığı yanağında yabancı bir ıslaklık fark ettim. Ağlıyordu. Kim Taehyung, ilk defa karşımda ağlıyordu ve bu görüntü, yüreğime yeni bir ağırlığı daha ekleyerek, beni dayanamaz bir hale getirdi.

Adımlarım benden bağımsız ona ilerlerken, bu sefer geri gitmemiş, ben gösterdiği sınır çizgisinin tam ucunda durarak elimi, ıslak yanağına götürmüştüm. ''Ağlama.'' dediğimde burnunu çekmiş, gözlerini kaçırmıştı.

Çoktan bitirdiği sigarasını yere atıp söndürmüş, elini elimin üstüne yerleştirirken, ''Benim, ilk defa bu kadar canım yandı. İlk defa, senin yüzünden, böylesine canım yandı.'' demişti.

Yutkundum.

Başımı önüme eğerken elinin altındaki elimin, baş parmağıyla ıslak yanağını sildim. ''Yemin ederim, çok pişmanım Taehyung.'' Boştaki elini ağzıma kapatmış, konuşmama fırsat vermezken başını iki yana sallamıştı.

''Sen, beni öldürdün. Sen beni parçalara ayırdın. Sinsi bir yılan gibi, önce zihnimi, sonra kalbimi ele geçirdin. Tüm bunları ise, avuçlarında çürüttün. Yok ettin, beni.'' durmuş, bir elini ağzımdan, diğerini elimin üstünden çekerken suratıma buz gibi bir ifadeyle bakmıştı.

''Benimle tanışmaya geldiğinde, gözlerindeki o ışık var ya Jeon, o ışık beni sana çekti. Beni sana, ilk gözlerine baktığımda aşık etti. İlk görüşte aşka inanmayan bana, çelme taktı, dizlerimin üzerine düşürdü, o gözlerin.''

Yağmur durmaksızın yağıyor, ikimizde sırılsıklam olurken, umursamadan orada durmaya devam ediyorduk.

''Şimdi yine bana, o günkü gibi bakıyorsun ve ben, yeniden yere çakılmaktan korkuyorum.'' diyerek kendini açtığında, sert bir nefes vermiş, ''Yalvarırım yardım et.'' diye devam etmişti, dürüst bir şekilde.

Gözlerim, cümleleriyle irileşirken bunu beklemiyordum. Ben kovmasını, bana sövmesini, ne bileyim bir şekilde her yoldan reddetmesini bekliyordum. Bunlar çok ani gelmişti.

''Aramızdaki bu sınırı, yalnızca sen kaldırabilirsin ve kaldır Jeongguk. Sınırları kaldır. Yeniden gel bana ama, bu sefer tüm çıplaklığınla, tüm doğruların ve gerçeklerinle gel. Seni affetmek istiyorum, ama yapamıyorum. Bana, seni affetmem için sebep ver.''

Göz bebeklerim titriyor, ellerim, hatta tüm vücudum titriyordu ama soğuktan değil, Taehyung'un beni yeniden hayatına almak istemesinin, gerçekliği yüzündendi.

Bana, kendimi affettirmem için bir şans veriyordu ve ben, eğer ki bu şansı bok edersem, bir daha asla ama asla bu adamı ikna edemez, yüzünü dahi görmeme izin vermezdi. Elimden geleni ardıma koymayacak ve onu yeniden kazanabilmek için her şeyi yapacaktım.

''Yoongi'yle birlikte, Seul'e taşındık. Sizin üniversitenin ek kontenjan sınavına girdik ve okula alındık.'' dediğinde, bilmem kaçıncı şok dalgasına yakalanmış, ağzım aralanırken şaşkınlıkla suratına bakakalmıştım.

İşte, sisteme bu yüzden inanıyordum.

Her şey, olması gerektiği gibi ilerliyor ve uzun bir zincirin halkaları misali birbirine bağlanarak, bir noktaya ulaşıyordu. Henüz bu noktanın ne olduğunu, zincirin ucunun nereye çıktığını göremiyordum ama, her bir halkada ilerledikçe keşfedecektim.

''Buna çok sevindim.'' dediğimde, dudaklarında kapalı bir tebessüm oluşmuş, ''Duyduğuma göre, çok başarılı bir edebiyat öğrencisiymişsin.'' demişti. Kaşlarım havalanırken, yanaklarımın hafiften kızardığını hissetmiştim.

''Çok da başarılı denemez.'' dediğimde, gözlerinden sıcacık bir hissin yayıldığını, çok kısa bir an içerisinde fark etmiş, hala yanağında olan elimi sakince indirerek, ''Peki ya sen? Sen ne okuyacaksın?'' diye sormuştum.

Onunla böyle sohbet kurmak bile, çok tuhaf geliyordu. Kaldı ki, sohbet kurmayı geç, karşı karşıya gelebileceğimizi bile tahmin etmezdim.

''Yönetmenlik.''

***

Jimin'le yorgun argın eve geldiğimizde, tüm sorularını yanıtsız bırakarak yarın konuşuruz, şimdi yorgunum diyerek geçiştirmiş ve kendimi direkt duşa atarken ıslak kıyafetlerimi de kirli sepetine göndermiştim.

İçinde bulunduğum duş kabininin duvarına alnımı yaslamış, doğruca enseme çarparak vücudumdan aşağıya yol alan ılık suyun rahatlatıcı hissiyatına bırakmıştım kendimi. Zihnim, fazlasıyla kalabalıktı ve ben, sırf bu yüzden baş ağrısı çekiyordum.

Siktir ya!

Dile kolay beş sene geçmişti ve ben, adamı gördüğümün saniyesinde özlem hissiyle harmanlanıp kızartma tavasına atılmıştım resmen. Deli olmuştum. Taehyung'tan sonra sadece bahsettiğim, benden hoşlanan çocukla birlikte olmuş ve devamını getirememiştim.

Sanki kısmetimi kapatmıştı.

Ancak öyle olmadığını ve işlerin, aslında çok daha farklı ilerlemek üzere olduğunu ve o adamın hayatımdaki yerinin ne olduğunu, çok güzel öğrenecektim.

Ondan sonra, onun gibisine rastlamadım.

Her bedende, baktığım her gözde, tek gecelik ilişkilerimin hepsinde aradım. Farkında olmadandı belki de ama, kokladığım her adamda onun kokusunu, dokunduğum her adamda onun teninin dokusunu aradım. Yoktu.

Hiçbirinde yoktu.

Eşsizdi.

O türünün tek örneğiydi.

Şimdi ise yeniden karşıma çıkmış, bana bir şans vermiş ve ben aradığımı bulmanın heyecanıyla, bilinçsizce baktığım gözleri sebebiyle, sanki mıknatıs etkisi gibi çekilivermiştim ona, yeniden.

İstiyordum. Kırdığım kalbini, kaybettiğim güvenini yeniden kazanmak, kalbini onarıp yeniden ellerim arasına alarak bu sefer canım pahasına, ellerimde tuttuğum kalbini korumak istiyordum. Daha önce hiç sevilmemiş gibi sevmek, onu mutlu etmek ve tamamen bana ait kılmak istiyordum.

Aşk, bencillik isterdi.

Aşk, fedakarlık isterdi.

Ben ise tüm bunlarla ona, dolu dolu gelecektim.

Ancak tek sorun, bunu nasıl yapacağımı bilmemekti. Yani kalbini ve güvenini yeniden nasıl kazanacaktım? Bunun için ne yapmam gerekiyordu?

Kafamdaki tüm soru işaretleriyle duşta işimi halledip odama geçmiş, saçlarımı kurulayıp üstümü giyinirken kendimi yorgunlukla yatağıma atmıştım. Fiziksel yorgunluğun yanı sıra mental bir yorgunluk, çöküş vardı zihnimde.

Şiddetli bir depremin ardından yıkılan binaların bıraktığı enkaz gibiydi zihnimin için ve ben, bütün bu yıkık dökük şehri nasıl yeniden ayağa kaldıracağımı bilmiyordum.

Kim Taehyung'un güvenini ve kalbini nasıl yeniden kazanabilirdim?

Rolleri değiştirsek ve benim Taehyung'a gösterdiğim davranışları, Taehyung bana gösterse, kalbimi, güvenimi yeniden kazanmaya çalışsa, benim buna tamam diyeceğim nokta ne olurdu?

Kısacası, bu gönül kumarında Taehyung ne yapsa güvenimi yeniden kazanırdı?

***

Sarı saçlı çocuk, şoför koltuğunda oturan kardeşine beş dakikada bir kafasını çevirip bakıyor ve yüz ifadesinden bir şeyler anlamaya çalışıyordu. Vaktinde Taehyung ve Jeongguk'un arasında geçenleri biliyordu sonuçta ve bugünkü karşılaşmanın kardeşini, iyi mi yoksa kötü mü etkilediğini anlayamıyordu.

''Sor, Yoongi.''

Taehyung artık kardeşinin bakışlarından sıkılmış, onunla konuşmak için kıvranmasını fark etmişti ve konuşması için teşvik etmişti.

Yoongi bu anı bekliyormuşçasına, ''Nasıl hissediyorsun?'' diye sormuştu. Kahverengi saçlı çocuk omuz silkmiş, ''Bir şey hissetmiyorum.'' diye cevaplamıştı.

''Yalan söylüyorsun. Veranda da ne konuştunuz?'' diyerek, Yoongi yeni bir soru yönelttiğinde Taehyung, bıkkın bir yüz ifadesiyle kardeşine yandan bir bakış atmıştı.

Biliyordu ki her şeyi ayrıntılı bir şekilde öğrenene kadar durmayacaktı ve kafasını ütüleyecekti. ''Oldukça pişman. Belli ki özlem de çekiyor. Ayrıca ikinci bir şans istedi.'' dediğinde, Yoongi arabanın camını aşağı indirmiş ve bir sigara yakmıştı, onu can kulağıyla dinlerken.

''Taehyung, karşındaki kişi çocuk değil, farkındasın değil mi?'' dediğinde kardeşi, sarı saçlıya şöyle bir bakmış ve göz devirmişti.

''Bunlar tahmin edilebilir şeyler. Boşuna peşinden koşarak çıkmadı neticede. Ben sana, senin ne dediğini soruyorum.'' derken sigarasından uzun bir nefes vermişti.

Taehyung inler gibi bir ses çıkartmış ve sinirle kaşları çatılırken, ''İkinci şansı verdim.'' diyerek dürüstçe yanıtladığında, Yoongi şaşkınlık sebebiyle sigara dumanını yutmuş ve küçük bir öksürük krizine girmişti.

''Sen kimseye ikinci bir şans vermezken- nasıl? Taehyung...Aşık mı oldun?'' Yoongi, öksürüğü yavaşladığı sırada şaşkınlığını gizleyemeyerek sormuştu. Bir şeyler yanlış hissettiriyordu ya da bildikleri dışında bir şeylerin olması gerektiğini düşünüyordu.

Yan tarafında oturan kardeşi bir iç çekmiş, ''Zaten aşıktım.'' itirafıyla ikinci bir şok, Yoongi'yi vurduğunda elini dramatik bir şekilde alnına götürerek, ''Sanırım tansiyonum düştü. Beni hastaneye götür.'' demişti.

Taehyung göz devirip arabayı sürmeye devam ederken Yoongi'nin evine gidiyorlardı.

''Aşık olduğundan haberim yoktu. Bir şeyleri eksik anlatmayı kes!'' diyerek Taehyung'a çıkıştığında, Taehyung kaşlarını çatıp kardeşine bakmıştı.

''Bir şeyleri sorgulamayı kes!'' şeklinde karşılık vermiş, ''Sana anlatmıyorum. Bir şekilde öğreniyorsun ve ben, anlatmadığım konuların, tesadüfi şekilde öğrenilmesinden hiç haz etmiyorum.'' diye devam etmişti.

Yoongi yerinde kıpırdanarak saçlarını eliyle dağıtmış, ''Babam yüzünden oldu. Ayrıca ben senin kardeşinim, aptal! Bana anlatmayıp kime anlatacaktın?'' Taehyung, dudaklarını yalayıp burnundan soluduğunda, ailesinin lisede Jeongguk'u öğrendikleri zamanı hatırladı.

''Hislerimi açmanın ne kadar zor olduğunu en iyi sen biliyorsun, Yoon. Gerçi sana anlatmama gerek kalmadan bir şekilde öğreniyorsun.'' diyerek buruk bir gülümseme sunduğunda, Yoongi'de aynı şekilde gülümsemişti.

''O zaman, benim hakkımda da sana bir sır vereyim. Alma verme dengesi kurulsun.'' dediğinde Taehyung, merakla kardeşine bakmış, girdikleri mahalleyle arabanın hızını yavaşlatmıştı.

''Jimin'e aşığım, Taehyung. Jeongguk'un yanında gördüğümden beri, liseden beri, aşığım.'' diyerek itiraf ettiğinde, şimdi şaşırma sırası Taehyung'a geçmişti.

***

Taehyung'la restorandaki konuşmamızın ardından bir okul haftası geçmiş ve ben öğrencilerin ortak bulunduğu yerler dışında asla Taehyung'u görememiştim. Jimin'le her ders arasında sigara içmeye ya da yemek yemeye gittiğimiz yerlerde sohbet ediyor ve Taehyung'un güvenini yeniden nasıl kazanabileceğim hakkında münakaşa yapıyorduk ama, sonuç her defasında, sonuçsuz kalıyordu.

Veranda da olan her şeyi en detaylı haliyle anlatmış ve Jimin'in bu konudaki olumlu yorumları sayesinde, abartmıyorum, içim açılmıştı.

''Muhtemelen o da seni görünce özlediğini fark etti.''

''Değer vermeyen, önemsemeyen ya da sevmeyen bir insan, karşısındaki kişiye ikinci bir şansı vermez, Kook.''

''Bence Taehyung, senden hoşlanıyor.''

Şeklinde yorumlardı bunlar.

Ha bir de, ''Satanist'e benziyor.'' şeklinde olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu anlamadığım bir yorum eklemişti. Sebebini sorduğumda ise, ''Full siyah giyiniyor ve tam bir metalci tipi var. Birkaç piercingi ve dövmesi olsa, direkt Satanist derdim.'' şeklinde açıklamıştı.

Ki, bence bu çok radikal ve saçma bir düşünceydi. Her siyah giyinen, dövmeleri ve piercingi olanlar Satanist mi oluyordu? Hayır. Bu tıpkı, kedi kestiklerine inanmak kadar absürt bir düşünceydi.

Şimdi ise, bu haftaki son ders arama çıkmış, tek başıma okulun çamlığındaki merdivene oturup sigara içerken gözlerim, çevrede gezen insanları izliyordu. Jimin'le ders ve ara saatimiz çakışmıştı, bu sebeple de tek başımaydım.

Onunla sohbet etmek biraz olsun, iyi hissettiriyor ve saçma sapan düşüncelerimin susmasını sağlıyordu.

Derin bir nefes alıp sesli bir oflamayla verirken kalın bir sesin bağırdığını duymuş, gözlerim sesin kaynağını ararken tam karşımdaki voleybol sahasında, yoğun bir kalabalığın bir noktaya toplandığını fark etmiştim.

Bedenim benden bağımsız bir şekilde, merdivenden kalkarak sahaya ilerlediği sırada, gözlerim kalabalığın üstünde geziniyordu. Neler olduğunu merak ediyor ve görmek istiyordum.

Tam o esnada, tanıdık bir yüz görmüş, yüreğim ağzıma gelirken adımlarım hızlanmıştı. Sarı saçları sebebiyle dikkat çeken Yoongi, hemen yanında Taehyung ve Hoseok vardı. Taehyung tam ortada, karşısında ise, iri yarı, siyah saçlı bir çocuk, elindeki topunu kolunun altına sıkıştırmış bir şekilde Taehyung'a bağırıyordu.

Koşar adımlarla sahaya girip kalabalığın arasından sıyrılarak Taehyung'un tam arkasına geçtiğimde, Hoseok ve Yoongi bana bakmış, onlara aldırmadan neler olduğunu anlamaya çalışmıştım.

''Senin piç baban yüzünden, benim ailem dağıldı, orospu çocuğu!'' diye bağıran çocukla kaşlarım çatılmıştı.

Taehyung, aşırı sinirli görünmüyordu ama elim istemsizce koluna çıkarak tuttuğu yeri sardığında, vücudunun kaskatı kesildiğini hissetmiştim. ''Taehyung.'' sesim adeta kedi miyavlaması gibi çıkarken eliyle önümü kesmiş, beni arkasına çekmişti.

''Hakaret etmeye devam edersen, olacaklardan ben sorumlu olmam.'' derken sesi, rahatsız edici bir sakinlikte çıkmıştı.

''Ne olur lan?! Ne olur, he?! Söylesene piç kurusu!'' diye bağıran çocuk yüzünden, yüzümü buruşturmuş, tuttuğu topunu sertçe yan tarafa fırlatırken arka cebinden çıkarttığı bıçağıyla gözlerim irileşmişti.

Her şey çok hızlı ilerliyor, insanlardan şaşkınlık nidaları yükselirken Yoongi ve Hoseok, hazır ol da bekleyen bir asker gibi pür dikkat, aradaki gerginliğe sebep olan ikiliyi izliyordu.

Çocuk hışımla bıçağı, ortaya doğru sallamaya başlayınca tartışmayı izleyen insanlar geri çekilmiş, Taehyung ise bir adım geri giderken, ''Elindeki çocuk oyuncağı değil. Kaza çıkmasını istemeyiz.'' diyerek çocuğu uyardığında, alt dudağımın titrediğini hissetmiştim.

Taehyung'a bir şey olmasının düşüncesi bile kanımı donduruyordu.

O esnada, Yoongi ve Hoseok ellerini arka cebine attığında, saldırmaya hazır birer kurt gibi görünüyorlardı.

''Hayır, bir kaza çıkmayacak ama, bu okuldan senin ölün çıkacak, Kim Taehyung.'' diyen çocuğun ardından her şey, tıpkı bir film şeridi misali hızlıca akmış, gözlerim çocuğun elinin hareketini can havliyle izlerken, sanki bir şeyler beni öne itmişti.

Savurduğu bıçağı doğruca Taehyung'un karın kısmını ıskalayarak geçtiğinde, çığlık atan birkaç kişiyi duymuştu kulaklarım ve sonrası tamamen uğultudan ibaret.

Ben, ben değildim.

Bilincim kapanmış ve bir kukla misali, içgüdülerimin kölesi olarak hareket etmeye başlamıştım. Bıçağın ikinci ve üçüncü ıskasının ardından, düz bir şekilde ilerleyerek dördüncü hamlesini yaparken, ne oldu bilmiyorum.

Taehyung'u olduğum yere, geriye çekerek önüne atlamam, karnımı delip geçen sivri uçlu metalin soğuk ve acı dolu hissiyatı tüm bedenime yayılırken her şey, çok ama çok ani gerçekleşmiş ve benim, nefesim kesilmişti.

Sesim bile o anın şokuyla çıkmazken, Taehyung'un, ''Jeongguk!'' diye bağırdığını duymuş, gözlerim anında karararak bedenimin sert zemine düşmesini beklerken, yumuşak bir sıcaklığa, Taehyung'un kolları arasına düşmüştüm.

***

''Doktor! Doktor getirin! Hemen!''

Kahverengi saçlı çocuk, kucağındaki yaralı bedenle nefes nefes hastanenin acilinden girerek delirmiş gibi bağırmaya başladığında, peşinden dört kişi daha koşarak girmiş, insanlar genç adama meraklı ve acıyan gözlerle bakarken birkaç hemşireyle birlikte doktor, sedye getirmişti.

Yaralı çocuğu dikkatlice getirdikleri sedyeye yatırırken hepsinin adımları doğruca ameliyathaneye ilerlemiş, Taehyung titreyen elleriyle sedyenin başından Jeongguk'a ''İyi olacaksın. Jeongguk, benimle kal. İyi olacaksın, söz veriyorum.'' şeklinde bilinçsiz teselli cümleleri kuruyordu.

Çocuğun onu duyduğundan emin değildi ama, hissettiğine emindi.

Doktor ve hemşireler ameliyathaneye girerken Taehyung, otomatik kapının önünde korkudan tir tir titreyen bedeniyle dizleri üzerine çökmüştü. Gözleri doluyordu ama, ağlamaya cesareti yoktu. Jeongguk onunla kalacaktı, biliyordu. Hemencecik yas bayraklarını çekip ağlarsa, işleri daha kötü edeceğini biliyor, o yüzden kendini susturmaya çalışıyordu ama başaramadı.

Yanağından bir damla yaş, çenesine doğru süzülürken devamı gelmiş, elleri saçlarını kavrayıp çekiştirirken, bir hafta önce veranda da çocuğun gözlerindeki minik yıldızları hatırlamıştı. Kendisine bakarken öylesine parlak ve canlılardı ki, Taehyung bir an için gerçek galaksinin, Jeongguk'un gözlerinde saklı olduğuna inanmıştı.

Eğer ki ona bir şey olursa, kendini asla affetmezdi. O galaksinin, sonsuza dek karanlığa gömülmesinin düşüncesi bile, tüylerini diken diken ediyor ve gözyaşlarının artmasına sebep oluyordu.

Her şey onun suçuydu.

Onun yüzünden kavga çıkmış, Jeongguk bıçağın önüne atlamıştı. İyi ama, neden göz göre göre, Taehyung için kendini ölümün kollarına bırakmıştı?

Taehyung çıldıracak gibi hissediyordu.

Onu seneler sonra yeniden bulmuştu ve daha oturup adam akıllı konuşamamışken, şimdi aşık olduğu çocuk içeride ölümün pençeleri, Azrail'in kılıcının altında yatıyordu. Tüm bunların suçlusu ise, yalnızca kendisiydi.

Jimin köşede sessizce ağlayarak oturuyor, Yoongi ise bir eliyle Jimin'in ellerini tutuyor, diğeriyle sırtını sıvazlayarak teselli etmeye çalışıyordu. Jimin'in olaydan haberinin olmasını sağlayan ise, Seokjin'di.

Basketbol sahasındaki arkadaşlarıyla sohbet ederken olaylara şahit olmuş ve Jimin'i arayarak haber vermişti. Taehyung, Jeongguk'u alıp kimseyi beklemeden okuldan çıkarak kendi arabasıyla hastaneye götürmüş, diğerleri ise, Yoongi'nin arabasına doluşarak Taehyung'u takip etmişlerdi.

Seokjin, herkese hastanenin kantininden birer şişe su alıp dağıtırken Hoseok, köşede oturarak arkadaşlarını izliyordu. Jimin'i voleybol kulübünden tanıyordu. Yoongi ve Taehyung ise, lise zamanlarından kalma arkadaşlarıydı. Jeongguk'la ise, daha bir hafta önce tanışmışlardı fakat, herhangi bir önyargısı oluşmamış ve daha fazla tanımak için zamana bırakmıştı. Ancak şu an, olanlar sebebiyle çok üzgün hissediyordu.

Taehyung'un yanına ulaşarak onu çöktüğü yerden kaldırarak sandalyeye oturtmuş, titreyen ellerinin arasındaki su şişesini alarak ona yük bırakmak istememişti.

Taehyung ise, hiçbir şeyin farkında bile değil, tamamen Jeongguk'u düşünerek olanlar yüzünden kendini suçlamaya devam ediyordu.

***

Aradan yaklaşık iki, üç saat geçmiş, herkes olduğu yere bitkin bir vaziyette, birazda umutsuz ve huzursuzca çökmüşken ölüm kokan koridorun beyaz ve soluk duvarlarını izliyorlardı. Sanki zaman, Jeongguk yaralandığından itibaren durmuş ve onlarda soluklarını tutmuşlardı.

Jimin ve Taehyung dışında hepsi, benzer hislere ev sahipliği yaparken ikili, kendilerini suçluyordu, kendi içlerinde. Jimin, orada olmadığı ve Jeongguk'u durdurmadığı için, Taehyung, buna nasıl izin verdiğine hayretler ederken onun yeniden hayatına girerek, kendi boktan kaderinin pençelerini Jeongguk'un göğsüne geçirmesi yüzünden kendine lanetler ediyordu.

O esnada ameliyathanenin açılan kapısından dışarıya çıkan, ameliyat önlüğüyle doktor maskesini indirmiş, herkes olduğu yerden fırlayarak doktorun başına üşüşürken Jimin, ''Durumu nasıl?'' diye sormuştu.

Doktor derin bir nefes alıp gülümsemiş, ''Geldiğinde çok kan kaybetmişti, fakat çok sağlam bir bünyeye sahip. Sıkı sıkıya tutundu adeta bize.'' dediğinde herkesin yüzünde gülücükler açmış, bu sefer Taehyung, ''Ne zaman görebiliriz?'' diye sorduğunda doktor, ''Odaya çıktığında, hastamızı çok yormadan ziyaret edebilirsiniz.'' yanıtını vermişti.

Doktor oradan ayrılırken herkes rahat bir nefes vermiş, kapıda Jeongguk'un içeriden çıkmasını beklemeye başlamışlardı. Birkaç dakika sonra hemşireler, seruma bağlı uyuyan çocuğu sedyeyle ameliyathaneden çıkartmış ve odaya götürmek üzere ilerlerken Taehyung, kimseyi beklemeden peşlerinden gitmeye başlamıştı.

***

Buram buram kan ve karanfil kokusu birbirine karışırken, kapalı gözlerimi aralamak adına hamle yapmış fakat, gözlerimi açamamıştım. Göğsümde bir sızı hissediyor, elimi acıyan kısma götürüp kontrol etmek istiyordum ama, kolumu taşıyamıyordum sanki.

Kapalı gözlerimin ardından, kırmızı bir ışık hüzmesinin üzerimde gezindiğini hissetmiş, derin bir nefes alıp yoğun kan kokusundan midem bulanmaya başlarken, sonunda gözlerimi aralayabilmiştim.

Öncelikle etrafı kontrol ettim.

Ormanlık bir alanda, kan kırmızı dolunay tam tepede, üzerime doğru salıyordu, kırmızı ışığını. Sert bir zeminin üzerinde uzanıyordum. Rahatsızlık hissi sebebiyle yattığım yerden doğrulup altımdaki yere baktığımda, bunun taştan bir sunak olduğunu fark ettim. Kaşlarım merakla havalanırken yeniden etrafıma bakınmış ve çevremin, ormanla birlikte bir karanfil çiçeği tarlası olduğunu fark etmem uzun sürmemişti.

Kırmızı açmış karanfiller, rüzgar sayesinde kokularını burnuma taşırken derin bir nefes çekmiş içime, bu sırada çiçeklerin kokusuyla birlikte gelen kanın kokusuyla kaşlarım çatılmıştı.

Oturduğum yerden kalkarken sızlayan göğsüm kendini hatırlatmış, elim göğsüme giderken sıcak bir ıslaklık hissetmiştim. Elimi göğsümden çekerek baktığımda, bunun kan olduğunu görmüş, alt dudağımı korkuyla ısırırken hemen ayak ucumda, işlemeli bir hançer görmüştüm.

Eğilip hançeri elime aldığımda ucundaki kanın, kendi kanım olduğunu anlamış, göğsümdeki yaranın bir hançer yarası olduğunu fark etmiştim.

Peki, ama neden?

Gözlerim kısılıp etrafta yürümeye başladığımda, az ilerde su sesi işitmiş ve oraya ilerlemiştim. Gördüğüm şey ise beni dehşete uğratmış, dudaklarım aralanırken kalakalmıştım öylece.

Bu bir akarsuydu.

Ancak su yerine, kandan oluşuyordu.

Tam ensemde hissettiğim sıcak nefes ve belimden sarılan kollarla yerimde sıçrarken, tanıdık kokuyla sakinleşmiş, mayışmıştım.

''Burası, tüm kavuşamamış aşıkların kanından oluşuyor. Buradan akıyor,'' esmer parmağıyla akan yolu gösterip, ''Aşağıya, dev havuzuna, kan gölüne dökülüyor.'' sanki merakımı hissetmiş gibi açıklamıştı.

Başımı, uysal bir hayvan misali eğerek omzuna yasladığımda, ''İyi ama, neden buradayız Taehyung?'' diye sorduğumda, derin bir kıkırtı çıkartıp boynumu öpmüş, ''Çünkü, vaftizin gerçekleşti, sevgilim.'' demişti. Elindeki karanfili dikkatlice kulağımın arkasına sıkıştırdığında, yönümü kendine çevirmiş, suratındaki kan lekelerini görmüştüm.

Bu kan kendisine ait değildi, bu yüzden korkmamıştım. Asıl sorun, benim burada oluşumdan korkmamamdı.

Korku hissetmiyordum.

Uzanıp göğsümdeki açık yarayı defalarca kez öpmüş, beni öpücükleriyle kendimden geçirirken kanımın bulaştığı dudaklarıyla, dudaklarıma kapanmıştı.

Dışarıdan kulaklarıma dolan konuşma seslerinin uğultusuyla gözlerimi araladığımda, derin bir nefes almış, bununla birlikte acıyan canım yüzünden, yüzümü buruşturmuştum. Her şeyi hatırlıyordum. Tek hatırlamadığım, hastaneye nasıl geldiğimdi.

O esnada kapım sertçe açılmış, Jimin koşar adımlarla içeriye girerken, ''Aptal!'' diye bağırarak kendini yatağımın yan tarafındaki boşluğuna attığında gülümsemiştim.

''Aptal Jeongguk!'' diye bağırarak söylenmeye devam ederken, Taehyung'la birlikte diğerleri de içeriye girmiş ve gözlerim, Taehyung'la buluştuğunda yutkunmuştum.

İşte şimdi sıçmıştım.

Ben adamın güvenini kazanma planları kurarken, deli cesaretiyle bıçağın önüne atlamıştım. Asıl şimdi beni, asla affetmeyecekti.

Gözlerimi ondan kaçırıp Jimin'in koluna vurduğumda kaşlarını çatmıştı. ''Asıl benim sana vurmam lazım, gerzek herif! Bıçağın önüne atlamak ne demek ya?!'' diye yarı sinirli yarı azarlar bir tonda söylendiğinde göz devirmiştim.

''Bilinçsizce oldu, Jimin. Ne yaptığımın farkında değildim.'' dediğimde sinirle suratıma bakmış, ardından suratı bir anda düşerken ağlamaya başlamıştı. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken uzanıp yarama temas etmemeye özen göstererek bana sarıldığında gülümsemiştim.

''Affettim. Önemli olan, iyi olman. Ama bir daha olmasın!'' diyerek tembihlediğinde başımı, onu onaylayarak sallamış ve ''Söz.'' demiştim. Buna karşılık gülümsediğinde Seokjin hyung, diğer tarafa oturmuş, ''Henüz resmi olmasa da, cici ebeveynin olarak bu durum sebebiyle sana iyi bir ceza vereceğim, ama önce iyileşmelisin.'' demişti.

Küçük bir kıkırtı bıraktığımda, ''Pekala, iyileştiğimde bunu bir gözden geçiririz.'' demiş ve onunda gülmesini sağlamıştım.

Ardından Yoongi hyung yatağıma yaklaşıp, ''Bizi korkuttun.'' demişti. Gözlerinde gerçekten de endişe ve mutluluk parıltısı seziyordum. ''Üzgünüm.'' demiş ve başımı önüme eğmiştim.

''Hadi ama Jeongguk, iyi olmana çok sevindik.'' diyen Hoseok'la ona bakmış ve ''Teşekkür ederim.'' demiştim. ''Hepinize teşekkür ederim. Burada olduğunuz ve benimle ilgilendiğiniz için.'' dediğimde aynı anda, kesinlikle mütevazi olmayan sözleriyle, odada uğultu yapmışlardı.

Bu hallerine gülerken gözlerim yeniden Taehyung'a kaymış, ikimizde birbirimize öylece bakarken Yoongi hyung, durumu fark etmiş olacak ki, boğazını küçük bir öksürükle temizleyip, ''Biz artık, çıksak iyi olacak.'' demişti.

Herkes, ikimizin gözleri arasındaki enerjiyi almış ve Yoongi'yi anlamış gibi onu onaylayarak odadan çıkarlarken Jimin, son kez omzumu okşayıp bana gülümsemiş ve Taehyung'la beni odada, baş başa bırakmışlardı.

Derin bir nefes alıp uzandığım yerde biraz doğrulurken, Taehyung'ta kenardaki sandalyeyi yanıma çekip bacaklarını aralayarak dirseklerini dizlerine yaslar pozisyonda oturmuştu. Üstünde siyah, boğazlı bir penye, tüm üst vücudunu sararak bana ufak bir görsel şölen sunarken, yine dar, siyah pantolonuyla bacak kasları belli oluyor ve ben, bıçak sebebiyle değil, bu herif yüzünden öbür tarafa doğru yol alıyordum.

Gözleri gözlerimden bir an için bile ayrılmazken, ''Özür dilerim.'' demiştik aynı anda, mahçup bir ifadeyle.

Aynı şaşkınlık ifadesiyle, ''Neden?'' diye yine, aynı anda sorduğumuzda gülmüş ve ''İlk önce sen.'' demişti, eliyle beni işaret ederek.

''Özür dilerim çünkü, seni endişelendirdim.'' diyerek dürüstçe konuştuğumda, ''Sıra sende.'' demiştim.

''Özür dilerim çünkü, boktan işlerime alet oldun.'' dediğinde, gözlerim irileşmiş ve başımı iki yana sallamıştım.

''Hayır. Böyle düşünmeni istemiyorum. Taehyung ben, yirmi yaşında, neyin ne olduğunun farkında olan bir bireyim. Yanlışı ve doğruyu ayırt edebiliyor, neyi yapıp neyi yapmak istemediğimi biliyorum ve ben, o bıçağın önüne atlarken, düşünmedim.'' demiştim.

Gözlerinden bir an için koşarak geçen o sıcak şefkati fark etmiş, buna karşılık gülümserken, ''Bir daha olsa bir daha yaparım. Muhtemelen, bu saatten sonra beni asla affetmeyeceksin ama, orada senin yaralanmanı göze alamazdım. O yüzden yaptığımdan pişman değilim ve sadece seni endişelendirdiğim için özür diledim.'' diyerek açıklamamı yaptığımda, suratında serseri bir gülüş oluşmuştu.

''Sen delisin.'' dediğinde omuz silkmiş, ''Sadece sana aşığım.'' demiştim. Dudaklarını birbirine bastırıp gülümserken, parmaklarıyla oynamış ve ''Jeongguk.'' demişti, başını eğdiği yerden kaldırarak.

Merakla ona bakıp, ''Efendim?'' diye sormuş, bir şey söylemek için defalarca açılıp kapanan ağzıyla gözlerini kaçırırken, sonunda bir iç çekip bana bakmıştı.

''Sınırı yıktın.''

***

Bölüm sonu.

Sizi seviyorumtrong>

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.