İçeriğe geç

Radikal Satanist Terörü | Taekook

Bölüm 1 · 21 dk okuma

Radikal Satanist Terörü | Taekook

Bölüm 1

1. Bölüm

(Noah Cyrus feat. XXXTENTACION- Again)

Hoş geldiniz.

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.

İyi okumalar^^

***

Çıplak tenimin üzerinden kasıklarıma, bir su damlası misali kayan eller, bedenimi titretirken aralık dudaklarımdan kesik bir nefes almış, kalbim maratona çıkmış gibi hızlıca çarparken yumruklarım arasına topladığım çarşafı sıkmıştım.

"Jeongguk!"

Jeongguk...

Adım, vücudumda gezen ellerin sahibinden derin bir fısıltı olarak dökülürken sesin yaydığı titreşimler, zihnime değil direkt olarak kasıklarıma çarpmıştı. Sızlayan kasıklarım ve acımaya başlayan penisim sebebiyle inlemeden edemedim.

"Ahh!"

Zevk dolu inlemem kulaklarıma dolduğunda, beynim tamamen kendini gerçekliğe kapatmış durumdaydı. Düşünemiyordum. Anı yaşamaktan başka-

"Ya orospu çocuğu, ıslak rüya mı görüyorsun bu yaşta?! Uyansana Jeongguk!"

Bir dakika, ne?

Kapalı olduğunun bilincine yeni yeni vardığım gözlerimi, yattığım yatağın hırsla sallanarak bedenimi uyanma alarmına geçirmesi sayesinde aralamıştım.

Neredeyim ben?

"Sonunda! Gerzek herif! Yirmi yaşındasın ıslak rüya görüyorsun. Tanrım, bi de inlemeni duydum! Kusacağım sanırım, öğk."

Yan tarafımda ellerini beline koymuş, bacağıyla yatağıma yaslanan Jimin'in konuşması beni tam olarak kendime getirirken artık tamamen uyanmış, farkındalıkla gözlerim irileşirken "Siktir, Jimin!" diye bağırmıştım.

Aceleyle yorganı üstüme toplayıp kendimi sararken bacak aramda rahatsızlık veren erkekliğim yüzünden suratımı buruşturmuş ve alt tarafımı kapatmaya çalışmıştım.

Kaldı ki karşımdaki kişi, çocukluk arkadaşımdı ve yıllardır birbirimizin bokunun rengine kadar biliyorduk ama yine de, bir şeyler utanmamı sağlıyordu.

''S-sen...sabah sabah ne işin var odamda ya?!'' Diye bi miktarda suçumu örtbas etmeye çalışarak, çatlayan sesimle bağırmaya devam ederken Jimin, yüzünü buruşturmuştu.

''Kusura bakma ya hangi saatte erotik rüya görebileceğini kestiremiyorum. Her neyse!'' Buruşuk suratı bir anda heyecanla gerilip gözleri ışıl ışıl olurken üstüme doğru eğilmiş, omuzlarımdan tutup beni sarsarak, ''Öğlen iki de okullar arası maçım var! Tanrım, kaptan kazanacağımızdan o kadar emin ki, akşama kutlama yemeği planlamış, mekan kapattırmış! Şizofren herif ya.'' Diye taramalı tüfek misali art arda konuşarak ve beni, uyku sarhoşluğumla hala sarsmaya devam ederken cilveli cilveli konuşmuştu.

''Jimin, sanırım kusacağım.'' Peşinden bir öğürme gelip elimi ağzıma kapattığımda, şimşek çakmış gibi anında ellerini benden çekerek uzaklamıştı. ''Ay, özür dilerim. Bir an çok heyecanlandım.'' Diyerek kıkırdarken elini, ensesine atmış ve kaşımıştı.

Mide bulantım sarsılmanın kesilmesiyle hafiflerken elimi, önemli değil dercesine sallamış ardından, derin bir nefes alarak Jimin'e bakmıştım. ''Peki beni,'' Durup karşımdaki duvarda yer alan saate bakarak, ''Sabahın yedisinde uyandırmanın asıl sebebi nedir, çok sevgili dostum?'' Diye sormuştum, imalı bir şekilde.

Biliyordum ki sırf bunları söylemek için uyandırmamıştı beni, özellikle de bu saatte. Altında bir rica ya da bir menfaat yatıyordu muhtemelen. Bunu Jimin'i kötülemek için söylemiyorum ama, ardımızda bıraktığımız yılların sayesinde, arkadaşımın huyunu suyunu öğrenmiştim artık. Kardeşten öte, dosttuk biz ve birbirimizin yanında olmayacaksak, neden arkadaştık ki zaten?

Durduğu yerde rahatsızca kıpırdanarak kıkırdamış ve ellerini bir çocuk gibi önünde birleştirerek ona asla 'hayır' diyemediğimi bildiği o, yüz ifadesini takınarak cilvelenmişti. ''Jeonggukkie,'' Adıma taktığı heceyi aegyosuyla uzatarak söylerken göz devirmiş, ''Ne istiyorsun Jimin, söyle hadi.'' diyerek ona cesaret vermiştim.

''Biliyorsun ki, takım kaptanımız biraz,'' Gözlerini kısıp sağ elinin işaret ve baş parmağını birbirine yaklaştırarak ölçüyü gösterirken sırıtmış, ''Yavşak bir herif. bu sebeple de yemekte tek olmak istemiyorum. Benimle gelir misin? Lütfen! Lütfen, lütfen, lütfen, lüüütfen! Söz, ne istersen yaparım.'' İki elini, dua eder gibi göğsünde birleştirerek yatağımın kenarında dizleri üzerine çöküp bana, dolu gözleriyle bakarak yalvarırken kaşlarım havalanmıştı. ''Yalvarırım benimle gel. Nefret ediyorum o heriften.''

Çaresizliği her halinden belli olurken alt dudağımı ısırmış ve sıkıntılı bir nefes vermiştim. Yalan yoktu, kaptanları tam bir dallamaydı. Birkaç defa okuldaki maçlarını izlemeye gittiğimde Jimin'e sarktığını görmüştüm ve arkadaşımın, böyle bir tiple aynı masada olma fikri de rahatsız ediciydi.

Elimle alnımı ovuşturup hala Jimin'in oturduğu yerde bana yalvaran gözlerle baktığını gördüğümde iç çekip, ''Peki. Tamam, geleceğim ama-'' derken heyecanla çığlık atıp beni korkutmuş, oturduğu yerden ayağa kalkarak kafama sıkıca sarıldığında boğulma eşiğine dayanmıştım.

''Sen, dünyanın, en mükemmel, arkadaşısın! Bayılıyorum sana ya!'' Kelimeleri bastıra bastıra söylerken elimle onu ittirmeye çalışıyor, ''Jomon boğoloyorom!'' diyordum, boğuk çıkan sesimle.

Sonunda benden ayrılıp beni, nefes nefese bıraktığında öksürmüş, yerimde doğrulup işaret parmağımı ona tehdit edercesine sallayarak, ''Ama söz verdin! İstediğim bir şeyi yapacaksın, yoksa o kaptan bozuntusu herife gidip ondan hoşlandığını söylerim.'' dediğimde gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. ''Sen şeytansın.'' Tabirine gülüp omuz silkmiştim.

''Ne yapmamı istiyorsun?'' Jimin boynunu, yenilgiyi kabul ederek eğerken, düşünmüştüm. ''Hmm, sanırım buna sonra karar vereceğim.'' dediğimde bana bakmıştı, kaşlarını çatarak.

''Öyleyse kıçını yataktan kaldır ve duşa gir. Çünkü alışverişe gideceğiz.'' diyerek hızla kapıya ilerlediğinde, arkasından birkaç saniye dediklerini sindirmeye çalışmış, algılarıma çarpan kelimelerle, ''Ne?!'' diye bağırmıştım.

***

Jimin'in odamdan çıkmasının ardından kendimi altımdaki acıyla duşa atmış, işlerimi halledip mutfağa indiğimde birlikte kahvaltı yapmıştık. Aradan geçen iki saatin sonunda hazırlanıp alışverişe çıkmıştık, ki mağazaların bir çoğu daha yeni açılıyordu, Jimin bizi kargalar bokunu yemeden alışverişe çıkarttığı için.

''Sen dua et ki bugün hafta sonu. Dersim olsaydı okulun yorgunluğuyla hayatta gelmezdim o yemeğe.'' diyerek, sabah erken kalkmamın verdiği siniri ona sataşarak çıkartıyordum.

Göz devirip bir anda aklına gelenle yüzünü buruşturmuş, ''Duştakinin yorgunluğu yok mu yani?'' diye sorduğunda gözlerim irileşirken sertçe omzuna vurmuştum. ''Ah, acıttı!'' Tıslayıp bana sinirle baktığında kaşlarımı kaldırmış, ''Hak ettin.'' demiştim.

Yirmi yaşındaydım ve ergenlik dönemini çoktan atlatmıştım. Öyle sık sık erotik rüya gören bir tipte değildim, genelde hoşlandığım kişileri ya da sevgilimi özlediğimde görürdüm -ki ne sevgilim ne de hoşlandığım biri yoktu- ama bugün rüyamdaki kişi, hiç tanımadığım biriydi. Şimdi bile o rüyayı hatırlayınca; rüyamdaki dokunuşlarını, derin erkeksi sesinin fısıltısını, tüylerim diken diken oluyor ve içimde bir şeyler uçuşmaya başlıyordu sanki.

Tanrım! Tanımadığım bir adam rüyama giriyor ve ben bundan etkileniyorum? Delirmiş olmalıyım.

''Hey! Hadi şuraya girelim.''

Jimin'in sesiyle düşüncelerimden arınıp işaret ettiği mağazaya bakmış, başımı onaylayarak sallarken peşinden ilerleyip içeriye girmiştim.

Alışveriş yapmayı severdim. Yeniliğe her zaman açıktım ve kendime yeni şeyler almak hoşuma giderdi. Ama bugün, erken kalktığımdan olsa gerek, o kadar hevessizdim ki her şeye, girdiğimiz mağazada gözlerim boş boş kıyafetlerin üzerinde geziniyor, asla alıcı gözüyle bakamıyor ve sadece Jimin'i takip ediyordum.

''Kook, sence bu nasıl?''

Jimin elinde gri bir takımla yanıma gelerek bana gösterdiğinde şöyle bir süzmüş, ''Takım giymek zorunlu mu?'' diye sormuştum. Karşılığında başını olumsuzca salladığında, ''Hayır, ama kutlama yemeğinde ne giyilir bilmiyorum ve bu uygun geldi. Sen ne dersin?'' diyerek yeniden topu bana attığında, iç çekmiş ve elindeki takımı alıp yanımdaki askıların üstüne bırakmıştım.

''Hadi gel, sana güzel bir şeyler alalım.'' Ardından onu kolundan tutup çekerek kıyafetlerin içinde gezinmeye başladığımızda, tam çaprazımda kalan latex pantolonla kaşlarım havalanmış, oraya ilerleyip pantolonu alırken Jimin'e göstermiştim.

''Ben, bundan pek emin değilim. Çok iddialı değil mi?'' Çekingen tavrı ve sorusuyla kaşlarım çatılmış, ''Hadi ama Jimin! Tüm takımdaki kızlardan ve erkeklerden daha güzel bir kalçaya ve bacaklara sahipsin, sence iddialı olması onu taşıyamacağın anlamına mı geliyor? Bence çok güzel olacak! Gidip bir de üst bakalım ve dene.''

İltifatıma karşı küçük bir kıkırtı saldığında gülümsemiştim. Öyleydi. Fiziği çok güzeldi ama bazen yersiz utangaç triplerine giriyordu ve kendini bazı konularda geri plana atıyordu. Oynayacağı voleybol maçı, okulun voleybol kulübü sayesinde yapılıyordu ve o, spora ne kadar meraklı olsa da çekingenliği sebebiyle kulübe girmeyi günlerce düşünmüş, en son dayanamayıp ipleri elime alarak Jimin'in kulübe kaydını yaptırmıştım. Tabi haberi aldığında bana çok kızmış, birkaç gün konuşmamıştı ama tamamen iyiliği için yapmıştım ve işte, bugün burada bu iyiliğimin sonuçlarını yaşıyordu.

Bu, elbetteki övünüp sürekli başa kalkmam gereken bir olay değildi. Ben kibirli bir insan değildim ve o ise, en yakın arkadaşımdı. Onun için gerçekten, her şeyi yapardım. Bunun iyiliği için olduğuna o, mantıklı bir zihinle bakamıyordu fakat, ben konudan saf dışı olduğum için daha rahat bir şekilde mantıklı olabiliyordum. En yakın arkadaşım mutluysa, bende mutluydum sonuçta.

Tam karşımda, tabiri caizse göz göze geldiğim o buz mavisi rengi, yarı transparan, saten gömlekle nefesim kesilmiş, gözlerim irileşirken hızla elime alıp, ''Jimin, bu!'' demiştim heyecanla.

Jimin merakla parmak uçlarına çıkıp omzumun üstünden, elimdeki gömleğe bakarken, ''Oha, çok güzel bu.'' demişti hayran sesiyle.

''Kesinlikle! Ve sen bunu alıyorsun.'' ona dönüp elimdeki iki parça kıyafetle, onu omuzlarından tutarak deneme kabinine sürüklerken, ''Bekle! Kook, o çok fazla! Jeongguk!'' şeklinde itirazlarına kulak asmamış, boş olan kabine girmesini sağlayarak kıyafetleri duvardaki askıya asıp sırıtarak, ''Hızlı giyin.'' demiş ve kabinden çıkıp kapıyı kapatmıştım.

Jimin'in ailesi varlıklıydı. En azından benim aileme göre durumları çok daha iyiydi. Aptal devlet bursuna ihtiyaç duymuyor, aylık olarak dört-beş sıfırlı rakamlar hesabına düzenli olarak yatıyordu. Bu sebeple alışveriş konusunda sıkıntı çekmeyecekti ve para umrumda bile değildi. Sadece iyi görünmesini istiyordum.

Aradan geçen birkaç dakika da Jimin giyinirken bende şöyle bir kendim için kıyafet bakınmıştım ama pek içime sinmedikleri için, başka bir mağazaya bakmaya karar vermiştim. O sırada Jimin, latex, siyah pantolonu ve üstüne giydiği gömleğiyle kabinden çıkmış, gözleri ışıl ışıl parlarken gülmüştüm.

''Harika olmuşsun.'' dediğimde bana çocuk gibi dil çıkartmış, ''Sen bu işten anlıyorsun he.'' demişti. Omuz silktim. ''Alıyorsun o zaman?''

''Alıyorum Jeongguk, alıyorum.''

***

Alışveriş ortalama üç saat sürmüş, sonunda kendime de kumaş bir pantolon ve içinden tüllü boğazlı bir gömlek almıştım. Aşırı şık olmak, ön planda olmak istemiyordum çünkü, oradaki insanlarla alakam yoktu. Ayrıca daha kazanacakları bile belli değildi. Jimin'in antrenmanlarını izlemiştim, güzeldi, çok iyi oynuyorlardı ama karşı tarafı görmemiştim ve bu yüzden yorum yapamıyordum.

Kutlama yemeğiydi, yüksek ihtimalle alkolde olacaktı ve o meymenetsiz herifle Jimin'in aynı ortamda tek başına olmasını istemiyordum. Teknik olarak tek başına değildi ama, bildiğim kadarıyla takımdakilerle aşırı bir samimiyeti yoktu. O yüzden ona eşlik edebilecek kimse de yoktu.

Jimin'le doğma büyüme Busanlıydık ve aynı mahallede yaşıyorduk. Çocuktuk, parka ya da sokağa oyun oynamaya çıkardık ve orada tanışmıştık. Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, her konuda birbirimizin götünü korurduk. İlkokuldan beri aynı okullarda okuduk. Üniversite sınavına hazırlanırken öyle bir hırs bürümüştü ki gözümüzü, aynı okula gideceğiz, Seul'e taşınacak ve aynı evde yaşayacağız! hayalleriyle tam burslu bir şekilde Seul Üniversitesini kazanmış, ailelerimizden ayrılarak şehirde, iki katlı bir eve taşınmıştık.

Tabi taşınma konusunda Jimin'in ailesi çok yardımcı olmuştu. Dediğim gibi, varlıklılardı ve beni de ikinci oğulları olarak gördükleri için, desteklerini esirgemediler. Evi almamızda, eşyalarda ve maddi konuda her şeyi onlar karşıladı.

Benim ailem, kaderin bana oynadığı can sıkıcı bir oyundu sadece. Onlardan bahsetmek bile midemi bulandırıyordu. Ben kendimi bildim bileli, her zaman tek başımaydım. Doğumumdan bu yaşıma kadar, hevesli bir çocuk olup annemi ya da babamı, onların bana olan güzel tavırlarını kimseye anlatamadım. Çünkü ortada böyle bir şey yoktu.

Varlığıyla yokluğu birdi. Ama bu travmaları aşalı çok olmuştu. Umrumda bile değillerdi. Arayıp sormuyordum, onlarda beni aramıyordu. Jimin ve ailesi bu konuda her zaman benim yanımdaydı. Elbetteki tamamen onlara güvenmiyordum çünkü, bu çok yüzsüzceydi. Lisede ufak tefek işlerde çalışıp geleceğe yatırım amaçlı bir miktarda olsa birikim yaptım. O da bitecekti ama, en azından şu anlık, devlet bursuyla falan bir şekilde idare ediyordu beni.

Hayır, hayatımdan şikayetçi değildim fakat, bir şeyler temelinden eksikti ve bu güçsüz temelin üstüne bir ev inşa etmiştim ben. Ne kadar dayanır, bilemiyordum. Tek bir deprem sarsıntısı yeterdi yıkılması için belki de. Belki de bir şekilde toprağına tutunur ve güçlü kalır, yıkılmazdı.

Önümdeki buzlu kahve bardağımın pipetini dişlerken anılarım tek tek zihnimde canlanıyor ve beni, alevden oluşan bir okyanusun içinde boğuyor gibi hissediyordum adeta. Saatlerdir gezdiğimiz için enerjimiz düşmüş, bir kafeye oturup kahve ve tatlı söylemiştik.

Jimin sıcak kahve alırken ben soğuk almıştım çünkü, içim yanıyordu. Sebebini bilmiyordum ve içim cayır cayır yanıyordu sanki.

''İki saatim kaldı, Jeongguk. Kahvelerimiz bitsin kalkalım. Maçı izlemeye geleceksin değil mi?'' Gözümü daldığı noktadan ayırmadan başımı sallayarak onu onayladım. O ve ailesi, beni her konuda desteklerken bunu bari yapmalıydım. Arkadaşımı desteklemeye gitmeliydim.

Pipetimle kahvemin son yudumunu çekmiş, ''Hadi gidelim.'' demiştim. O da kahvesinin kalanını tek dikişte bitirmiş ve benimle birlikte kalkmıştı.

***

Bir elimde mısırım, diğer elimde kolamla tribünde yer ararken gözüme kestirdiğim ortalarda ve önlere doğru olan boş koltuğa ilerlemiş, yerime yerleşip kolamı ayağımın yanına, mısırımı da bacaklarım arasına sıkıştırarak maçın başlamasını beklemiştim.

Telefonumdan saate baktığımda yaklaşık yirmi dakika kadar vardı. Bu süreçte biraz sosyal medyada gezinmiş ve boş koltuklara doluşan iki okulun taraftarlarını izlemiştim.

''Selam Jeongguk.''

Tam arkamdan enseme doğru nefesini hissettiğim sesle yerimden sıçramış, arkamı dönüp bana seslenen kişiye bakmıştım.

''Seokjin hyung!'' Demiştim gördüğüm kişinin heyecanıyla.

''Senin burada ne işin var?'' Ona sarılmak için ayaklanırken mısırımı elime almış, o da bana uzanıp sarıldığında saçlarımı karıştırmıştı.

Seokjin hyung'la okulun ilk döneminde tanışmıştık. Jimin ve ben, yeni başladığımız için okul bize birer akran danışmanı atıyordu. Genelde öğrencilerin bölümüne göre atanan danışmanlar, bize o şekilde denk düşmemişti. Çünkü okula benim ailem sebebiyle son dakika kayıt yaptırmış ve en son sıralara düşmüştük. Bu nedenle de, Seokjin hyung, ikinci sınıf olarak hem benim hem de Jimin'in bölümünde, yani edebiyat ve tiyatro bölümlerinde olan tecrübesi sayesinde danışmanımız olarak atanmıştı.

Biz onu, o ise bizi çok sevmişti ve şimdi son sınıfta okuyordu. Bir abi ve bir dosttu bize. Üniversitede edindiğim en güzel arkadaşlıktan birisi, onunla başlamıştı.

''Jimin geçen gün tiyatro provasında maçtan bahsediyordu. Bende prova için gerekli olan dekorları sahneye taşırken istemsizce kulak misafiri oldum ve sürpriz yapmak istedim. Hem isteyen katılabiliyormuş zaten.''

Onu başımla onaylayarak salladığımda kocaman gülümsemiş, ''Jimin buna çok sevinecek! Hoş geldin.'' demiştim.

''Hoş buldum. Ee, ne zaman başlayacak maç?'' sorusuyla bir sahaya bir de telefonumdan saate bakmış, ''Muhtemelen beş dakikaya çıkarlar.'' demiştim.

Çok geçmeden tribündeki aşırı parlak ışıklar sönerek saha aydınlatıldığında, ikimizde yerimize oturmuş ve ben yanımda tanıdık birinin olmasının verdiği huzurla mısırımdan atıştırmaya başlamıştım.

***

Bir voleybol maçı 10'ar dakikalık dört periyottan oluşmaktadır. Toplamda kırk dakika sürer. Eğer ki, kırkıncı dakikanın sonunda iki takımda berabere kaldıysa, beş dakikalık bir uzatma periyodu oynanır. Jimin'in olduğu takım bizim okulu, yani Seul Üniversitesini temsil ederken karşı takım, Yonsei Üniversitesini temsil ediyordu. Üzerlerindeki üniformalarda buna göre işlenmişti. Her formanın sol göğüs kısmında okulların amblemleri dikiliydi.

Karşı tarafta, en az Jimin'in takımı kadar iyi oynuyor ve durumu berabere sürüklüyordu. Son dakikalar kalmıştı ve yalnızca iki sayıya ihtiyaç vardı. Yani Seul ya da Yonsei kazanacaktı. Pek fazla maç izlemezdim. İlgilimi çekmezdi ama, şu an canlı bir maç tribünündeydim ve heyecandan gözlerimi sahaya kitlemiş, mısırımı nefes almadan yiyordum.

Düdük çaldı.

Jimin'in takımı başlıyordu.

Top, Jimin'deydi ve servisle başlayacaktı. Öncelikle dudaklarını hırsla yaladığını ardından, boynunu kütlettiğini gördüm. Olduğu yerde bir iki defa zıplayıp ısındı ve sonunda pozisyon alıp topa vurdu.

Top son sürat karşı takımın sahasına geçmiş, o kadar hızlı ve o kadar sert ilerlemişti ki, manşetle kurtarmaya çalışan karşı takımdan oyuncunun koluna çarpıp sekerek, sahanın zeminine düşmüştü.

Sayı!

''Harikasın Jimin!'' hızımı ve heyecanımı bastıramadan kalabalıktan yükselen sevinç dolu çığlıklar arasında bağırmıştım. Sesimi iletmiş olacağım ki, Jimin bu tarafa bakıp gülümsemişti.

Bu sefer arkama dönüp hyunga baktım. ''Sence kim kazanacak?'' diye sorduğumda dudaklarında emin bir gülümseme oluşmuş ve ''Jimin'in takımı tabiki.'' demişti. ''Görmüyor musun nasıl servis vuruyor? Ayrıca smaçları da çok iyi. Jimin tek başına takımı taşıyor, bana kalırsa.'' dediğinde gülümseyerek önüme döndüm.

Son beş dakikada iki sayı daha alarak Seul Üniversitesi, yani Jimin ve takımı kazanmış, tüm okulun öğrencileri olarak ayağa kalkıp Kore marşı söylemeye ve sevinç çığlıkları atmaya başlamıştık.

Hatta o kadar sevinmiştik ki buna, Seokjin hyung'la sarılarak koltuklarda zıplamaya başlamış, tezahüratlar yaparak sahaya mısırlarımızdan fırlatmaya başlamıştık.

***

''Hala inanamıyorum. Resmen kazandık lan!'' Jimin, boynunda asılı olan altın madalyayla bakışarak transa geçmiş gibi yol boyunca aynı şeyleri söyleyip durmuştu. Onun mutlu hali beni de mutlu ediyordu ve istemsizce gülümsemeden edemiyordum.

Kapının kilidini açıp eve girdiğimizde, ''Evet Jimin, kazandınız ve akşama bir kutlama yemeğin var. Duşa gir ve hazırlan.'' dediğimde transtan sıyrılmış, gözlerini pörtletip yakalarımı kavrayarak beni sarsmaya başlamıştı. ''Siktir Jeongguk, biz kazandık ve kutlama yemeğine gidiyoruz, farkında mısın?!'' diye bağırırken, yüzümü buruşturmuştum.

Yakamı tutan ellerini uzaklaştırmaya çalışırken, ''Evet, farkındayım ve sen şu, beni sarsma işine çok alıştın. Bıraksana. Bırak, başım dönüyor!'' aynı şekilde bağırarak karşılık verdiğimde, kıkırdayarak benden uzaklaşmış ve banyoya ilerlemişti.

Tanrım!

Arkasından gülerek göz devirdiğimde odama çıkmış, aldığımız kıyafetleri maçtan önce eve bıraktığımız için yatağımın üstünde öylece duran paketlere bakmıştım. Şimdi giyinecek ve yemeğe gidecektik ama benim tüm enerjim bitmişti.

Oflayıp yatağıma ilerledim. Paketleri tek tek açarak üstümü giyindim. Aynadan kendime şöyle bir baktığımda omuzlarım düştü. Bir şeyler, içimde koca bir boşluğa sebep oluyordu ve ben gerçekten sebebini bilmiyordum.

Kendimle baş başa kalmak, her zaman işkence gibiydi benim için. Tüm dünyanın sesleri susuyor ve iç sesim konuşmaya başlıyor, beni çıldırtacak raddeye getiriyordu. Çığlık atmak, ağlamak, etrafı vurup kırmak istiyordum. İçimde birikmiş bir öfke vardı sanki ya da bilmediğim bir tarafım vardı ve tamamen sinir deposuydu? Bilmiyorum.

Kimdim ki zaten ben?

Aynaya baktığımda gördüğüm kişi kimdi? Kaybolmuş gibi hissediyordum. Diyorum ya, temelim sağlam değildi ve bir şeylerin eksikliği beni, bırakın depremi, her rüzgarda sarsıyordu.

''Jeongguk, giyindin mi?''

Jimin'in merdivenlerden yukarıya çıkarken seslenmesiyle saçlarımı son kez düzenlemiş, çalışma masamın üstünde duran dudak nemlendiricimden bir miktar sürerek kapıya çıkmıştım.

''Giyindim.''

Kapıdan çıkarak merdivenin başındaki arkadaşımla karşılaştığımızda, ikimizde birbirimizi baştan aşağıya süzmüş ve ''Yuh!'' nidamızla tepkimize gülmüştük.

''Gidelim artık. Geç oluyor.'' Jimin'in konuşmasıyla başımı sallamış, ikimizde üstümüze birer ceket alırken evden çıkmıştık.

Arabamız yoktu.

İkimizde hep bir araba istemiştik fakat, Jimin evi alırken ailesine yüklediği masraflar sebebiyle kendini sorumlu hissediyordu. Bu sebeple bir de arabaya harcama yapmalarını istemedi. Para biriktirir alırım, diyordu. Benim ise, zaten param sınırlıydı.

Bu sebeple takım kaptanının attığı konumu, bindiğimiz taksi şoförüne göstermiş, o bizi mekana götürürken başımı elime, elimi de cama yaslamış, geçtiğimiz yolu ve ağaçları izlemeye başlamıştım.

Yaklaşık yarım saat sonra sahil kenarında, çokta büyük olmayan ama şık ve gösterişli bir restoranın önünde durmuştuk. Full camdan oluşan duvarları, dikkatli bakıldığında tavanını da ele alıyordu. Hemen giriş kapısının yanında ahşap bir verandası bulunan bu yer, çok hoştu ve ne yalan söyleyeyim, içimi açmıştı.

Camdan duvarları sayesinde görünen içeride, birkaç kişinin varlığını fark etmiştim. Jimin'in söylediğine göre takımdan birkaç kişi de, tıpkı Jimin gibi yakın arkadaşlarını getirecekti. Bu sebeple kendimi çokta yabancı hissetmiyordum.

Taksiciye parasını ödedikten sonra Jimin'le birlikte arabadan inmiş ve restorana girmiştik. Gözlerim etrafta gezinirken, henüz takım kaptanı dışında tanıdık birilerini görememiştim. Bizi kapıda bekleyen garson önümüzde saygıyla eğilmiş, bizde garsona bir baş selamı verdiğimizde, eliyle geçeceğimiz masayı göstermişti.

Garsonun rehberliğinde, Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği tablosundaki gibi uzun ve beyaz, saten örtülü bir masaya gelmiştik. En başında takım kaptanı oturuyor ve yan tarafına dizilmiş, diğer iki kişiyle sohbet ediyordu.

Bizi fark etmesiyle kaşları havalanmış, ayağa kalkıp öncelikle Jimin'le selamlaşmış ardından bana dönerek, ''Bu beyefendi kim, Jimin?''diye sormuştu. ''Yakın arkadaşım, Jeongguk.'' diyerek sorusunu yanıtladığında, adam bana da elini uzatmış, ''Ben de Mingyu.'' demişti. Elini tutup selamına karşılık verirken, ''Tanıştığımıza çok memnun oldum, efendim.'' demiştim.

Hayır, hayır memnun falan olmadım.

Gülümseyerek eliyle oturmamızı işaret ettiğinde, Jimin'le yan yana oturmuştuk. İstemsizce gözüm adama kayarak, tipinden kısa bir kişilik analizi yapmaya çalışırken Jimin'e olan bakışları sebebiyle huzursuzca kıpırdanmıştım. Bu sebeple Jimin, beni koluyla dürtmüş, ''Senden sadece birkaç saat istiyorum. Sonra gideceğiz.'' diyerek fısıldamıştı.

Sinirle yutkunup başımı sallamış ve sakin olmaya çalışmıştım. Adam resmen sapık gibi, Jimin'in gömleğinin açıkta bıraktığı göğsüne dudaklarını yalayarak bakıyor ve bir türlü önüne dönmüyordu. Şimdi neden tek başına buraya gelmek istemediğini daha iyi anlıyordum.

İyi ki onunla gelmiş ve arkadaşımı bu kurtun sofrasında yalnız bırakmamıştım.

Öfkeden kendimi yemek üzere olduğum birkaç dakikanın ardından mekana giriş yapan takım arkadaşları ve yanlarında getirdikleri insanlarla, masa yemeklerle ve alkolle donatılmış, arkada kısık sesli bir müzik çalmaya başlamıştı.

Sadece masa değil, tüm restoran kapatılmıştı ve bu adamın, bu kadar parayı nereden bulduğunu merak ediyordum. Çünkü öyle basit bir yer değildi ve oldukça şatafatlıydı içerisi. Ayrıca misafir sayısı da ortalama yirmi- yirmi beş kişiydi. Herkesin masrafını kaptan olarak karşılayacağını düşünüyordum.

Gözlerim herkesin üstünde tek tek gezinirken, dudaklarımdan bir nefes vermiştim. İnsan kalabalığı, boğuyordu beni.

Herkes birbiriyle sohbet ediyor, küçük mekanda uğultu oluşturarak müzik sesine karışıyorlardı ve bu her geçen saniye daha da baş ağrıtıcı bir hale dönüşüyordu. Çok fena sigaraya ihtiyacım vardı.

Bu sefer yeniden Mingyu denen herife baktığımda, elinde tüttürdüğü prosuyla, içeride sigara yasağı olmadığını anlamış, sandalyemin arkasına astığım ceketimin iç cebinden sigara paketimi çıkartarak bir dal yakmıştım.

Uzun bir nefesi ciğerlerime çektiğimde, gözlerim kapanmış ve dumanın geçtiği her bir yolda bıraktığı nikotinin etkisi sayesinde uyuştuğumu ve rahatladığımı hissediyordum.

Gözlerimi aralayıp yanımda oturan Jimin'e baktığımda, tam karşısında oturan, bildiğim kadarıyla son sınıf, Jung Hoseok denen çocukla sohbet ediyordu. Grafik tasarım okuduğunu duymuştum sanki. Tuhaf ki, voleybol takımındaydı. Yüz hatları keskin ve oldukça yakışıklı bir çocuktu. Yanında, iki sandalye boştu ve bu kaşlarımı çatmama sebep oldu.

Sanırım birilerini bekliyor, diye düşündüm.

Kadehimde duran kırmızı şarabı tek dikişte bitirmiş ve kahrolası baş ağrımdan kurtulmayı ummuştum. Sarhoş olmak istemiyordum, çünkü buradan dönüş vardı ve Jimin çok içerse, bende sarhoş olursam, boku yerdik.

Sadece çakır olmak, düşüncelerimden ve şu aptal seslerden kurtulmak istiyordum, bir süreliğine.

Dakikalar birbirini kovalıyor, gözlerim Hoseok ve Mingyu arasında gidip geliyordu. Kendi zihnimden başka bir şeylere odaklanmak istiyordum ve bu iki kişi de bana altın tepside sunulmuş uğraşlar oluyordu.

Hoseok'la sık sık göz göze geldik ama, Mingyu Jimin'e bakmaktan benim ona olan bakışlarımı fark etmedi bile. Hoş, fark etsede en fazla bir daha bana bakmazdı çünkü ona, onu öldürecek gibi bakıyordum.

Kaçıncı kadehimi devirdim, emin değilim ama hala sarhoş değildim. Birkaç defa Hoseok'un bakışları sebebiyle Jimin'den uyarılar almış ve ona iyi olduğumu söyleyerek savuşturmuştum. Bu sırada Hoseok'la da birebir tanışmış olduk. Bana adımı, bölümümü, klasik tanışma sorularını sorarak kısa bir muhabbet kurmuştu.

Şimdi ise, paketimdeki son dalı içmekle meşgulken, gerçekten hiç ama hiç beklemediğim bir şey oldu.

Bana, kırk yıl bir koltukta otur ve düşün deseler, bende oturup yaşlanana kadar düşünsem, bunu ve bu anı yaşayacağımı asla tahmin edemez, belki de ihtimal vermezdim.

Kapının tam karşısında oturduğumuz için, içeriye giren iki bedeni net bir şekilde görüyor ve her şeyin, alkol sebebiyle bir sanrıdan oluşmasını umuyordum. Yoksa yemin ederim, kendimi şarapla boğarak öldürecektim.

(Flashback):

''Karşı sınıfta, Jimin! Daegu'dan gelmişler. Babasının işi sebebiyle sürekli seyahat yapmak zorunda kalıyorlarmış. Bir de kardeşi Min Yoongi var. Tam senin tipin bu arada.'' diyerek Jimin'e takıldığımda göz devirmişti.

''Daegu bizim düşmanımız be! Hiç oturup maç izlemiyor musun sen?'' küçümseyici cümlesiyle kaşlarım çatılmış, başımı iki yana sallamıştım.

''Belli. Her neyse, babası ne iş yapıyormuş ki?'' Bu sefer alt dudağımı sarkıtmış, omuz silkmiştim. Açıkçası hakkında çok fazla şey bilmiyordum ama, kantinde kahve almak için sıra beklerken vurulmuştum ben.

''Tanrım, Jeongguk! Çocuk gibisin. Önümüzdeki sene sınav senemiz ve şimdiden çalışmamız gerek. Bırak şu sevgili işlerini. Hoştur falan ama kendini derslere vermek zorundasın.'' Jimin adeta bir anne tutumuyla beni uyardığında bıkkın bir nefes vermiştim.

''İyi de, sevgilimden yeni ayrıldım ve yeni ilişki, hakkım!'' diyerek sitem ettiğimde, bana dik dik bakmış, ''Ne bok yersen ye, ama sonra bana gelip ağlama. Çünkü seni uyardım ve bir daha uyarmayacağım.'' dediğinde hiçbir şey söylemeden yanından kalkmış ve vurulduğum çocuğun sınıfına girmiştim.

En arka sırada, siyah uzun kabanıyla oturuyor ve masasındaki defterine bir şeyler karalıyordu. Derin bir nefes alıp heyecanımı bastırmaya çalışırken yanına ilerlemiş ve boş olan sıraya oturarak dikkatini çekmek için, boğazımı küçük bir öksürükle temizlemiştim.

''Selam.''

Başını ağırca bana kaldırıp baktığında gülümsemiş ve elimi uzatmıştım. ''Ben, Jeongguk. Jeon Jeongguk.'' diyerek kendimi tanıttığımda birkaç saniye öylece suratıma bakmış ve bıkkın bir nefes verip, ''Sende mi para için benimle sevgili olmaya çalışacaksın? Öyleyse hiç deneme bence.'' dediğinde, duyduklarımla şok olmuş, suratına bakakalmıştım.

''H-hayır.''

Beynime sert bir basketbol topu yemiş gibi hissediyordum. Dumura uğramıştım resmen. Böyle bir karşılık beklemiyordum. Ayrıca, gerçekten dediği doğru muydu?

''Hayır! Elbette böyle bir şey için gelmedim. Sadece tanışmak istedim. Arkadaş olmak istiyorum.'' dediğimde kaşları havalanmış ve çok garip bir şey söylemişim gibi gözlerimin içine bakmıştı.

Pekala, arkadaştan öte olmak istiyordum belki ama, şu an çok ani değil miydi?

O, bana öyle bir bakıyordu ki, yutkunmadan edemedim. Sanki gözlerimden içeriye, zihnime girecek ve dediklerimin doğruluğunu kontrol edecekti. Çok derin bakıyordu ve ben nefesimi tutmak zorunda kalıyordum.

Eli, hala havada olan elimi tutmuş, ''Taehyung. Kim Taehyung.'' demişti.

***

''Jimin, numarasını aldım!''

Okul günü bitmiş ve biz evlere dağılırken Jimin'i göremediğim için tek başıma eve dönmüştüm. Eşyalarımı eve bırakıp Jimin'in aile evine gitmiş, heyecanla bağırarak arkadaşımın odasına girmiştim.

Jimin okul kıyafetlerini çıkartmamış, yatağında yüzüstü uzanarak çizgi roman okurken sesimle irkilerek bana bakmıştı. ''Ne?'' diye merakla sorduğunda, ''Taehyung'un- Taehyung'un numarasını aldım!'' diyerek tekrar etmiştim.

Jimin'in şokla aralanan dudakları, kıkırdamama sebep olmuş, o yatağında doğrulurken bende yanına oturmuştum. ''Nasıl başardın?'' sorusu sırasında kağıtta yazılı olan numarayı telefonuma kaydetmeye çalışıyordum.

Omuz silktim. ''Arkadaş olmak istediğimi söyledim. Tanıştık ve konuşmaya başladık. Tanrım, çok fazla ortak noktamız var! Sonrada bana numarasını verdi işte.'' dediğimde gülmüş, ''Şanslı piç.'' demişti.

(Günümüz):

O gece, saat on iki civarı konuşmaya başlamış ve sabahın altısına kadar mesajlaşmıştık. Hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeyler, sevdiğimiz kitaplar, diziler ve birçoğu hakkında tonlarca mesaj biriktirmiştik.

Sevgilimden yeni ayrılmıştım ve okulda benden hoşlanan bir çocuk vardı. Fakat ona bir türlü güvenemiyordum ve şansımı başka insanlardan yana denemek istiyordum. Aslında tam bir aptal ergendim. Daha o yaşta ot kullanıyor, her gün içiyor ve ailemle deliler gibi kavga ediyordum. Mental sağlık hakkında hiçbir şeyim kalmamıştı, aynı şekilde bedensel sağlığımda.

Onunla mesajlaşırken o kadar güzel hissediyordum ki, o kadar huzur dolu, farklı ve sanki ruh eşimle konuşuyormuşum gibi. Ama yine de beynimi uyuşturacak şeylerden vazgeçemiyor ve her mesajımın ardından bir nefes çekiyordum sarmamdan.

Aptaldım.

Basit ve koca bir aptal.

Saat sabahın altısına dayandığında, uçuk kafamla çocuğa çıkma teklifi etmiştim ve zaten beni, başta diğerleri gibi sanarken bundan emin olmasını sağlamış, uyuyakaldığımın sabahında ise güzel bir siktiri çekmişti.

Haklıydı.

Dibine kadar haklıydı.

Yetmezmiş gibi gidip iki gün sonra benden hoşlanan çocukla çıkmaya başlamıştım ve olan akıl sağlığımda tamamen elden çıkmıştı. Taehyung, bizi basmıştı.

Okulun deposunda, çok boktan bir anda basılmıştık ve gözlerinde gördüğüm o, hayal kırıklığı dolu bakışları tam beş sene boyunca, boğazımda beni öldürmek için değil ama işkence çekmem için sarılı bir el misaliydi.

O günden sonra onu bir daha hiç görmedim.

Defalarca aradım ama numaramı engellemişti. Asla ulaşamadım.

Tam, beş sene geçmişti ve şimdi, tam karşımda, kanlı canlı bir halde dikiliyordu. Gözleri henüz bana değmemiş, ben defalarca kez kendime gelmek, bu rüyadan uyanmak için masanın altından kendimi cimciklemiştim.

Fakat işe yaramadı.

Sonra bulunduğumuz ortama müzik değişerek girdi ve ben, bu anın sistemden başka hiçbir şey olmadığına emin oldum.

''Arkadaşın olmak istemiyorum

Neye sahip olduğunu kaybedene kadar bilmiyorsun, canım

Beni tekrar seveceğini söyle bana

Sevgilin olmak istiyorum''

Gözleri, gözlerimle buluştu.

Tüm dünya, tam o an durdu benim için. Kalp atışlarım zayıfladı, soluklarım kesikleşti, gözlerim doldu, vücudum tir tir titrerken öleceğimi hissettim. Bana o koyu, derin gözleriyle baktığında öleceğimi hissettim.

İkimizde, kesişen bakışlarımız sebebiyle birbirimize bakakalırken, gözlerinin irileştiğine, kendini bir adım geri çekerek çenesinin seğirdiğine şahit oldum.

Ben, lise aşkım Kim Taehyung'la beş sene sonra yeniden karşılaşıyordum ve asıl hayatım, tam da bu noktada başlıyordu.

***

Bölüm sonu.

Sizi seviyorumtrong>

Bölüm sonu

1 yorum