“Hayır!” diye çıkıştım aniden, içimdeki o vahşi korsan dürtüsüyle yerimden fırlayarak.
Gırtlağımdan kopan bu sert ses, kamaranın deniz tuzuyla sararmış ahşap duvarlarında büyük bir gürültüyle yankılanarak, odadaki o barut kokulu ağır sessizliği bir anda cam gibi parçalara ayırdı. Bu kelimenin dudaklarımdan dökülüşü bile benim kontrolümde değildi; günlerdir zindanlarda, zifiri karanlıkta içimde biriken o ölümcül gerilim, tek bir saniyede baraj kapaklarını yıkarak dışarı taşmıştı. Nefesim bir an için göğsümde kesilir gibi oldu, taze dikişlerimin olduğu yerde ince ama sarsıcı bir baskı, yakıcı bir sızı hissettim.
Bu ani ve hırçın haykırışımı kapının ardında tetikte bekleyen bizimkiler çoktan duymuş olmalıydı ki, odanın ağır, menteşeleri yağlanmamış gıcırdayan meşe kapısı sert ve aceleci bir hamleyle ardına kadar açıldı. Kapının açılmasıyla birlikte, dışarıdaki Dani gemisinin o hırçın dalga uğultuları ve güverte gürültüsü odaya keskin bir rüzgar gibi doldu. Tüm çekirdek ekibim, başıma bir şey geldiği korkusuyla sırayla odaya daldı.
Emma, gözlerinde deli bir endişeyle içeriye ilk giren kişiydi.
Onu görür görmez, içimdeki o sert Red Wake maskesi eridi ve kalbim büyük bir burkulmayla sızladı. Her zamanki o etrafa neşe ve ışık saçan, pürüzsüz cildi bu kez solgun, yorgun ve acımasız kılıç çizikleriyle doluydu. Zindandaki o vahşi pataklamanın ardından alelacele, derme çatma sarılmış taze yaraları ve sol kolunu neredeyse tamamen kaplayan o kalın, kan lekeli sargı bezi, Yalvath Adası'ndaki o kanlı çatışmanın dehşet verici izlerini açıkça gözler önüne seriyordu. Göğsünün hızlı hızlı inip kalkmasından nefes alışı bile normal değildi; sanki saniyeler öncesine kadar hâlâ peşindeki vampirlerden kaçıyormuş, ölümle koşuyordu.
Onun hemen ardından, heybetli cüssesiyle abim Dorian girdi içeriye.
Kaptanım, Black Tide... Üstündeki o deniz tuzu ve kurumuş kan yüzünden ağırlaşmış, yıpranmış siyah gömlek, terli bedenine adeta bir kefen gibi yapışmıştı. Gömleğin kumaşı ince olduğu için, zindanda gardiyanların coplarla ve tekmelerle indirdiği o morluklar, aldığı ağır darbeler kumaşın altından bile netçe seçiliyordu. Denizlerde normalde karşısında hiçbir gücün duramadığı, her zaman dimdik ve mağrur duran o koskoca adamın, şimdi omuzlarının hafifçe öne doğru düşmüş olması içimi diri diri acıttı. Çok yorulmuştu, ailesini koruyamamanın verdiği o zihinsel yük omuzlarındaydı… Ama yine de soyumuzdan gelen o hırçın gururla ayakta kalmaya, yıkılmamaya çalışıyordu.
Hemen sonra, pelerinini savurarak Ronan içeri adım attı.
Kuzenimin o her zamanki kibirli, dünyaya meydan okuyan heybetli halinden eser kalmamıştı şimdi. Güçlü ve sarsılmaz duruşunun yerini, sınırlarını sonuna kadar tüketmiş yorgun bir savaşçı çehresi almıştı. Nefesi odanın içinde ağır, hırıltılı bir melodi gibi duyuluyordu. Bakışları refleks olarak hâlâ odanın köşelerini, tavanı kontrol ediyor, her an bir gölgenin fırlama ihtimaline karşı tetikte bekliyordu ama o gözlerde artık tehdit arayan o eski canlılık yoktu. Sanki o büyük zindan savaşı tamamen bitmişti ama bıraktığı o karanlık etki, ruhunun ve bedeninin üzerinde ağır bir sis gibi hâlâ asılı duruyordu.
Ben ise tüm bu kaçış anında, Lucien beni taşırken hiçbir şey görememiştim; çünkü zehrin ve yumruğun etkisiyle bilincim tamamen karanlığa gömülmüştü, baygındım. Belki de bir lider olarak, benim için şu an en iyi, en bağışlayıcı olan şey buydu. Onları, o sarsılmaz tayfamı o aciz ve hırpalanmış halde görmek… Benim gibi gururlu bir korsan için çok farklı, katlanılması imkansız bir azap olurdu.
Ve son olarak, adımları sessiz bir gölgeyi andıran Noah içeri girdi.
O kapıdan adımını attığı an, odadaki o barut kokulu hava bir kat daha ağırlaştı, oda bir an daha da derin bir sessizliğe büründü. Diğerlerinden çok farklı olarak, Noah'ın üzerinde belirgin, kanayan hiçbir yara izi ya da yırtık yoktu. Ama bu kusursuzluk, bu odadaki kasvetin içinde çok daha garip, çok daha tekinsiz duruyordu. Sanki o kanlı zindan savaşı ve vampirlerin pençeleri ona dokunmamış gibi değil de… O ölümcül kaosun gücü, onun etrafındaki o görünmez duvara hiçbir şekilde ulaşamamış, ona yaklaşmaya bile cüret edememiş gibiydi. O her zamanki derin lacivert saçları dövüşten dolayı darmadağındı ama o fırtınanın ortasındaki bakışları hâlâ bir göl kadar sakin, tekinsizce durgundu.
Emma, beni yatakta doğrulmuş, gözlerimi açmış bir halde canlı görünce şokla karışık büyük bir sevinçle hızla yatağımın kenarına doğru koştu.
“Scarlett!”
Dudaklarından dökülen bu çığlık, tamamen panik ve kaybetme korkusu doluydu. Bana ulaşır ulaşmaz, yaralarıma zerre dikkat etmeden, içindeki o deli özlemle kollarını boynuma sımsıkı doladı. Beni kucaklaması, hem sırtımdaki Lucien'in kılıç izlerini bildiği için ürkek ve dikkatliydi hem de beni bir daha kaybetmek istemiyormuş gibi büyük bir telaş barındırıyordu. Sanki dokunsa kırılacak bir cam bebekmişim gibi korkuyor ama beni o karanlığa bir daha bırakmaktan da delicesine çekiniyordu. Ben de onun bu sıcaklığına, sol kolundaki o kalın sargı bezini, taze dikişlerini ve yaralarını daha fazla zorlamamak, canını yakmamak için son derece dikkatli, hafif bir hareketle karşılık verdim; sırtını sıvazladım.
“Emma…” dedim, sesimi o eski hırçın tonundan arındırıp olabildiğince yumuşak, şefkatli bir tona büründürerek. Gözlerinin içine baktım. “Seni çok iyi anlıyorum canım... Benim için çok korkmuşsun, biliyorum. Ama şimdilik... Zihnimdeki bu soruları çözebilmem için bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz? Ayrıca... Bana böyle sıkı sarılman içimi ısıtıyor güzel dostum ama bedenimde, özellikle göğsümün altında hâlâ ciddi, nefesimi kesen bir acı var,” diye fısıldadım.
Emma bu sözlerim üzerine bir anlığına duraksadı, sanki bencilce davrandığını düşünerek utandı. Sonra yavaşça, dikkatli hareketlerle kollarını boynumdan çekip geri çekildi. Gözlerinde hâlâ gitmek istemeyen o derin endişenin izleri vardı ama bakışları benden ayrıldığı an, odanın en karanlık köşesinde, bir heykel gibi sessizce dikilen Noah’a doğru yöneldi.
Ve odadaki herkesin gözü önünde, hiç çekinmeden doğrudan ona doğru koştu.
Noah, onun kendisine doğru gelişini hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden, son derece alışkın ve sessiz bir olgunlukla karşıladı. Emma, kendini tamamen güvende hissetmek istercesine onun o geniş kollarına bıraktığında, Noah bir anlığına durdu; ardından kollarını onun beline dolayarak onu göğsüne sımsıkı, adeta dünyadaki tüm kötülüklerden saklar gibi sardı. Dudaklarını Emma'nın saçlarının arasına gömerek, başının üstüne kısa, son derece sakin ve şefkatli bir öpücük bıraktı.
Ben o an, yatağın içinden gözlerimi kocaman açarak istemsizce, büyük bir şok dalgasıyla onlara baktım. Zihnimdeki tüm intikam planları bir anlığına dondu. Bir saniye… Bir saniye durun! Bu gerçekten bizim o soğukkanlı, mesafeli ve kuralcı Noah'ımız mıydı? Emma'yı korse giymiş narin gövdesinden tutarak yavaşça kendine doğru çekti, yüzüne düşen o dağınık saç tellerini parmak uçlarıyla şefkatle ayırdı. Sonra gözlerimin içine baka baka, onun alnına uzun, dudaklarının sıcaklığını hissettirecek kadar yumuşak bir aşk öpücüğü kondurdu.
“Bebeğim…” dedi Noah, sesini sadece Emma'nın duyabileceğini sandığı ama odanın sessizliğinde netçe yankılanan kısık, boğuk bir tonda. “Şu an... Onun dinlenmesi gerekiyor, buradan çıkmamız en doğrusu.”
Emma, onun göğsünde kendini tamamen teslim etmiş bir halde başını usulca salladı. Ve el ele tutuşarak, aralarındaki o gizli aşkın muazzam büyüklüğünü odada bırakarak birlikte sessizce odadan çıktılar. Onların peşinden, bu gizli aşka daha önce şahit olmuş gibi hiç şaşırmayan Dorian ve Ronan da arkalarına bile bakmadan sessiz adımlarla dışarı süzüldüler.
Ağır meşe kapı arkalarından büyük bir gıcırtıyla kapandığında, oda saniyeler içinde neredeyse tamamen boşaldı, havadaki o sıcaklık yerini tekrar eski soğukluğa bıraktı. Kamarada sadece iki kişi kalmıştık.
Sadece ben… Ve köşedeki gölgede gizlenen Vanya.
Odanın en dip köşesindeki ahşap sandalyede, sırtını duvara yaslamış bir halde oturuyordu. Zindandaki o arbededen ve kaçıştan dolayı o da fena halde yaralıydı; korsesinden sızan taze kanlar vardı ama duruşu, o omuzlarındaki asil hatlar hâlâ bir suikastçı kadar keskin ve tehlikeliydi. Alev rengi kızıl saçları darmadağın bir halde omuzlarına ve göğsüne doğru dağılmış, o meşhur bordo gözleri ise her zamanki gibi dikkatli, bir avcı kadar soğuk ve donuktu.
Dudaklarının kenarına o bildiğim alaycı sırıtışı yerleştirerek tek bir kaşını hafifçe havaya kaldırdı. Gözleriyle kapıyı işaret etti.
“Bu ikisi… Gerçekten çıkıyor muydu, yoksa bu zindan travmasının getirdiği ani bir saçmalık mı?” diye sordu, sesindeki o iğneleyici tonu koruyarak.
“İnan bana, tüm denizler üzerine yemin ederim ki bunu ben de bilmiyorum,” dedim, şaşkınlığımı gizleme gereği duymadan dürüstçe. “Emma benim her şeyimi bilir ama ilk defa böyle bir şeye, aralarındaki bu çekime şahit oluyorum. Ben de tamamen şoktayım.”
Vanya, bu aşk dramasıyla zerre ilgilenmediğini belli etmek istercesine umursamazca omuzlarını silkti. Gözlerindeki o bordo pırıltı ciddileşti.
“Neyse… Onların ne halt yediği umurumda değil,” dedi.
Ama bu kelimeleri telaffuz ederken sesindeki o alaycı, küçümseyen ton bir anda tamamen değişmişti. Artık karşımda dalga geçen bir kız değil, efsanelerdeki o acımasız 'Kızıl Esinti' duruyordu. Daha sert, daha net ve aramıza aşılmaz duvarlar ören emir kipiyle dolu bir ton vardı sesinde. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti:
“Beni... Ne pahasına olursa olsun o Vespera Adası’na götüreceksiniz, Red Wake. Anlaşmamızın temel şartı bu.”
Kaşlarımı büyük bir şüphe ve öfkeyle çattım. Yaralarımın sızısını unutarak yatakta dikleştim. “Anlamıyorum Vanya... Neden? Neden tüm diyarın adını anarken bile titrediği, lanetli büyülerin kucağındaki o Vespera Adası'nı bu kadar çok istiyorsun? Seni canını tehlikeye atıp zindanlara düşüren, o adada seni bekleyen şey tam olarak ne?” diye sordum.
Vanya gözlerini hafifçe kısarak, zihnimin derinliklerini okumak istercesine bana baktı. Sesini bir fısıltıya dönüştürdü: “Deniz efsanelerine göre, Vespera’nın en alt katmanlarında yer alan, kimsenin canlı çıkamadığı o lanetli mağarada kadim bir sandık varmış Scarlett. Ve o sandık... Sadece çocukları korkutmak için uydurulmuş basit bir korsan masalından ibaret değil. Ben gerçeği biliyorum.”
Bir an için durdum, odadaki hava saniyeler içinde buz kesti. “Bu anlattığın şey... Sadece rıhtım meyhanelerinde sarhoş denizcilerin uydurduğu aptalca bir masal, Vanya. Oraya giden gemilerin hiçbiri geri dönmedi,” dedim net bir sesle.
Vanya benim bu itirazım karşısında en ufak bir tereddüt bile yaşamadı. Bakışlarındaki o hırs gözlerimi yakacaktı neredeyse. “Ben masallara inanmam, ben sadece gözümle gördüğüm güçlere inanırım. Ve ben... Tam olarak o sandığın içindeki kadim güç için, o adaya gidiyorum!” dedi.
Cümlesini bitirir bitirmez, bana gücünü ve kararlılığını kanıtlamak istercesine oturduğu sandalyeden aniden, büyük bir hırsla ayağa kalktı. Ama daha bacakları zemine tam basıp dikleştiği an, yüzündeki o asil maske büyük bir acıyla gerildi. Dudaklarından boğuk bir inilti kaçtı, nefesi bıçak gibi kesildi ve acıyla dişlerini birbirine vurdu. Zindanda ve kaçış esnasında aldığı darbelerin yarattığı o muazzam acı wave'i, bir anda tüm bedenine, damarlarına bir zehir gibi yayıldı.
Belli ki hareket etmesiyle birlikte, korsesinin altındaki taze dikişleri zorlanmış, patlama noktasına gelmişti. Bedeninin dengesini tamamen kaybetti.
“Vanya! Dur, ne yapıyorsun!” dedim hızlıca, yataktan acımı umursamadan fırlayarak.
Saniyeler içinde yanına vardım, düşmek üzere olan narin ama sert gövdesini kollarımın arasında yakalayıp onu tekrar yatağın yumuşak minderine oturttum. Bu kez o hırçın ruhuyla bana karşı zerre direnmedi; çünkü vücudu artık iflas bayrağını çekmişti. Yüzü acının o amansız şiddetiyle tamamen solmuş, tebeşir beyazına dönmüştü. Nefes alışverişleri kesik kesik, son derece düzensizdi.
Ve sonra… Göz kapakları bu ağır yükü daha fazla taşıyamadı. Bilinci yavaşça, parmaklarımın arasında kayıp gitti. Bordo gözleri tamamen kapandı. Başının o alev rengi kızıl saçlarla bezeli asil kısmı, yastığa doğru cansızca geriye düştü. Bayılmıştı.
Onu yatağın üzerine büyük bir titizlikle ve dikkatlice yatırdım, dikişlerinin daha fazla zarar görmemesi için bacaklarını uzattım ve üzerini yün yorganla sıkıca örttüm. Odasından, kapıyı arkamdan sessizce kapatarak çıkarken, kafamın içinde, zihnimin en derin dehlizlerinde tek bir büyük, cevapsız soru durmadan dönüp duruyordu:
Tarihin gördüğü en soğukkanlı, en acımasız suikastçılardan biri olan Kızıl Esinti... Neden tüm dünyayı karşısına almak pahasına, o lanetli Vespera Adası'ndaki bir sandığa bu kadar takılır? O sandığın içinde tüm Keleşte diyarını yok edecek nasıl bir gizem saklı?