İçeriğe geç

Pusula Gözcüsü

Bölüm 8 · 9 dk okuma

Pusula Gözcüsü

Bölüm 8

Korsenin Boğduğu Sır

Kendimi dümende, ellerim deniz tuzu ve zamanla aşınmış o hırçın ahşaba adeta etimi kemiğime geçirmek istercesine gömülmüş halde, ufkun hiçbir umut, hiçbir gelecek vaat etmeyen o gri, puslu çizgisine tamamen kilitlenmiş buldum. Koca Dani gemisi, sanki okyanusun en derinlerindeki o karanlık kalp atışına uyum sağlamış gibi ritmik, ağır ve tekinsiz bir şekilde dalgaların üzerinde yükselip alçalıyordu. Her hırçın dalga geminin bordasına büyük bir öfkeyle vurduğunda, devasa ahşap gövde içten gelen, acı dolu bir inilti çıkarıyor; ayağımın altındaki güverte tahtaları asırlık eski kemiklerin çatırdaması gibi tekinsiz sesler veriyordu.

Rüzgâr sertti, adeta yüzüme tokat gibi çarpıyordu. Havadaki o yoğun tuz kokusu, her nefes alışımda boğazımın en arkasına kadar bir jilet gibi işliyor, tenimi yakıcı ve dondurucu bir soğukla yalayıp geçiyordu. Rüzgar, alnıma düşen kızıl saçlarımın arasına vahşice karışıyor, kirpiklerimin ucunda kuruyup kalan küçük tuz kristalleri gözlerimi hafifçe yakarak görüşümü bulandırıyordu. Ama etrafımı saran bütün bu fiziksel dünya, hırçın denizler ve gökyüzü, zihnimde tek bir odak noktasının, tek bir tehlikeli düşüncenin etrafında tamamen silikleşmiş, anlamını yitirmişti: Vanya.

O acımasız suikastçı, Kızıl Esinti…

O her zaman sessiz, hesapçı, gözlerinin ardındaki o koyu bordo dehlizlerde tam olarak ne düşündüğü asla okunmayan, tahmin edilemeyen tehlikeli kadın. Eğer az önce yatağında bayılmadan hemen önce bana bir istekten, Vespera Adası'ndaki o lanetli mağarada gizlenen gizemli bir sandıktan bahsettiyse, bu benim için sıradan bir korsan ricasından çok ama çok uzaktı. Vanya gibi efsanevi bir katil, bu hayatta hiçbir şeyi, tek bir nefesi bile karşılıksız vermezdi. Onun her buz gibi bakışının, her tekinsiz suskunluğunun, attığı her milimetrik adımının arkasında önceden çok ince tartılmış ölümcül bir bedel olurdu. İşte tam olarak bu yüzden, bir lider olarak ben de onun bu restine karşı kendi büyük karşılığımı çoktan hazırlamıştım.

Zihnimde kurduğum o yeni plan, gecelerce haritalar üzerinde defalarca kesilip biçilen amansız bir rota gibi netleşmişti artık. Onu o lanetli Vespera Adası’na kadar, istediği yere götürecektik; buna mecburduk. Ama orada, kıyıya fırlatılıp bırakılmış önemsiz bir gölge gibi arkamızda kalıp kendi işlerini çevirmesine asla izin vermeyecektim. Eğer bizimle gelmeyi, bu hırçın yolculukta canını dişine takıp o Deed ekibinin gerçek bir parçası olmayı tamamen kabul ederse… İşte ancak o zaman rotayı onun için kalıcı olarak değiştirecektim. O lanetli adanın karanlık mağaralarına birlikte inecek, o sandığın gizemini birlikte çözecektik.

Ama çok iyi biliyordum ki, bu ona sunduğum asil bir davet değildi. Bu, denizlerin en acımasız iki kadını arasında yaşanacak sert, keskin ve geri dönüşü kesinlikle olmayan ölümcül bir pazarlıktı. İçimde bir yer, Vanya’nın yatağından uyandığında bu sert teklifime karşı hırçın bir tepki vereceğini, belki o kibirli alaycı kahkahalarından birini fırlatacağını, belki de beni delip geçen soğuk bir sessizlikle karşılayacağını söylüyordu. Ama artık bu ihtimallerin hiçbirinin, karşımda bir ordu bile olsa beni durdurmasına asla izin vermiyordum. Ya benim koyduğum o katı kurallarıma harfiyen uyacaktı… Ya da bu tehlikeli yolculuğun daha en başında, geminin güvertesinden kalıcı olarak silinip sonsuz sulara atılacaktı.

Dümende tek başıma dururken, gözlerim bir an olsun o uçsuz bucaksız ufuk çizgisinden ayrılmıyordu. Deniz sonsuzdu, onun üzerini kaplayan gökyüzü de öyle. İki devasa karanlık arasında sıkışıp kalmış bu küçük, ahşap ve demir yığını, hepimizin kaderini, intikamını bağrında taşıyan tek kutsal şeydi.

Tam o sırada, zihnimdeki bu fırtınalı düşünceleri bölen, arkamdaki güverte tahtalarında yankılanan farklı, yabancı bir ritim duydum.

Ayak sesleri…

Çok ağır değil… ama fazlasıyla kararsız adımlardı bunlar. Her zamanki o kendinden emin duruşun aksine ölçülü ama içten içe huzursuzluğu ele veren cinsten adımlar. Bu sesin sahibini tanımak benim için hiç zor olmadı. Lucien White Wake...

Başımı dümenin üzerinden yavaşça ve soğukkanlılıkla arkaya doğru çevirdim. Sert deniz rüzgârı onun o açık, parlak mavi saçlarını çılgınca savuruyor, yüzünün o keskin ve erkeksi hatlarını her zamankinden çok daha sert, çok daha mağrur gösteriyordu. Ama o saniyede asıl garip, asıl tekinsiz olan şey onun yüzündeki o bildiğim alaycı ifade değildi; doğrudan gözleriydi. Lucien’in o her zaman meydan okuyan, beni delip geçen simsiyah gözleri, bu hayatta ilk kez benden kaçıyordu. Bakışlarını güvertenin solmuş ahşaplarına dikmişti.

Burada, bu odada benim bilmediğim çok büyük bir şey vardı.

Ve o her halinden belliydi ki, içindeki o şeyi bana söylemeyi kesinlikle istemiyordu. Aramızdaki sessizlik uzarken Lucien, havadaki o ağır gerilimi dağıtmak istercesine boğazını hafifçe temizledi. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmiş, orada sıkışıp kalmıştı.

“Scarlett…” dedi. Ses tonu her zamanki o ukala, Dani Kaptanı unvanından çok uzaktı; normalden çok daha kısık, çok daha kırılgan ve adeta titreyen bir tondaydı. “Sana… Sana çok önemli bir şey söylemem gerek. Yani… Sanırım söylemeliyim. Tam olarak emin değilim,” diye mırıldandı, adımlarını dümene doğru yaklaştırarak.

Bir an için olduğum yerde dondum. Dümeni sımsıkı tutan parmaklarım sabit kaldı, ahşaba daha da gömüldü ama içimde, göğsümün derinliklerinde hafif ama çok hızlı yükselen bir gerilim dalgası her yerimi sardı. Lucien tereddüt eden, kelimelerin arkasına saklanan korkak biri değildi; hiçbir zaman olmamıştı. Bu adam en kanlı savaşların ortasında, kılıçlar havada uçuşurken bile düşünmeden, pervasızca konuşan biriydi. Şimdiyse karşımda kelimeleri özenle seçerek değil, adeta onlardan delicesine kaçarak, ezilerek yaşıyordu.

“Dinliyorum Lucien, söyle,” dedim, sesimi olabildiğince sakin ve mesafeli tutmaya çalışarak.

Sesim dışarıya karşı ne kadar pürüzsüz çıksa da içimde bir şey, görünmez bir yay gibi çoktan son noktasına kadar gerilmişti.

Lucien başını hafifçe sağ tarafa, hırçın dalgaların köpürdüğü yöne doğru çevirdi; sanki okyanusun hırçın sularından, rüzgardan kendisine yardım etmesini, cesaret vermesini bekliyordu. Ama deniz o an onun bu çaresizliğine karşı tamamen sessizdi.

“Bunu… Bunu sana nasıl, hangi kelimelerle söyleyeceğimi inan hiç bilmiyorum…” dedi, derin ve titrek bir nefes alarak. Sonra bakışlarını tekrar benden kaçırdı. “Aslında söylemek, içindekileri dışarı dökmek dışarıdan bakınca çok basit duruyor. Ama ben… Ben bunu hayatım boyunca hiçbir kadına, hiç kimseye karşı yapamadım, beceremedim,” dedi. Gözleri benden kaçtı. Bu denizlerde ilk kez.

Ve tam o saniyede, o simsiyah gözlerdeki çaresizliği gördüğüm an kafamda şimşekler çaktı: Bu kesinlikle yeni bir askeri strateji, Throm veya Yalvath Adası hakkında bir savaş konuşması değildi.

Bu, ucu ikimize de dokunacak son derece tehlikeli, geri dönüşü olmayan bir itiraftı.

Lucien bir anlığına tamamen sustu, odadaki tüm hava çekildi sandım. Geniş göğsü, sanki ciğerlerine hava yetmiyormuş gibi çok hızlı, düzensiz bir şekilde inip kalkıyordu. Güçlü ellerini büyük bir hırsla yumruk yapıp ardından tekrar gevşetti; sanki o koskoca, savaşçı bedenine bile o an zerre kadar hâkim olamıyordu, titriyordu.

Sonra bakışlarını aniden yerden kaldırdı ve doğrudan bana baktı.

Bu kez gözlerini benden zerre kadar kaçırmıyordu.

Bu kez bakışları, fırtınada kontrolden çıkmış bir Dani savaş gemisi gibi doğrudan üzerime çarpıyordu.

“Ben galiba…” dedi Lucien, sesindeki o titreme kor gibi içime düştü.

Durdu.

Sanki söyleyeceği o asıl kelime, devasa bir uçurumun tam kenarında ayağını kaydırmış, boşlukta sallanıyordu.

Andından, zihnimdeki o büyük düşüş ve yıkım başladı.

“Ben galiba senden çok uzun zamandır hoşlanıyorum, Scarlett.”

Bir anlık, zamanı ve tüm evreni durduran devasa bir sessizlik çöktü güverteye. Öyle sıradan, dalgaların bölebileceği bir sessizlik değil… Dünyanın tüm sesleri, martı çığlıkları, motor gürültüleri bir anda tamamen kesilmiş gibi bir ıssızlıktı bu. Rüzgâr bile o saniyede esmeyi bıraktı, hava dondu sandım.

Lucien konuşmaya devam etti, sesindeki ton artık her şeyi göze almış, köprüleri yakmış bir adamın gözü karalığına bürünmüştü: “Seni… Seni tek bir saniye bile düşünmeden edemiyorum Scarlett. Aklımın, zihnimdeki tüm dehlizlerin büyük bir kısmı sürekli ama sürekli sende. O gün… O lanet Dani güvertesindeki kanlı savaş sonrası, kaybettiğimiz, denize gömdüğümüz adamların hiçbiri için… İçimde en ufak bir sızı, hiçbir şey hissetmedim.”

Derin, sarsıcı bir nefes daha çekti ciğerlerine.

Ve dünyamı başıma yıkacak olan o son korkunç cümreyi güvertenin ortasına fırlattı:

“Hatta… Hatta o savaşta can veren öz babam için bile içimde tek bir damla hüzün oluşmadı…”

O an, tüm Keleşte diyarı ve benim dünyam ortadan ikiye kırıldı.

Gerçekten.

Bir şey içimde, ruhumun en derin yerinde çat diye büyük bir gürültüyle bölündü. Göğsümün tam ortasında ani, nefesimi bıçak gibi kesen muazzam bir sıkışma hissettim. Akciğerlerim bir anda kapandı, nefesim tamamen kesildi. Sanki biri, o acımasız Lord kaburgalarımın arasına demir, kızgın bir çember geçirmiş ve her saniye yavaşça, zevkle sıkıyordu. Üzerimdeki o sert deri korsenin baskısı bir anda dayanılmaz, beni boğacak bir yük haline geldi. Ciğerlerim içine çekecek tek bir oksijen kırıntısı bile bulamıyordu ama beni asıl öldüren suyun yokluğu değil… İçimi saran o devasa, karanlık panik… Panik beni diri diri boğuyordu.

Ondan uzaklaşmak, bu korkunç itiraftan kaçmak için bir adım geri gitmek istedim. Ama ayaklarım bana ihanet etti; güverte tahtaları sanki ayağımın altından bir anda çekilmiş, boşlukta kalmıştım.

“Bir saniye… Bir saniye dur Lucien…” dedim.

Sesim… Çıkan bu hırıltılı ses kesinlikle benim o güçlü Red Wake sesim değildi. Yüksek, çatlamış, tamamen kontrol dışı ve aciz bir fısıltıydı.

“Senin… Senin öz baban da mı o savaşta öldü? İyi de… Neden, neden zerre kadar üzülmüyorsun?! O senin babandı!”

Sağ elim refleks olarak göğsüme, kalbimin üzerine gitti. Parmaklarım, bordo kumaşın üstünden bile deli gibi çarpan, kaburgalarımı zorlayan kalp atışımı bulmaya, beni hayatta tutmaya çalışıyordu. Ama kalbim sanki kendi ritmini tamamen kaybetmiş, göğsümün içinde düzensizce çırpınan yaralı bir kuşa dönmüştü.

Lucien, benim bu çaresiz halimi görünce aramızdaki mesafeyi eritmek istercesine bana doğru büyük bir adım yaklaştı.

Onun bana doğru attığı o her bir adım, odadaki havayı daha da daraltıyor, beni nefessizliğin kucağına itiyordu.

“Çünkü…” dedi Lucien. Sesi bir fısıltıya dönüştü, simsiyah gözlerinde saplantılı bir parlaklık belirdi. “Çünkü onlar... O savaşta senin o güzel canını yaktılar Scarlett. Sana o yaraları açtılar. Benim için senin tek bir damla kanın, dünyadaki tüm babaların ve orduların canından çok daha kıymetli.”

Bir an durdu.

Gözleri, panikle titreyen yüzümde, dudaklarımda bir ipucu, bir karşılık aradı.

Sonra acı gerçeği fark etti.

Ben kesinlikle iyi değildim, ölüme doğru kayıyordum.

“Scarlett… Sen… Sen iyi misin?” dedi bu kez az önceki o kararlı tonunu tamamen kaybedip derin bir telaşla.

Ama onun dudaklarından dökülen bu kelimelerin hiçbiri artık bana, zihnime ulaşmıyordu. Göğsümdeki o devasa baskı, saniyeler içinde boğazıma tırmandı, beni kelimenin tam anlamıyla boğmaya başladı. Nefes almaya, ciğerlerime hava çekmeye çalıştıkça daha da derine, dipsiz bir kuyuya doğru kayıyordum. Sanki oksijen değil de okyanusun o tuzlu, soğuk suyunu çekiyordum içime. Vücudumdaki her şey ağırlaşıyor, felç oluyordu.

Dünya ekseninden kaydı, yana doğru eğildi.

Tüm sesler birbirine karıştı, ayırt edilemez oldu.

Kıyıya vuran dalgalar, tayfanın uzaktan gelen bağırışları, rüzgârın o hırçın uğultusu… Hepsi tek bir büyük, sağır edici kulak çınlamasına ve boğuk bir uğultuya dönüştü.

Lucien durumun ciddiyetini anlayınca bir anda başını güverteye doğru çevirdi ve tüm gemiyi sarsacak bir ses tonuyla avazı çıktığı kadar kükredi:

“Dorian! Emma! Noah! Vanya! Çabuk buraya gelin, dümene koşun! Lanet olası şifacıyı da getirin, Scarlett gidiyor!”

Onun bu dehşet dolu haykırışı, geminin her bir ahşap köşesine, kamaralara çarpıp yankılanarak geri döndü. Saniyeler sonra Lucien hızla yanıma geldi. Bacaklarım artık o asil gövdemi, Red Wake unvanımı zerre kadar taşımıyordu, dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü.

Ancak Lucien, bedenimin o sert ahşap güverteye çakılmasına zerre izin vermedi. Devasa, güçlü kollarını belime ve sırtıma dolayarak beni sımsıkı kollarına aldı. Sert ahşap güverte benden tamamen uzaklaştı. Karşılaştığım o acımasız, sert dünya bir anda yok oldu; yerine onun göğsünün o sıcaklığı geldi. Ama bu erkeksi sıcaklık bile, panik içinde tir tir titreyen, nefes alamayan bedenimi sakinleştirmeye zerre yetmiyordu.

Lucien’in o sarsılmaz elleri bile o an korkudan tir tir titriyordu. Parmak uçlarıyla boynumdaki nabzımı bulmaya, beni hayatta tutmaya çalışıyordu. Benim düzensiz, kesik nefesimle birlikte onun da içindeki o devasa Dani liderinin nasıl büyük bir panikle çöktüğünü iliklerime kadar hissediyordum.

Güvertede ayak sesleri ve bağırışlar hızla yaklaşıyordu.

Koridorlardan güverteye fırlayan ekibin koşu sesleri…

Panikle sağa sola koştururken güvertede bir şeylerin kırılma, devrilme sesleri…

Ama tüm bu dünyevi sesler, bana artık çok ama çok uzaktan, adeta millerce öteden geliyordu artık. Lucien’in tam tepemde bana bakan o keskin yüzü, mavi saçları yavaş yavaş tamamen bulanıklaştı, silindi.

Sanki okyanusun en karanlık, en dipsiz sularının altına, ağırlıklarla batıyordum.

Sesler inceldi, boğuklaştı.

Sonra tamamen, tek bir saniyede koptu.

Ve geriye, ruhumun en derin köşesinde yalnızca ağır, derin, dipsiz ve sonsuz bir karanlık kaldı…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.